Türkiye’de sanayici olmak

Yazı: Yılmaz Alp Kozanoğlu
Türkiye’nin kalkınma hikayesi her dönemde toplumun ilgisini çekmiş. Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinden Cumhuriyet Türkiyesi’nin ilk dönemlerine belli başlı atılımlar yapılmış fakat süreç hep "devam ediyor" statüsünde kalmış ve her seçimde bir propaganda malzemesi olmuş. Zaman geçtikçe Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın Mısır’ı ya da Mustafa Kemal’in erken dönem cumhuriyeti gibi geçmişin kahramanca hikayelerine sarılarak bir rüya olarak kalmayı sürdürmüş. Günümüzde de yine tamamlanmamış bir konu olmayı sürdürüyor şu çok sevilen ama bir türlü bitmeyen bir hikaye: "Sanayi Kalkınması".
Merak edenleriniz için, 1955 yılından beri sanayici olan bir ailenin ferdi ve aynı zamanda üçüncü kuşağın 9 senelik deneyime sahip yöneticisi olarak bu konu üzerine gözlemlerimi aktarma ihtiyacı duydum. Sahi nedir Türkiye’de sanayici olmak?’
Vizyonsuz süreklilik
Türkiye’nin genç nüfusu, girişimci ruhu, oldukça dinamik yapısı ve her türlü koşula hızlıca uyum sağlayabilme özelliği hepimizin diline pelesenk olmuş, yüzümüzde inceden bir tebessüm yaratan bir ortak kabuldür elbet ama bu sanayicilik konu olduğunda olumlu sonuçlar verdiği kadar olumsuz sonuçları da doğurmuştur.
- Zira herhangi bir iş alanında hele konu üretim yapmak ise Ar-Ge faaliyetleri ve yatırım maliyetleri yüksek olur. Bunun neticesinde bu tip çalışmaları motive etmek ancak güvenilir ve uzun vadeli değişmezler mevcut olursa mümkün olur.
Türkiye’nin sağdan sola yayılan siyasi partiler yelpazesine baktığımızda hiç bitmeyen bir devr-i sabık algısı ve buna mukabil kısa dönemde azami iş üstüne kurulu bir seçim stratejisi görürüz. Türk siyasi tarihini, eski iktidardan devralınan ekonomik yüklerden yeni iktidarın eski ile neredeyse taban tabana zıt, bir devlet sürekliliği geleneğinden azade politikalarına kadar uzun vadeli istikrarın olmadığı uzun dönemlere yayılmış bir tarihçe olarak özetlesek maalesef abartmış olmayız. Buna ancak kültürel medenileşme sürecini tamamlayamamış bir devlet yapısının iktidarına yakın olarak nemalanabilen sermaye yaklaşımını da iliştirirsek devletten bağımsız bir özel sektörün neden tam manasıyla gelişemediğini de daha iyi kavramış oluruz.
Zira kendi iç dinamikleriyle gelişemeyen, kararlarında bahsi geçen koşullardan ötürü özgür olmayan şirketlerin Ar-Ge faaliyetlerine zaman ve bütçe ayırması da beklenemez.
İşçi olmanın 'havası' kalmadı
Aslında belki de eski solcuların jargonuyla "sınıf bilinci", kolektif mücadelenin ve dayanışmanın harcıydı. Tam olarak katılmasam da Marx’a tarihi, sınıflararası bir mücadele olarak okumasının yarattığı heyecan, insanlara verdiği anlam ve buna istinaden kapitalizmin geçirdiği evrim için minnettar olmamız gerektiği kanaatindeyim.
Muhtelif sebeplerden ötürü tarihin seyri, komünizmin aleyhine gelişti ve bugünlere geldik. Bunun yansımalarından biri de hiç kuşkusuz neoliberalizmin "sınıfsız bireycilik" anlayışı oldu. Toplumdan kendini soyutlayan ya da topluma sadece ve sadece kendi çıkarı doğrultusunda katılıyormuş gibi görünen, Aydınlanma felsefesinin bireyciliği ile kapitalizmin bencilliğini birbirine karıştıran kitlelerle karşı karşıyayız. Nasıl olduğunun değil kendini nasıl sattığının önemli olduğu bu dijital gösteriş çağında işçi olmanın da hâliyle bir "havası" kalmadı. Uzun vadede daha az kazanç sağlayacak, uzun vadeli olmayan ama harika görünen işler, sanayinin gelişmek için ihtiyacı olan işçi havuzunu yok etme noktasına geldi.
Elbette bir ülke her sektör için değerlidir ve çalışana ihtiyaç duyar. Bunun neticesinde doğan çalışan havuzu rekabeti de kapitalist modelin olmazsa olmazıdır. Buradaki sorun kişi için uzun vadeli çıkardan ziyade "görünme çağı"nın büyüsünden dolayı imajının ana karar kriterine dönüşmüş olması.
