
Dün akşam Havana sokaklarında bir etkinliğe doğru tek başıma yürüyordum. Buena Vista Social Club isimli bir yer var, tarihi bir mekan. 20 yüzyılın başında insanların bir araya geldiği, muhabbet ettiği bir kulüpmüş. Sonra filmi de yapılmış hatta. Şimdilerde haftada üç gün müzik ve gösterilerin olduğu bir restaurant. Geldiğimden beri herkes klasik bir Havana akşamı deneyimi için öneriyordu. Tek başıma yemeğe gitmek benim dünyamda çok normal bir şey olduğu için perşembe gecesine rezervasyon yaptırdım.

Hazırlandım güzelce, kendimle buluşmaya gidiyormuş gibi özendim. Akşam yürüyorum sokaklarda, açıkcası biraz ürkütücü gözüküyordu. Havana turistler için oldukça güvenli aslında, ülkenin can damarı turizm ile atıyor. Turistlere acayip önem veriliyor, hatta turiste işlenen suç devlete işlenen suç statüsünde imiş. Suç oranı da oldukça düşük.
Yine de kendi ayaklarım üzerinde durarak 12.000 km ötede tek başıma akşam yemeğine gidiyorum. İçimden o, "Helal olsun sana be kızım!" tadındaki konuşmayı yaparak gülümsüyordum. Nitekim 40 gündür yoldayım, tanıştığım çoğu kişi şaşırıyor ve "Ben asla yapamazdım..." diyor vesaire.
Neyse, sonrasında bizim gururlu gezginimiz mekana vardı.

Mekan çok güzel, içeri girdim. Masamı sordum. En arka köşede kalmış, berbat bir masa gösterdi görevli. “Ben şovdan 1.5 saat önce geldim, her yer boş, neden bu masa, değiştirebilir miyiz, bunu sevmedim…” diye söylendim. Sonrasında başka bir masayı gösterdim ve oturabilir miyim diye sordum.
Görevli ne dese beğenirsin, “Ama siz yalnızsınız.” Kalakaldım. Nasıl yani, ne falan diye afalladım. “Tek başınızasınız, bir kişisiniz, öndeki masayı tek bir kişiye veremeyiz…” türevi cümleler söyledi. Kan beynime sıçradı çünkü daha 20 dakika olmamıştı, yalnızlıkla övünüyordum. “Yalnızlığın sorun olmadığını, sonuçta bunun benim sorunum olmadığını, bu gösterinin ücretini ödediğimi, böyle bir açıklama olamayacağını” söyledim ve direttim.
Yüzümdeki ciddiyeti görünce hem yalnız hem cazgır diye düşünmüş olacak ki hemen masayı değiştirdi. Sonra öne oturdum, kendime bir içki söyledim ve yalnız gezginliğime kadeh kaldırdım. Komik bir andı. Ölene kadar hatırlayacağım.

Elbette garsonun amacı yalnızlığımı aşağılamak değildi, kalabalık gruplar varken güzel masaları tek bir kişiye vermek istememişti. Fakat bu olay masada şovu beklerken yalnızlığım üzerine düşünmeme yol açtı. Aklımdan şöyle bir soru geçti: Ben yalnız mıyım yoksa yalnız-yalnız mıyım?
Bu saçma gibi gözüken cümle İngilizce söylendiğinde daha anlamlı oluyor, ben de kafamın içerisinde öyle konuşuyordum. Bir örnekle açıklamaya çalışayım, mesela "Orada party vardı, ama party-party değildi." denir ya hani ya da "Kırmızı ama kırmızı-kırmızı değil" gibi o hesap. :)
"Tam olarak öylelik" hali diyelim buna.
Bende şunu düşündüm, ben yalnız olmayı seçtiğim ve bundan keyif aldığım için mi yalnızım yoksa gerçekten yalnızım, paylaşacak kimsem de yok, bu yüzden bir zorunlulukla mı yalnız başıma takılıyorum? Tam olarak mı yalnızım?
Tuhaf olan yoldaki 35. günümdü ve bunu hiç düşünmemiştim. Çünkü yola çıkmadan önce aklımdan bir an için bile “Acaba sıkılır mıyım, ee ben yalnız olacağım, korkar mıyım, ne olacak, bu garip mi, aa ben yalnızım...” diye aklımdan geçmemişti. Bana normal geliyordu. Hatta bunun çok ilham verici olduğunu söyleyerek şaşıran Avrupalı genç kadınlar olduğunda aslında ben onlara şaşırdım, ne var ki bunda diye düşünmüştüm. Her zaman yalnız değil miyiz zaten?
"İnsan esasen kendisinden zevk alır." -Arthur Schopenhauer
Birlikte yapıldığında daha keyifli ya da verimli olan şeyler muhakkak var, bu bir etkinlik de olabilir, çalışmak da. Fakat daimi olarak bir başkasının varlığına ihtiyaç duymanın bence olası iki açıklaması var;
- Kendine yetememe
- Kendine katlanamama
Birden bire Freud olmaya soyunarak psikolojik konularda ahkam kesmeye başlamayacağım. Bu mail bültenin yaklaşık 20 bin kişiye iletildiğini düşünürsek, uzmanlığım olmayan konularda nerede susacağımı bilme sorumluluğunu almalıyım.
Fakat ölmeden önce deneyimlenmesi gereken şeyler listeleri vardır, çoğunluğun listesinde Doğu Ekspresi ya da Kuzey Işıklarını görmek yer alır. (İkincisi bende de var.) Okyanus ötesinde, o ülkedeki yabancı dile hakim dahi olmadığında, en az 1 ay sürecek bir seyahate yalnız çıkma da böylesi nadir yaşanabilecek ama yaşandığında hayat değiştirecek türden bir deneyim sanıyorum. Bendeki etkileri büyük. Ben yaptım diye övünmüyorum, henüz hayatta başkalarına karşı övünülecek bir şey yapmış olduğumu düşünmüyorum. En fazla, kendimi geçmiş kendimle kıyaslayarak kendi içimde övünülecek anlar yaşıyorum. Onlarda genele vurulduğunda pek bir şey etmiyor. O yüzden bu satıların anlamı "İyisi ile kötüsü ile muazzam bir deneyim oluyor, mümkünse, tek başınıza herhangi bir yere doğru yola çıkın." cesareti aşılamaktan fazlası değil.

