Tuz Gölü’nde tek başına

Tuz Gölü’nde tek başına

Gözümdeki güneş gözlüğüne rağmen gözümü kamaştıran uzun bir beyaz satıhın sınırındayım. Bir karar vermem gerekiyor, ya devam edeceğim ve hâlâ zemin ıslak balçıksa araçla batacağım ya da istediğim şekilde yola devam edeceğim. Risk alıp beyaz satıh üstünde ürkekçe ilerliyorum. Arada araçtan inip ne durumda olduğumu kontrol ediyorum. Tuz Gölü tüm haşmetiyle önümde parlıyor. Aslında girdiğim bölge tam göl sayılmaz, havzanın içerisinde toprak zeminin tuz tabakasıyla kaplı olduğu ancak yıl boyu dipteki çamurun nemli kaldığı bir bölgedeyim. Zaten gölün asıl kısmına girersem araçla vedalaşmam gerekir. Bomboş bir alanda çeşitli geometrik şekiller çizerek bir süre yol alıyorum.

Bir süre sonra daha da ileri gidip kamp kuracağım yeri seçmeye çalışıyorum. Hiçbir şeyin olmadığı bir yerde kamp kurulacak yer seçmenin ne kadar zor olduğunu o an farkediyorum. Her yer aynı olduğu için nerede dursam bilemiyorum. En sonunda bu manasız mücadeleyi sonlandırıp herhangi bir yerde çadırımı kuruyorum. Issız, boş bir alanda aracım, çadırım ve kamp sandalyemle kalakalıyorum. Yapacak çok önemli bir işim var; hiçbir şey yapmamak. Oturup boşluğu izliyorum. İleride Tuz Gölü'nün sularının buharlaşmasının oluşturduğu buğulu görüntüye dalıp gidiyorum. Gün batımına kadar hiçliğin içinde hiçbir şeyi izleyip hiçbir şey yapmamanın tadını çıkartıyorum. Arada kendi kendime konuşup eğleniyorum.


Tuz Gölü


Güneş ufka doğru yanaşıp mesaisini tamamlamaya yaklaştıkça renkler pembe, sarı ve kızıl tonları arasında dağılıyor. Yalnızlığımı taçlandıran bir gün batımı seremonisindeyim. Hakan Günday’ın satırları aklıma geldi. “İnsanın tek gerçek özgürlüğü yalnızlığıdır.” diyordu. Çok haklıydı. Tek iken biz gerçekten bizdik. Kendimizi nasıl kandıracaktık, ne isek o olmak zorundaydık. İşte bu yalıtılmış yerler de insana kendiyle kalıp gerçeklerle yüzleşme ve zihnen özgürleşme imkânı sağladığından bu kadar cazipti. Yanında sadece belki en büyük başarın, belki en büyük korkun, belki en derine gizlediğin yaraların veya en büyük mutlulukların olacaktı. En mühimi bunlarla nasıl yüzleşeceğini öğrenmekti. 

Hiçliğin yükü gecenin karanlığı arttıkça arttı. Güneşin gidişiyle açık alandaki rüzgâr arttı. Sürekli çadırın dış brandasına vuran rüzgârla kumaş tuza sürtüyor ve tuzun üstünde sürekli biri adım atıyormuşçasına ürkütücü bir hışırtı çıkartıyordu. Huzur bulmak için geldiğim Tuz Gölü’nde oldukça ürkütücü bir gece geçiriyordum. Apollo 11 görevinde Neil Armstrong ve Buzz Aldrin ay modülü ay zeminine ilerlerken komuta modülünde Michael Collins’in tek başına ayın karanlık yüzünde attığı bir tur vardır. O esnada Adem’den bu yana dünya üzerindeki en yalnız insan olduğu söylenir. Biraz abartarak ifade edersem Michael Collins'le empati kurabilecek bir hâldeydim.


