
Birkaç gündür sokaklarından olduğuma hâlâ inanamadığım güzellikte bir şehirdeyim. Kent ile doğanın uyumu beni sarsıyor. Dev bir dağın yamaçlarına kurulmuş, sınırları okyanusla çizilmiş bir dünya Cape Town. Şehrin her yerinde başka bir gösterişli manzara çıkıyor karşıma. Yoğun miktarda sanat eserine ve onların güzelliğine maruz kalınca ortaya çıkan Stendhal Sendromu bende yakında Cape Town yüzünden ortaya çıkacak diye düşünüyorum.

Üstü bıçakla kesilmiş gibi tüm ihtişamıyla şehri destekleyen Masa Dağını günün belli saatlerinde sarıp adeta bir şelale gibi üzerinden dökülen ipeksi bulutlar, sörfçülerin ve havalı insanların piyasa mekânı Camps Bay’in şiirsel gün batımları, Chapman’s Peak’e tırmanırken gözlere ziyafet veren okyanus manzarası, Long Street’in kaotik ama renkli ortamı, Bo-Kaap’ta akşamüstü serinliğindeki kapı önü sohbetleri… Her biri birer film sahnesi gibi giriyor hayatıma.
İlk gün bulduğum kahve o kadar hoşuma gidiyor ki şehrin yerlisi moduna girebilmek için sürekli oraya gidip bir rutin oturtmaya çalışıyorum. Rutinden kaçıp sığındığım şehirde başka bir rutinle varlığımı kabul ettirmeye çalışıyorum. En azından kahvecide çalışanları şehre taşınan yeni adam olarak kandırabilirim diye düşünüyorum. Anlamsızca şehirle kısa sürede kurduğum bu kuvvetli bağın nedenlerini düşünüyorum. Sadece şehirde şahit olduğum güzelliklerden ziyade tarihsel ve kültürel elementlerin beni buraya çektiğini anlıyorum. Ümit Burnu gibi keşifler çağının sembollerinden birine ev sahipliği yapan, Asya ile Avrupa arasındaki deniz yolunun güvenli limanı olan bu şehir bu defa bana kollarını açıyor.
Burayı sevmemin çok daha kuvvetli bir nedenini daha farkediyorum. Asıl geliş nedenlerimden biri olan büyük beyaz köpekbalıkları. Onları düşünmek beni çocukluğuma döndürüyor. Beyaz camda bu dev yırtıcıları gördüğüm an büyük bir hayranlıkla nasıl buz kestiğimi, onlarla ilgili her bilgiyi sünger gibi beynime çektiğimi hatırlıyorum. Birazcık fenni ilimlere eğilimim olsa bir deniz bilimcisi veya biyolog olmayı seçebilir ve ömrümü onlara adayıp uçsuz bucaksız denizlerde peşlerinde koşturabilirim gibi geliyor. Ancak hayat öyle gitmiyor ve kendimi bir sözelci olarak onlara olan tutkuma dair yazılar yazar hâlde buluyorum.