(Bir de parantez içi not; Meksika ve Küba'da ya da görünen o ki genel olarak Orta ve Güney Amerika'da günlük mutfak harcamaları şu an Türkiye'den ucuz. Kalem kalem liste yaptığım ürünler var, süpermarket kıyasları ile. İsteyenler ile paylaşırım. Bunu Türkiye bakın ne kadar içler acısı durumda demek için yapmadım. Meksika'da yaz döneminde uzun vadede kalabilirim, aylık harcamalarım ne olur, Türkiye'den ekonomik olur mu sorularıma yanıt vermeye çalışıyordum. Bana öyle görünüyor ki uzaktan çalışanlar Avrupa dışında seyahat ederek para biriktirebilecek bu gidişle. Öyle bir hale ilerliyoruz, kulağa komik geliyor. Yine de çözüm, "Madem kriz var, o zaman seyahat edelim!" değil elbette. Sadece seyahat etmek istiyorum ama krizden edemiyorum diyenlere fikir vermek adına bu satırları yazıyorum. Yoksa bu kriz, bir kriz. Haliyle kendince, kendi dinamiklerine uygun bir biçimde çözümünü gerektiriyor. "Seyahat edemeyenler ne yapacak?" gibi bir soru sormak ve fikrin genel geçer olmadığını göstererek tartışmaya gerek yok, fildişi kulede yaşamıyorum. Pek çok konuda cehaletim büyüktür ama bu kadar da toplum cahili değilim. Dahası Türk lirası kazanan biri olarak kriz beni de teğet geçmiş değil, Türkiye ekonomisinde except of Dilara kodu yok.)

Orta Amerika gerçekten farklı ve çetin bir yerdi, hem dil hem kültür hem bakımından. İngilizce, internet ve bankaların sağladığı rahatlıkla kurulan gezginliğimin sarsılmasını istiyordum. Çok iyi oldu. Açıkcası daha fazla batı sanatının nadide eserlerinin toplandığı müzeleri görmeye de tahammülüm kalmamıştı. Zaten Avrupa'da deneyimleyebileceğim, bu şaşalı kültür karşısında yoksulluk gibi görünüyor sadece şu sıralar. :)
Velhasıl kelam, bu defa Türkiye'yi merkeze aldığımızda öteki tarafa doğru 13 bin km gitmek istiyorum. Bakalım başka neler oluyor. Sürekli bu ve türevi sorular sorarken buluyorum kendimi, başka neler olabilir, başka neler oluyor, neler oluyor?
O yüzden yalnızlığım öylesine güzel geliyor ki, kimseyle paylaşmak istemiyorum. Hatta açıkcası birileriyle birlikte olmak, kendi hikayemden çalmak gibi geliyor. Şovu ön masadan izlememe engel olacaksa da varsın olsun. (Neyse ki dostlarım gerçekten dostlarım da bu satırları okumadan da bu şekilde olması gerektiğini zaten onlar da düşünüyordu, biliyorum.)
Özetle akademik meselelerin baş göstereceği önümüzdeki eylül ayına kadar tüm varlığımı yoldaki Dilara'nın varlığını var etmeye adayacağım. Ama şimdi bir aylığına eve dönme, toparlanma vakti. Haftaya yurttan yazarım! :) Ama gezi notları bunlarla bitmiş değil. Önümüzdeki günlerde hem Meksika hem Küba deneyimlerimi içeren iki vlog Youtube kanalımda olacak.
Şimdilik "adios" dostlar...

Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş




