Mehmet Selahattin, 2 Kasım 1929
“Kız saçların saçların,
Oynar omuz başların.
Yar yar yar aman!”
Bu şarkı yüzünden bu sabah köprü üstünde az kaldı zorlu bir kavga çıkıyordu. Çarpık boyunlu, çarpık burunlu, çarpık yürüyüşlü, hatta çarpık bakışlı bir adam yaya kaldırımına âdeta hâkim olmuş, şarkısını dinletmeden kimseyi bir yandan öte yana salıvermiyordu. Fakat yarabbi ne jestler, ne mimikler! Sanki sahnede taklit yapan bir komik “oynar omuz başların” derken sade omuzları değil gözü kaşı, burnu, çenesi, hatta başının kılları ayrı ayrı oynuyor.
Herkes bakıp bakıp geçiyordu. Fakat yanında genç bir kızla dalgın dalgın ilerleyen bir hanım bu soytarılığı her nedense kendi üstüne aldı. Öteki hindi gibi böbürlenerek “oynar omuz başların” nakaratıyla üstüne yürür gibi hareketler yaparak gelirken haykırmaya başladı:
“Delinin zoruna bak! Omuz başları oynayan kimmiş bakayım? Sen onu git de zamane şırfıntılarına yap. Herif deli mi ne? Oynar omuz başların diye üstüme üstüme geliyor!”
Destancı gülmeye başladı:
“Hanım teyze gücendik mi? Ne yapalım şarkının raconu böyle: ‘Oynar omuz başların.”
“Anne haydi gidelim.”
“Gidelim kızım. Şimdi anladım, a zavallı aklından zoru var.”
Yavaşça;
“Anne sen ne tuhafsın! Şarkı satıyor görmüyor musun?”
Kadın güç hal ile şarkının kendi üstüne çıkarılmış bir şey olmadığına ikna edilebildi, yürüdüler.
Kadıköy iskelesinin önünde daima hoşuma gidecek yeni mevzular bulurum. Cebinden beyaz ipek bir mendil sarkan yakışıklı bir adam yanındakine:
“Tuhaf şey.” diyor. “60 kuruş da para vermiştim şu sepeti götür diye. Deminden beri arar dururum. Herif kayboldu. Ah şu hamallar!”
O sırada geçen sakallı bir adama yapıştı:
“Hah işte yakaladım!”
Sakallı hayretle;
“Neyi yakalamışsen?”
“Bilmemezlikten geliyor. Hani bizim 60 kuruş?”
“Vuy anam! Durduh yirde sana 60 kuruş niye verem?”
Derken ötede bir başka sahne:
“Canım vallahi cebimi karıştırıyordu!”
“Bir şeyiniz eksik mi?”
“Hayır. Tetikte duruyordum boş bulunsam gitti giderdi.”
“Haydi efendim, yazıyor! 40 kuruşluk kitap 5 kuruşa. Hem okumalı hem gülmeli. Nasrettin Hoca’nın kitabı!”
Elinde tuttuğu kitap Arap harfleriyle yazılmış eski bir kıraat kitabıydı. Kitabı alan biri sordu:
“Hani Nasrettin Hoca? Bunun içinde hep kedi köpek resimleri var.”
Kurnaz kurnaz güldü.
“Nasrettin Hoca kedi kıyafetine girmiş beyim.
Haydi gülelim. Nasrettin Hoca’yı yazıyor! 40 kuruşluk kitap 5 kuruşa.”
***
Hey gidi Fenerbahçe! Yüzlerce sandalın dümen kırıp etrafını tur gibi tavaf ettikleri Fenerbahçe koyu. Sen ne acıklı bir tenhalık içinde kalmışsın.
Kalamış iskelesinden birkaç adım ileride etrafına tahta perde çekilmiş bir yer var. Burada daha 2 ay evvel şehrin bütün kibar sınıf kadınlı erkekli banyo yapmaya gelirlerdi. Şu sakin denizin üstü genç vücutların fırtınasıyla çalkalanır, sahilde beyazlar giyinmiş ay tenli kızlar kuşlar gibi cıvıldaşır ve asırlık Fener, bu sularında yıkanan çılgın gençlere çapkın bir ihtiyar hasretiyle gözlerini kırpıştırıp içine çekerek bakardı.
Evet, daha iki ay evvel şu kayalıklarda ne heyecanlı kovalaşma sahneleri geçer, ne fıkırdaşmalar ne gülüşmeler ne cilveleşmeler olur, sonra mehtapta kuytu köşelerden nasıl yarı çıplak çıkılarak gülüşe oynaşa son vapura yetişilirdi. Şimdi ıslak ve nemli bir rüzgârın altında bir zaman dünyanın en kanı sıcak mahluklarının yuvarlandığı kumların manzarası ne hazin. Kayıkçılar boyunlarını bükmüş, gözleri fener açıklarına dikilmiş kim bilir gelecek baharı düşünüyorlar. Fakat önümüzde bize ne sürprizler hazırladığını bilmediğimiz uzun bir kışın korkunç hayaleti var.
Gazinoda iki ihtiyar balık avından bahsediyor. Akşam ortalık kararınca aha böyle böyle gümüş balıkları karaya vuruyormuş. Zavallı teselli!
Gökte siyah bir sürü, karga sürüsü bağrışarak tepemizden geçiyor. Yanımızdaki ağaçtan yaşamak kudretini kaybetmiş yapraklar beşi onu birden cansız kelebekler gibi savrularak düşüyorlar. Vapurun zapt edilememiş bir hıçkırığı andıran düdüğü uzun uzun ötüyor. Kurşuni bir bulut kümesi ufku ağır ağır sararken pardösülerini kollarına almış yolcular iskeleye doğru koşuyorlar. Allahaısmarladık sevgili Fenerbahçe…
*Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Selahattin’in tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. ‘İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk’un amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
izlenimcilik, resim, fenerbahçe yarımadası, fener, deniz hamamı
01 Kas 2022

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?
1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.
İLGİLİ OKUMALAR