Bu hayalin kendini hatırlatmasıyla hemen sonraki gün Gansbaai’ye doğru yola çıkıyorum. Cape Town yakınlarındaki bu küçük balıkçı kasabası bölgenin büyük beyaz merkezi olarak biliniyor. Bir çocukluk hayalimi gerçekleştirmek üzereyim ve büyük beyazlarla kafes dalışı yapacağım. Bir yırtıcı hayvanı görmenin en mantıklı yolu gibi geliyor kafes dalışı, sonuçta kafes bizi onlardan korumaktan ziyade onları bizden korumalı. Her yıl milyonlarca köpekbalığı insanlık tarafından katledilirken sadece 3-5 kişinin maruz kaldığı saldırılar nedeniyle “tehlikeli” addedilen bu canlıların bizden daha çok korumaya ihtiyacı bulunuyor. Üstelik evrimini hepimizden önce tamamlayarak neredeyse milyon yıl önce mükemmelleşmiş bir türden bahsediyoruz.
Dalışı yapacağımız ekip denize açılmadan evvel detaylı bir brifing toplantısı yapıyor. Uzun bir yapılmayacaklar listesinin teker teker üstünden geçiyoruz. Bu aslında bir piyango. Hiç büyük beyaz görememe durumumuz da söz konusu. Özellikle belirli dönemlerde katil balinaların bölgeye gelişiyle büyük beyazlar kendilerini korumak için başka yerlere göç ediyorlarmış. Katil balinaların en sevdiği besinlerden birinin büyük beyaz ciğeri olduğunu böylece bilgi dağarcığıma ekliyorum. Yanlarında kafesler asılı orta boy tekneye biniyoruz. Hava sert, okyanus dalgalı. Bir beşik gibi sallanarak limandan çıkıyoruz. Sonrasında kaptan motorlara yükleniyor ve tam gaz açılıyoruz.

Teknenin kuytu bir yerinde dalış için gerekli kıyafetleri giyiyoruz. Tüm ekip kıyafetlerle kısa sürede fok balıklarına dönüşüyoruz. Büyük beyazların en sevdiği yiyeceğin foklar olması dışında pek bir sorun yok. Aramızda kafesin sağlamlığıyla ilgili şakalar yapıyoruz. Suratlarda donuk gülümsemeler var. Kafesler teknenin yanında suya sarkıtılıyor. Herkes hafif geriliyor. Eskiden et parçaları ve kanlı sularla tahrik edilerek teknelere çekilen köpekbalıkları için artık bu uygulamalardan vazgeçilmiş. Bu evrim harikası muhteşem canlıların dikkatini çekmek için en az rahatsız edecek ve beslenme alışkanlıklarını bozmayacak şekilde ya etsiz bir balık kafası ya da bir fok maketi kullanılıyor.
Büyük bir gerginlik içinde ilk ekip kafese gidiyor. Kapağı kapatılan kafesin içinde beklemeye başlıyorlar. Uzaktan bir yüzgeç görünüyor. Ancak kafese pek sokulmuyor. Su içindeki görüş mesafesinin azlığı nedeniyle bizim tekneden gördüğümüz büyük beyazı kafestekiler göremiyor. Epey uzunca bir bekleyişten sonra kafestekiler kalanlara fırsat vermek için tekneye dönüyorlar. İkinci grubun sonlarındayım. Kafese oturarak inerken bacaklarımı suyun içine sokuyorum. Kaykılarak kendimi kafesin içine bırakıyorum. Açık mavi ama bulanık bir su var. Tam kafes içinde pozisyon almaya başlarken karşı çaprazdan bir karaltı görüyorum. Bir anda çocukluğumda beri beklediğim karşılaşma gerçekleşiyor.

O an beyaz ekranın içine ışınlanıyorum. Büyük beyaz o enfes vücuduyla önümde kıvrılarak geçiyor. Bana göre kısa bir an bakışıyoruz. Tüm kuralları çiğneyerek kolumu kafesten çıkartıp kuyruğuna dokunmaya çalışıyorum ama nafile. Kafamı dışarı çıkartıp sevinç çığlıkları atıyorum. Bir çocuk ne kadar mutlu olabilirse o kadar mutluyum. Anne şehir Cape Town misafirlerine iyi bakıyor ve onlara ömürlük hediyeler vermeden göndermiyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
NEREDE YAYIMLANDI?
Ruta bu hafta Cape Town'ın yolunu tutuyor, okyanusu aşıyor ve büyük beyazlarla yeni bir maceraya atılıyor.
16 Mar 2022

YAZARLAR

Ruta
Ruta hayatını genelde yolda geçiren ve not tutmak yerine fotoğraf çeken bir adamın seyir defteri.
İLGİLİ OKUMALAR