Bugün ünlü bir markanın yüksek sesle müzik çalan bir mağazasında her an başkasıyla ikame edilebilir, katma değeri nispeten daha düşük bir satış görevlisi olmak, ikamesi çok zor, katma değeri yüksek bir kalıp ustası ya da plastik enjeksiyon işçisi olmaktan çok daha tercih edilir, hatta gençlerin jargonuyla "cool." Kir-pas içerisinde bir fabrika ortamından paylaşılacak fotoğraf ile havalı bir mağazada çalışırken çekilmiş bir fotoğrafın sosyal medyada yarattığı etki de hâliyle çok farklı. Çünkü ne yaptığınızla, yaptığınızın ne katma değer yarattığıyla değil o an nasıl gözüktüğünüzle ilgileniliyor.
- Değişen hükümetlerin eğitim politikaları da sanayi şirketlerinin ihtiyacı olan meslek okullarını desteklemeyince ortaya örneğin lise mezunu bir plastik enjeksiyon çalışanının, İngilizce bilen bir işletme mezunundan ya da bir mühendisten daha fazla maaş kazandığı bir durum çıkıyor.
Uzun vadeli emek, öğrenim süresi ve sabır gerektiren mavi yakalılık, bir de sosyal medyanın da sürekli olarak pompaladığı ‘’Hayat kaçıyor, sen en değerlisin, bir şey uymazsa katlanmayı bırak, sadakatin sadece kendine olsun, kolay kazan çok yaşa’’ gibi havalı ama gerçek hayatta asla bir karşılığı olmayan sloganlarla birleşince günden güne eriyor. Çünkü ilk gelen olumsuz geribildirimde demoralize olan, çekip giden, her şeye hemen şimdi ulaşmak isteyen ama bunun için yeterli karşılığı vermeyen bir zihniyetin herhangi bir alanda uzun soluklu zaman geçirmesi pek zor.
Johann Hari’nin Metis Kitap'tan çıkan Çalınan Dikkat kitabında bahsettiği insanın derinleşebilmek ve içselleştirebilmek için ihtiyacı olan süreli dikkat, yerini bölük pörçük, her şeyden biraz ama hiçbirinden tam olmayan bir duruma bırakıyor. Nedeni birey tarafından irdelenmeyen ya da bir türlü anlaşılamayan artan mutsuzluk oranlarının, kaybolmuşluk hissinin ve mütemadiyen suçlayıcı tavrın ardında asıl yatanın bu olduğunu düşünüyorum.
- Hâl böyle olunca ortaya beyaz veya mavi yaka fark etmez çok iş değiştirmiş ama hiçbir şey öğrenmemiş, bırakılan şirket için bir kayıp, başlanan şirket içinse bir kazanç olmayan profiller çıkıyor.
Böyle bir sirkülasyondan ne kadar verimlilik, iş motivasyonu çıkabilir ki?
Cehennem kazanındaki toplum
Meşhur fıkradır, ölen biri cehenneme gider ve orada başında zebanilerin durduğu onlarca kazan görür. Fakat o da ne! Onca kazan arasında kazanlardan sadece bir tanesinin başında zebaniler yoktur. Hâliyle bunun sebebini merak edip ona eşlik eden zebaniye sorar. Aldığı karşılık trajikomiktir.
"Çünkü o kazanda Türkler var, biri kazandan kaçmaya kalkarsa diğerleri bacağından yakalayıp onu aşağıya çekerler."
İlk duyduğumda yüzümde oluşan acı tebessümü hatırlıyorum. Mizah çok acıtıcı olabiliyor bazen ama bunca senedir bir türlü fıkrayı boşa çıkaramadım ve zamanla üzülerek de olsa kabullenmek zorunda kaldım.
Bir ülkenin kalkınması aslında o ülkenin tüm vatandaşlarının yararınadır. Daha fazla fikrî ve sınai üretim beraberinde daha fazla vergi, yatırım, altyapı, sosyal yardım, turist vb. getirir. Zaten adı üstünde kalkınma her alandadır, yoksa sadece silah sanayini kalkındırarak toplumu kalkındıramazsınız. Birbirlerine bağlı zincir halkaları gibi düşünebiliriz ve zincirin dayanıklılığı en zayıf halkası kadardır.
Bilindik hikayedir, bir sokağa bir köfteci açılır ve kalitesi, fiyatları, doğru iletişimi sayesinde bir süre geçince kârlı bir işe dönüşür. Fakat o hepimizin bildiği ara ara gittiği köfteci, belli bir zaman sonra kapanır. Türkiye’de neredeyse çok az kurumun 3 kuşaktan daha uzun devam ettiği hepimizin dillendirdiği bir gerçektir maalesef. Genelde belli bir dönemde parlayıp sonra kapanan, artık isimlerini hafızada tutamayacak kadar çoğalan marka örnekleri görmeye alışığızdır.
