
Geçenlerde doğum günümdü.
Kelimenin tam anlamıyla türlü gerekliliklerin doyasıya yerine getirildiği 20’li yaşlardan sonra 30. yaşıma bastım. Söylerken bile enteresan geliyor. Çünkü 30 yaş benim için uzak gelecekte var olan, sadece atıflarda bulunulan esasen hiçbir zaman gelmeyecek bir gelecek gibiydi. Hatta her doğum günümde ve bir de çok mutlu olduğum zamanlarda kimi zaman yakın arkadaşlarımın yanında kamerayı açıp, "Sevgili 30 yaşındaki Dilara, şu anda şuradasın şöyle hissediyorsun, böyle yapıyorsun..." diye konuştuğum tonla video vardır. 30 yaş ile de sınırlı değil; bunun 35, 38, 40, 45, 50 yaş, kara düzen her 3-5 sene için bir versiyonu var.
Yanımdaki arkadaşlarım bu duruma gülerdi. Ben de gülüyordum tabii ama arşivcilik kanıma işlemişti. Zamanı geldiğinde 45 yaşındaki Dilara, 23 yaşındaki Dilara’nın kendisine bıraktığı o video notunu izleyecek eğer o an kötü veya mutsuzsa, hayatından memnun olmasa bile en azından 20’lerini hatırlayıp gülümseyecekti. Gelecekteki kendime mektuplar yazmak gibi bir fikirdi. Ama malum kamera karşısında konuşmayı sevdiğimden yazmak yerine video çekmeyi tercih etmiştim.
Yine de şimdi düşünüyorum da, yaşlanmak - yaş almak içten içe hep olmasını istemediğim, ötelediğim bir şeydi. Hayatımda 3 kez terapiye gittim, gerçekten zor bir danışanımdır tahmin edebiliyor musunuz, varoluşsal muhalif. Her şeyi kendim çözümlemeye çalışıyorum, "Böyle olduğu için mi şöyle yani?" diye soruyorum. Kadın psikoanalitik ekolde çalışıyorum diyor, ben "Aa ben de Freud üzerine çok çalıştım!" diyorum cahilce, sanki terapist olmak Freud okumaktan ibaretmiş gibi kendi kendimi çözümlemeye çalışıyorum. Çünkü kişiliğim bile bana okunması, anlaşılması gereken zor bir metin gibi geliyor, Kant yorumlar gibi kendimi yorumluyorum. Eğlenceli buluyorum bunu. Her neyse konu bu değil. Bu 3 terapinin birinde yaştan belirli bir minvalde söz etmişim demek ki, terapist “Zaten 30 yaşına da geliyorsun…” tarzı tetikleyici bir cümle söyledi. O an anladım.
Kendimizi görmek istediğimiz ve başkalarının bizi görmesini istediğimiz şekilde kendimiz için yarattığımız bir imge var. Benim için onun bir parçası genç 20’lerinde akıllı bir kız idi. Yine bu toplam 3 seans sürmüş olmasına rağmen çok fazla farkındalık yaratan terapilerin birinde, konu artık her nasıl buraya geldiyse (!) Güneydoğu'daki akraba ziyaretlerinde erkeklerle kadınların ayrı sofralarda oturduğunu, hatta kadınların erkekler sofradan kalktıktan sonra rahat bir şekilde yemeğe başladıklarını ama henüz kadınlar yemek yemezken örneğin dedem gibi ailenin büyük erkekleri tarafından erkeklerle sofraya davet edildiğim gibi detayları gelişi güzel (Freud olsa gelişi güzel demezdi) söylemiştim.
Sonuçta bir açıdan yedi sülalemde üniversite okumuş ilk kişi, bir kadındı ve felsefeciydi. Geniş ailem okuma hakkı ellinden alınmış kadınlar örnekleri ile doluydu, okul sevdasıyla büyütülmüştüm. Benim için okulu sevmemek, okumamak gibi bir seçenek hiç yoktu. Kardeşim için de yoktu, ne demek okumayacak? Bahsi bile olmadı.
Abartmıyorum, ilkokulda önlüğümde uyuduğum günler vardı. O yüzden her ne kadar İstanbul’da doğup çekirdek ailem tarafından batılı tarzda yetiştirilmiş olsam da Güneydoğu'ya gittiğimde henüz genç ve toy olmama rağmen büyükler tarafından saygı görmek güzel bir şeydi. Son defasında bayram sofrasında insanlara evrenin nasıl başlamış olabileceğini anlatmıştım. Dedem gurur duyan gözlerle bakıyordu. Kendi kızlarını okutmamış olmasının verdiği pişmanlığı hissettim.