Tuz Gölü


Ürkütücü gece samanyolunun doğuşuyla keyifli hâle geldi. Çevredeki çoğu yerleşim yeri uzakta kaldığı için ışıkları yıldızları görmeme engel olamıyordu. Hiçbir kesinti olmadan tüm görkemiyle gök kubbeyi bir uçtan bir uca inceleyebiliyordum. Arada tepemden geçen uçakların teknoloji kullanmadan nerelere gittiklerine dair bir tahmin oyunu oynayıp içindeki yolculara senaryolar yazıyordum. Boşluk ve hiçlik kafamı çalıştırmama neden oluyordu. Yalıtılmışlığın getirdiği zenginliğin tadını çıkartıyordum. Kafa fenerimi kullanıp bir şeyler yapmak istediğimdeyse nasıl yaşadıklarını bilmediğim tuz içinden çıkan böceklerle karşılaşıyordum. Bu yüzden rüzgâr izin verdiği ölçüde karanlığın tadını çıkartıyordum.

Aslında içinde bulunduğum lüksün farkında değilim. Kesintisiz doğal bir sessizlik var. Birçok kişinin bulmak için dünyayı dolaştığı bu kati sessizlik sonradan kafama dank ediyor. Kötü havası olan bir şehirden ormana gidip nefes almak gibi burada da kulaklarım nefes alıyor. Günlük hayatta sürekli maruz kaldığım sesler burada yok. Gecenin bir yarısı sokakta gelen taksi kornası, polis aracının sireni, üst komşunun yüksek sesle dinlediği uyduruk müzikler çok geride kaldı. Sessizliğin hakkını vermek ve rüzgârdan kaçınmak için bir süre sonra çadırıma giriyorum ve kendimi uykunun kollarına bırakıyorum. 


Tuz Gölü


Sabah gözümü açtığımda henüz güneş mesaisine başlamamış. Çadırın fermuarını açınca seher vaktinin ayazı yüzüme çarpıyor. Tüm satıh donmuş ve daha da kurumuş. Çok uzaktaki dağların arkasında oluşan renkler güneşin yavaştan görevine hazırlandığını anlatıyor. Hızlıca kamp ocağımda kahvemi demliyorum ve dışarı çıkıyorum. Asla değişmeyen bir manzara eşliğinde biraz yürüyüş yapıyorum. Ölü bir yerde gibiyim. Üstünde yürüdüğüm tuzun içinde arada sırada çıkan böcekler dışında bir hayat belirtisi yok. Hatta ben bile uykunun ve soğuğun verdiği etkiyle yarı hayatta gibiyim. Kısa süre sonra güneş tepelerin ardından kendini göstermeye başlıyor. Şiirsel bir yumuşaklıkta gökyüzündeki yerini alıyor. 

Işıklarının varmasıyla beraber ortamı da canlandırmaya başlıyor. O an güneşin hayata döndürme gücünü anımsıyorum. Sadece kendini göstererek bile içimi huzurla ve yaşama sevinciyle dolduruyor. Boşa tarih boyunca toplumların kutsiyet atfettiği bir şey olmamış o kızgın top. Güneşin doğuşu aynı zamanda bir uyarı. Kısa süre sonra beyazlığın ana etkisiyle ortalığın çok sıcak olacağına dair bir hatırlatma. Her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi toparlanma vakti geliyor. Hiçliğin ortasındaki evimi terkedip yeni maceralara yelken açmak adına Tuz Gölü'yle vedalaşıyorum.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

İLGİLİ BAŞLIKLAR

NEREDE YAYIMLANDI?

RutaRuta

BÜLTEN SAYISI

PREMIUM'A ÖZEL

Tek başına: Tuz Gölü

Rota bu hafta Tuz Gölü'ne uzanıyor, distopik bir filmi andıran sürreal bir deneyimin tadını çıkarıyoruz.

23 Şub 2022

Kerimcan Akduman

YAZARLAR

Ruta

Ruta hayatını genelde yolda geçiren ve not tutmak yerine fotoğraf çeken bir adamın seyir defteri.

İLGİLİ OKUMALAR