
Biyolojik bir terim olarak “ucube” kelime anlamıyla “yapısı, kendi türünden olan canlılara benzemeyenler” anlamına denk düşüyor. İnsan merkezli bakış açısına göre, gezegende insan dışında kalan diğer tüm varlıklar için, “korkunç ve ürpertici” hissiyatların bu anlama olan eşliğiyle bir sıfat olarak da kullanılabiliyor. İnsan olmayanların ve insan tarafından ötekileştirilenlerin tanım kümesini oluşturuyor. Bu kümenin öznelerini ise hayvanlar, bitkiler, denizler, taşlar, binalar, yapılar kısaca gezegenin her bir paydaşı ama “bizim gibi olmayanlar” meydana getiriyor.
Kelime, kullanıldığı anlamın bağlamına göre pratikte hiyerarşik bir düzen ve bir tür kayıtsızlık hali doğuruyor. Bu hiyerarşinin merkezinde insan yer alırken, merkezin gerisinde ise insan dışındaki tüm gerçeklikler ve tüm varlıkların yaşam hakkına kayıtsızlık hali konumlanıyor.
Tarih boyunca toplumsal sınıfları ayırt etmeye yönelik kast sistemine ve en değer verilen şey’in tepede, en önemsiz olanın en alt basamakta yer aldığı hiyerarşik düzene dair anlatılar piramit formuyla ifade edildi. Agnes Denes’in piramit formunu baz alarak kurguladığı Yaşayan Piramit adlı yapıtı ise, bu anlatıyı tersyüz edecek bir anlayışa doğru davetkar bir tutum sergiliyordu. Yapıtın her bir basamağı alışıldık öncül hiyerarşinin en alt basamaklarında veya buna dahil bile edilmesi lüzum görülmeyen varlıklara aitti: Binlerce ton toprak, rengarenk çiçekler, yeşermeye başlayan otlar, eşsiz melodileriyle kuşlar, piramitteki bu düzene kendiliğinden davetli böcekler, arılar ve daha kim bilir gözle görülmeyen, adından bir haber olduğumuz diğer nice canlılar... İnsan merkezli bakış açısının tanımıyla: Ucubeler.

İlginçtir ki, yapıtın devamlılığını sağlayan şey tüm bu ucubelerin işbirliği içinde ve ahenkle varlıklarını sürdürüyor olmalıydı. Yapıtı gördüğüm ilk an Rebecca Tamás’ın kitapta, bir böcekle karşılaşan ve onu derinlemesine incelemeye koyulan bir karakterin, ardından yaşamaya başladığı farkındalık anlarını tabir ederken yazdığı şu sözler kulaklarımda çınladı:
“.... G.H. (karakter) her şeyin yaşamak için nasıl da çırpındığını, her yaratıkta ve her şeyde kendini örmekte olan varlığını görür.”
Yaşayan Piramit’in bütün paydaşları da varlıklarını örmeye yaşamın tüm renkleriyle beraber devam ediyorlardı. Bu renkler yalnızca rengarenk olmaktan ibaret değildi; solan ve artık renkli olamayacak kadar yorgun düşmüş varlıklar da yapıta dahildi. Yaşam, tam da böylesi bir ikili yaklaşıma denk düşmüyor mu? İçinde “başlangıç” ve “son”un bir arada olduğu ve böylece yeni başlangıçların mümkünlüğüne kapı aralayan bir geçicilik halini kabullenme durumu. Ayrıca yapıt kuşlar, arılar, böcekler ve rüzgarların farklı noktalara taşıdığı polenlerle, bulunduğu konumun ötesine yayılarak varlık halkasını genişletmeye devam etmekte. Sergi bir gün son bulacak olsa dahi kim bilir belki de yapıt yeni yaşamlara vesile olmaya devam edecek. Çift taraflı etkileşimin doğurduğu bu sürdürülebilirlik hali, yapıtın felsefi tabanına dair şüphesiz beni en etkileyen yaklaşım oldu. Üstelik yapıtın devamlılığını sağlayan özneler “ucubelerin” ta kendisi! Ona “yaşayan” sıfatını verenler de :)

Yapıtın bitkilendirme tasarımını üstlenen Nadir Bitki Fidanlığı’nın kurucusu Fatih Koçak’ın konuşmasında piramidin en tepedeki basamaklarının, aşağıdakilere göre daha dar bir alana sahip oldukları için, oralara daha az su ihtiyacı olan sukulent bitkisini yerleştirdiklerini öğreniyorum. Böylece bitkinin daha kolay köklenmesine ve su ihtiyacının borular yerine fıskiyeli sulama sistemiyle daha doğru karşılanmasına olanak sağlanmış oluyor. Bu yaklaşımın piramidin en üstünde yer alacak varlığın yaşamsal ihtiyaçlarına yönelik olan tasarlanması, hiyerarşik anlatının tam karşısında konumlanıyor.

Kitabın önceden katladığım bir sayfasını açıyor ve şu cümleyle karşılaşıyorum:
“Bir şeye yeterince yakından bakarsanız, bu ister bir taş ister bir masa olsun, onun bir şey değil bir olay olduğunu görürsünüz.”
Küçük olana, değersiz atfedilene, yabancılaştırılana ve ötekileştirilene hatta belki de güzel olana dair sabit bakışları derine inmeye davet eden bir cümleydi bu. Aynı zamanda insanın kendi merkezi dışına çıkarak farklı bir bakış üstlenmesini talep ediyordu. Yaşayan Piramit yalnızca bitki ve çiçeklerden oluşan bir botanik şöleni değildi. Onun sadece “çok güzel” göründüğünü belirtip yanından geçip gitmek, estetik görüntüsünün ardında yatan “olayını” fark edememek ve bana kalırsa ona biraz da haksızlık etmek demekti.

Agnes Denes’in 1969 yılında kaleme aldığı Manifesto yapıtla beraber sergilenen çalışmalardan bir diğeriydi. Bu Manifesto’yu ilk ve ardından defalarca kez okuduğumda, yapıtın güzel atfedilen görüntüsünün ötesindeki “olayının” ne kadar sınırsız bir düzleme yayılabileceğini bir kez daha fark ettim. Ne mutlu ki Manifesto artık, Sakıp Sabancı Müzesi bahçesinin kalıcı parçalarından biri olarak koleksiyonda yerini almaya ve yolu oraya düşenlerle karşılaşmalarını sürdürecek. Sergi sona erince yapıtta yer alan bitkiler ise müze yetkilileri tarafından sahiplendirilmeye davet edilecek. Böylece Agnes Denes’in yeryüzüne olan duyarlı yaklaşımı ve yapıtın sürdürülebilirliği konuları karşılıklarını yeni düzlemlerde bulmaya devam edecek.

Bütün bu düşüncelerimi Yaşayan Piramit’in veya benim zihnimde oluşturduğu adıyla “Ucubeler Sarmalı”nın önünde durup not defterime aktardığım anda, kimileri için “ucube” niteliğindeki bir varlık / bir kedi yanıma geliyor; benim eğilip yazı yazdığım sırada başını başıma değdiriyor. “Hemzemin”de olduğumuzun inancıyla, yüzümde mutluluğumun ifadesi olan içten bir gülümsemeyle bakıyorum ona. Ve biraz olsun şanslıysam o da bunu hissediyor.
Sanat aracılığıyla yaşama dair anlatılara daldığımız bir sonraki sayıda buluşmak üzere.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Bir şeye yeterince yakından bakarsanız, onun bir şey değil bir olay olduğunu görürsünüz.
19 Mar 2023

YAZARLAR

Unagi.
Okuyucularına çağdaş ve güncel sanatı yalın anlatımlarla sunmayı hedefleyen sanat bülteni. Her ayın birinci ve üçüncü pazar günü yayımda.
İLGİLİ OKUMALAR