Hepimiz bir şeyler olmak istiyoruz. Güzel olmak - gözükmek, akıllı olmak - gözükmek, başarılı olmak, zengin olmak, güçlü olmak artık ne derseniz diyin. Kendimizi kendi değer yargılarımızca bir kategoride etiketlemek istiyoruz. Bu etiketlerin arasında bir yerlerde benim için eğitimli, akıllı, başarılı olmak vardı. Ya da daha doğrusu akıllı olmak keramet değildi de genç bir kızken akıllı olmak (o da her ne demekse) hünerdi.
Ve yine her nasıl oluyorsa, sanırım ailemdeki kadınların erken yaşta evlenip anne olmasından farkında olmadan etkilenmiştim. 30 yaş bana genç gelmiyordu. Gelmiyordu diyorum, çünkü oturup bunun üzerine refleksiyon yapmamıştım. 30 büyük bir şeydi. Hani bazen bir şeyleri düşünüyor olmayı dahi kendine yakıştıramaz ya insan, “7/24 varlığın hakikati üzerine çalışıp yaşlanmaktan mı korkuyorsun ilahi, böyle sığ kaygı mı olur?!” diyip bu düşüncelere ket vurmuş ve yaş alma korkusunu bir sandığa koyup kitlemiş olabilirdim. Bilmiyorum.
Öyle ya da böyle, 30.yaş günüm geldi. Bu sene sürekli bir şekilde “Bahsi açılmadan geçse ya keşke doğum günüm.” diye düşünürken buldum kendimi. Ne olacak, ne yapsak, aman önemi yok zaten, saçma bir gün, kutlamak istemiyorum, eğlenmek denilen şey eğlenceli gelmiyor zaten bir süredir." diyordum. Bir stres kaynağı haline gelmişti. Bir şey yapmazsam depresif olacak, bir şey yaparsam sıkılacağım ve yapmacık olacak. Keşke böyle bir şey hiç olmasaydı diyordum. Ailem, arkadaşlarım, beni takip eden insanlardan yüzlerce iyi niyetli kutlama mesaj gelecek. İstemiyorum. Yaş almaktan korkuyorum, itiraf edemiyorum. Oysa ne büyük ihanet kendi varoluşuma, 30’umda kendimi hayal ettiğim yerden birkaç adım ileride bile olabilirdim ama olmayabilirdim de ne olmuş yani. “İnilen yol ve çıkılan yol birdir.” diye bir fragmanı var Herakleitos’un. İlk kez 18 yaşındayken okumuştum, ne anlamıştım bilmiyorum ama şimdi başka bir gözle yeniden yorumluyorum. İyi de gidebilir, kötü de gidebilir; bu fark, özdeşlik içerisindeki hareketin bir momenti yalnızca. Sadece olanlar oluyor. Olması gereken isteklerini bir yere bırakıp olanı istemek asıl bilgelik demiyor mu Stoacılar? Onca okuma, onca yazı, onca anlatı, sahi ben ne kadarını içselleştirebilmiştim?
O kadar hatırlamamak istememişim ki doğum günüme birkaç gün kala doktora gittiğimde doktor, “Cumartesi gel, şeker hastası mısın bakalım, kan testlerini alalım ama dört saat sürer.” dediğinde o günün doğum günüm oldugunu farketmedim, olur dedim.
Bahsedilen malum gün geldi. Sabah aç karınla hastaneye gideceğim tek başıma, üzerimde lekeli pijamalar, yanıma okuyacak bir şey alayım bari diye düşünüyordum. Evden çıkarken içimden şöyle hayıflandığımı hatırlıyorum: “Al bunu oku hastanede beklerken, belki aklın başına gelir.”
Kitabın adını söylüyorum: Seneca, “Yaşamın Kısalığı Üstüne”.
Sahneyi anlatıyorum sabah 9, cumartesi, hastanede kolumda damar yolu, açım, su bile içemiyorum şekere bakıyorlar diye, diğer elimde Seneca, 30 yaşına girmişim, güne dair hiçbir planım yok, senelerdir kendime ait bir düzenim, evim olmadığı için ailemle Marmaris’te kalıyorum, hala 30 yaşında, haliyle bu kasabada zaten kutlama yapacak çok arkadaşım da yok ve yaşamın kısalığını düşünüyorum.
