
Erken yaşlarda okuduğum -veya okuduğumu sandığım- bazı eserleri otuzlarımda tekrar okumaya başladım. Etkilenmeye çok açık olduğumdan belki, birçoklarına sıradan gelen tesadüfler beni kelimenin tam anlamıyla büyülüyor. Kurgu dışı okurken bunu yaşıyor ve görüyorum ama zaten beklentim bu oluyor. Kurgu bir eser okurken anlık gelen aydınlanmalar ve parça birleştirmeler nedense bende büyük bir coşku yaratıyor.
Mesela Savaş ve Barış, Fransız Devrimini doğrudan ele alıyor gibi görünmese de Napoléon Bonaparte'tan ve onun Fransa için etkisinden çokça bahseder. Sıradan bir askerin imparatorluğa yükselmesi, büyük bir hanedanın halk tarafından ortadan kaldırılması, krallıklara ve soya dayanan güçlü ailelere bel bağlayan Avrupalı için ne denli dehşet verici bir durumdur. Tolstoy bunu çok iyi anlatır.
Charles Dickens, İki Şehrin Hikayesi'nde bir İngiliz gözüyle Fransız Devrimi'ni neredeyse devrim olduğu günden başlayarak anlatır. Ve okuduktan sonra en çok iz bırakan, ilginç bir şekilde giyotin olur. İcadı, kullanımı ve bir kelimeden çok daha fazla olması. Devrimin öyle ya da böyle büyük bir karakteri, bir kişiliğiyle beklenmedik beklenmedik bir karşılaşma.

Eugène Delacroix
Ve elbette Victor Hugo. Onsuz bir Fransız Devrimi'nden bahsetmek ne mümkün. Hugo'nun mucizesi, Sefiller'de okuru devrim başlamadan önce alıp bittikten çok sonraya doğru dalga dalga sürükleyen bir okyanusa tutup atması ve bunu ustalıkla yapması. Ah, o ne büyük bir yazar ve o ne büyük bir anlatım. Hugo'yu okurken Napoléon Bonaparte'la beraber tüm o sürgünlerin, gidiş ve geri dönüşlerin, büyük savaşların da içindeyiz. Fransız Devrimi'nden sonra sürekli kaynayan Paris'in barikatlarının da tam ortasındayız. Ama en çok da devrimin; bir kültürü nasıl değiştirdiği, özgürleştirdiği, sınıf farklarını ortadan kaldırabildiği ve halkın yaşamına nasıl etki ettiğini görmesi etkileyici.
Ve bunu Zweig okurken hiç beklenmedik bir anda 1900'lerin Paris'ini anlatırken görmek mutluluk vericiydi.
Şöyle diyor Stefan Zweig, yaşam öyküsünü anlattığı Dünün Dünyası'nda:
"Irk, sınıf ve soy sop gibi sonradan şişirilmiş toplumsal rollerle Paris'te kim ilgilenirdi ki? Herkes dilediğiyle dolaşır, dilediğiyle konuşur, dilediğiyle yatardı ve bu hiç kimsesin umurunda olmazdı. Paris'i gerçekten sevmek için önce Berlin'i ve Almanların kurallara gönülden bağlılığını, insanın canını acıtacak kadar katı sınıf bilincini yaşamış olmak gerekirdi; Almanya'da bir subay eşi bir öğretmen eşiyle, bir öğretmen eşi de bir tüccar eşiyle konuşmaz, hele bir işçi eşiyle hiç konuşmaz ve görüşmezdi. Ama Paris'te devrimin mirası tüm canlılığıyla varlığını sürdürüyordu; proleter işçi kendini, ekmeğini veren işvereni kadar özgür ve gerçek vatandaş gibi hissederdi, bir garson çalıştığı kahveye gelen üniformalı bir generalin elini bir meslektaşı gibi sıkardı; çalışkan, dürüst ve temiz küçük burjuva kadınlar yolda karşılaştıkları orospulara burun kıvırmazlar, merdiven başlarında onlarla çene çalar, çocuklar onlara çiçek verirdi... Hiçbir şey zor ya da katı kurallara tabi değildi." (Can Yayınları, 14. Baskı, sf.160-162.)
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR
İLGİLİ OKUMALAR