Bir vekil örnek olarak köfteci örneğine dönersek başına gelen şey basittir. Hemen yaptığı işin tuttuğunu duyan ve gören etraftakiler aynı sokağa köfteci açarlar. Buna bir de marka sadakati olmayan, aldığı hizmetin kalitesini ölçmekte yetersiz kalan müşteri havuzu da eklenince zamanla hak eden markanın cirosu düşer. Bunun sonucunda ya kalitesinde ve fiyatlarda tağşiş yapmak zorunda kalır, ki bu o markanın içini boşaltmak demektir ya da aynı stratejiyle varlığını sürdürmeye çalışır. Fakat iki yolda da genelde netice kapanmadır. Bu durumu Türk sanayisine uyarlarsak, tedarikçi geliştirme konusuna yaklaşım, birkaç vizyoner firma dışında genel hatlarıyla aynıdır.
Uzun vadeli, karşılıklı anlayış, uzmanlaşma üzerine kurulu bir ilişki, tedarikçinin kendini bu vesileyle geliştirme hevesini artırır. Fakat ana sanayi tarafında yeni gelinen pozisyonda kendini kanıtlama, prim alma veya şirket bağlılığı olmadığı için kısa vadede kârlı ama uzun vadede zararlı kararlar alma yaklaşımı tedarikçi gelişmesine ket vurur. Yüksek adetle girilen projeler asla o adetlere ulaşmaz, anlaşılan fiyatlar üzerinden döne döne pazarlıklar yapılmaya başlanır. Bunun neticesinde güvensiz bir ortam oluşur.
- Hâl böyle olunca tedarikçi, bulunduğu alanda insan veya teçhizat yatırımı yoluyla gelişerek daha iyi hizmet vermek, satış ağlarını geliştirmek ve sektörde kalıcı bir partner olmak yerine kazandığı geliri sürekli şirket dışına çıkarıp kendini farklı şekilde garanti alma yoluna gider. Bunun sonucu sürekli batıp çıkan, hizmet kalitesi belli bir seviyeyi aşmayan dolayısıyla da devamlı değişen tedarikçi ağıdır.
Ana sanayi açısından belirli projelerdeki kârlılık hedefi, tedarikçinin sırtından kısa vadeli kazanılır elbet ama uzun vadede gelişmeyen tedarikçi ağı çok daha pahalıya patlar. Tabii bu yaklaşımın yanında üretim ve istihdam amacıyla sağlanan her türlü kredi veya yatırım teşvik programını bu alanların dışında kazanç sağlamak adına kullanıp bu stratejinin boşa çıkmasına yol açan işverenleri de boş geçemeyeceğim. Herkesin kendi yetisi ve kapasitesi oranında kendine avantaj sağladığı, karşısındakine acımadığı bir ortamda müşterek, uzun vadeli ve sonunda toplumun yararına olacak bir kalkınma da mümkün olmuyor.
Romantik idealizm
Peki bu denli olumsuzluk varken sanayicilik nasıl devam ediyor? Gerekçeleri ne olursa olsun tüccar zihniyetli, kazandığı her kuruşu sanayi dışına çıkararak sanayicilik yapan işverenlerden olmayan sanayicileri Ferit Edgü’nün Hakkari’de Bir Mevsim'indeki ya da Mahmut Makal’ın Bizim Köy kitabındaki erken dönem cumhuriyetin idealist öğretmenleri gibi görüyorum.
Tüm olumsuzluklara, takdir yerine yergi görmeye, desteklenmemeye, üstlenilen sorumluluğun kazanılan gelirin yanında mantıksız kalmasına rağmen devam etmek ancak idealizm ile açıklanabilinir. Zira bir şeyleri somut olarak üretmek, ürettiklerinizin kullanıldığını gözlemlemek, istihdam sağlamak, ihracat yaparak ülke ekonomisine katkıda bulunmak, çalışanlarınızın gelişimini ve mutluluğunu sağlamak, baktığınızda koca bir sosyal sorumluluk projesini hatırlatıyor bana.
- Bir ülkenin politik bağımsızlığının kendi ihtiyaçlarını üreterek karşılayabilme oranıyla değerlendirirsek sanayici olmanın vatanseverlik adına ne ifade ettiğini kavrayabiliriz.
Türkiye hakkında söylenen pek çok şey arasında belki de beni en rahatsız edeni ‘’Türkiye geleceği çok parlak bir ülkedir ve daima öyle kalacaktır’’ cümlesiydi. Eğer bu cümleyi aşmak istiyorsak yapmamız gereken açık, sürdürülebilir, uzun vadeli, denetlenebilir bir sanayi kalkınma atılımı yapmaktan geçiyor. Aksi takdirde iki ileri bir geri, Dünya Kalkınma Bankası raporlarında da sıkça belirtilen orta gelir tuzağını aşamayan, verimsiz ama büyük bir sanayiyle yolumuza devam edeceğiz uzunca bir süre daha.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
NEREDE YAYIMLANDI?
Alp Kozanoğlu, "Türkiye’de sanayici olmak"la ilgili gözlemlerini kaleme aldı. ABD merkezli uçak üreticisi Boeing, yıllardır hiç eksik olmayan krizlerine bir yenisini daha ekledi.
17 Eyl 2024

YAZARLAR

Pareto İçgörü
İş dünyasını ve piyasaları şekillendiren trendlere yönelik analizler, sektörlerden içgörüler, güncel veriler ve etki yaratan raporlar.
İLGİLİ OKUMALAR