Bazen gerçekten drama yaratmaktan haz alıyorum diye düşünüyorum, başka açıklaması olamaz. Sanırım içten içe bu sahneyi yaşamayı seçmiştim, bu yüzden bir alternatif üretmek istemedim. Kan testi pazartesiye kalsın diyebilirdim, çağırsam gelecek dostlarımı çağırabilirdim, demedim. Yaş aldığım için kendimi cezalandırmak gibiydi.
Neyse ki sonra hastanede Seneca beni bir güzel tokatladı.
“Herhangi birinin gri saçları veya kırışıklıkları olduğu için uzun yaşadığını düşünmemizi sağlayacak hiçbir neden yok; o uzun yaşamadı, uzun süre var oldu. Şiddetli bir fırtına tarafından limandan kopartılıp oradan oraya sürüklenen, uzun bir yolculuğa çıkan ve art arda gelen rüzgarlarla aynı yerde dönüp duran bir kişinin uzun bir deniz yolculuğuna çıktığını söyleyebilir miyiz?
Uzun bir yolculuğa çıkmadı, uzun süre oradan oraya savrulup durdu.”
Okudum, durdum. Aklıma en sevdiğim şair Rainer Maria Rilke’nin bir dizesi geldi; Yaşamak dünyadaki en nadir şeydir. “İnsanların çoğu yaşanmamış bir hayattan dolayı ölüyor aslında.” Yaşarsan, ölmezsin.
Mesele yaş almak, zamanı tüketmek değil; zamanı tüketmeksizin var olmak imkansız. Yaşamın anlamı zamanın sonlu olması üzerinden kuruluyor ya zaten. Sonsuz zamana sahip olsaydık yaşamakta olmanın bir değeri olur muydu? Vampir filmlerindeki mutsuz vampirleri hatırla, ölümsüz olmak pek keyifli görünmüyor. Zamanın sonlululuğu yaşamı yaşam olarak değerli yapan yegane şeydir.
Sürekli bana yaşam motivasyonum sorulur. Nasıl bu kadar üretken olduğum. Yanıtlardan biri elbette girişte anlattığım, ailevi meseleydi. Büyüyüp özgür, kendi ayakları üzerinde duran, eğitimli bir kadın olmak sanki diğer kadınlara borçlu olduğum bir şeydi. Dahası ebeveynlerim beni daha ortaokuldayken bile "Hayır Dilara, seni Beyazıt’a götüremeyiz, kendin gidebilirsin. Hiçbir şey olmaz korkma, üstesinden gelebilirsin, halldersin." şeklinde yetiştirmişlerdi. Şimdilerde hala "Git dünyayı gez, gör, keşfet öğren!" dediklerinden yaşam motivasyonumun onda dördü onlardan gelmiştir. Genç evliliklerine ve ilk çocuk acemiliklerine rağmen böylesi süper ebeveynler olmaları gerçekten bir şans. Hiç size teşekkür etmemiştim, her seçimimde koşulsuz desteklediğiniz için anne-baba teşekkür ederim.
Bu vesile ile kendimi ve yaşamı keşfetmek için gerekli cesaret aşılandığı ve alan açıldığından, motivasyonun kalan 10’da 6’sı ise felsefi düşünümler sonrası açık bir şekilde görülen ölüme doğru yaşamakta olduğumun farkındalığı ile geldi.
Freud şu an hatırlayamadığım bir yerlerde kimsenin ölümü kendisine yakıştıramadığını söyler. Ben de bir kazaya kurban gideceğimi düşünmediğimden, yaşlanarak öleceğime kendimi ikna etmiştim. Bu yüzden 30’dan sonra her doğum günü daralan zamanı çağrıştırır gibiydi. Oldukça mantıksız bir şekilde. Oysa bunu kaçınılması gereken bir şey gibi görmek yerine, bu farkındalıkla hala hayatta olmanın verdiği neşe içerisinde yaşamayı seçmeliydim.
Kolumda damar yolu, elimde bir şişe glikoz ve Seneca’nın kitabıyla birlikte hastanenin cafesinde 20’lerimde Seneca ve Rilke'nin söylediği yaşayıp yaşamadığımı düşündüm. Doğum gününde olabilecek en verimli aktivitelerden biriydi, bu açıdan pek çok eğlenceli partiyi sollayacağı kesindi.
Üniversite tercih rehberinde yanına kalp koyduğum okulda başladım, 18 yaşında İstanbul'da yaşadıkları halde ailemden ayrı yaşama deneyimini istediğim için evimi kendim finanse edeceğim vaadleriyle kot 2’de olan hiç güneş görmeyen kendi evime çıktım, tabii onu da finanse edemedim, evde doğalgazın olmadığı zamanlar oldu, duş almak için aileme gittiğim zamanlar oldu, aile evinden tuvalet kağıdı çaldığım zamanlar oldu, bu yüzden erkek kardeşim ben eve gittiğimde “Sen geleceksin diye her şeyi sakladık!” espirisi yaptığı zamanlar oldu, sonra ailemin kapısına tıpış tıpış gidip destek istediğim zamanlar oldu, sabahları felsefe dersleri akşamüstleri henüz mahvolmamış Beyoğlu’nda farklı sosyo-ekonomik çevrelerden arkadaşlarımla içtiğimiz felsefeden sanata saatlerce muhabbet ettiğimiz zamanlar oldu, çılgın gibi o festival senin bu festival benim eğlendiğim zamanlar oldu, önce arkadaşımın Erasmus’u sonra kendi Erasmus’um sayesinde çoğunlukla tek başıma 10 ülke gezdiğim, havalimanlarında yerde uyuduğum eşyalarım çalınır diye uyuyamadığım zamanlar oldu, İzmir’de otostop çektiğim, onlarca farklı yerde kamp yaptığım, Edirne'den Batman’a gezdiğim zamanlar oldu, defalarca sıfırdan ev kurduğum, bunların ikisini yurtdışında tek başıma yaptığım zamanlar oldu, çok okuduğum, kütüphanelerde uyuduğum, çok çalıştığım, sabahlara kadar düşündüğüm zamanlar oldu, üç kez mezun oldum, kep attığım zamanlar oldu, ceket giydiğim kurumsal bir iş deneyimim de oldu, Fındıklı’da bir restaurantın mutfağında da aşçı çıraklığı yaptığım zamanlar oldu, Viyana’da içinde altın parçacıklı şampanya da içtiğim zamanlar da oldu, parasızlıktan günlerce Makarneks de yediğim zamanlar da oldu, sonra felsefe ne alaka YouTube'da diyen insanları dinlemediğim, en sevdiğim şeyi yaparken sürpriz bir şekilde kendi işimi kurduğum zaman oldu, binlerce insanla tanıştığım, word dışında kullanmayı bilmediğim bilgisayarda tonla program öğrendiğim, çalıştığım, çalıştığım, gözüme buz koyarak çalıştığım, doktoraya başladığım, ve yine çalıştığım, dil öğrendiğım, kendimi İngiltere’ye gönderdiğim, başarılı olduğum, başarısız olduğum, eğlendiğim, defalarca sakatlandığım, tam ben oldurdum derken bu defa Türkiye’de ekonomik kriz çıktığı, kazançlarımın eridiği, yine hüsran ve başarısızlıkla yurtdışından ikinci kez döndüğüm zamanlar oldu. Sonra ben engeli aşabilmek adına daha da büyük bir adım attığım, 250 pound sermaye ile Londra’da geçtiğimiz ay bir iş kurduğum zamanlar oldu. Özetle her şeyin iki bile değil pek çok yanı olduğunu, olanaklı olan her şeyin (haliyle) her zaman başıma gelebileceğini birinci elden tecrübe ederek gördüm. Bu 20’li yaşlarımdan tam olarak talep ettiğim şeydi.
Haklılar, “Yaşam, yaşamdır; matematik değil.” Fazlasıyla yaşanmış bir 10 seneydi.
Rilke haklı, yaşarsan zaten ölmezsin. Mesele zamanın geçmekte olması değil, bu zamanla ne yapmakta olduğumuz. Sonlu zamanın farkındalığıyla anın sonsuzluğunda yaşamı olumlamak, yaratmak gerek. Nietzsche üstinsanı çocuk imgesiyle anlatır mesela Zerdüşt’te, çok sevdiğim detaylardan biridir. Aslan imgesi bile üstinsan değildir, üstinsan oyun oynayan bir çocuk gibidir. Bir çocuk oyun oynarken oyunu anlamlandırmak için dışarıdan birinin büyük bir anlatı kurmasına ihtiyaç duymaz, aramaz, kendi kurallarını koyar, oyunlar yaratır. Oyunu olumlar, oyunu ister, oyunu oynar. Neşeyle.
Tuzu kuru ağızla yaşamı olumlayan, fildişi kulede yaşayan entelektüel konuşması yapmak istemiyorum, biliyorum yaşamı olumlamak herkes için aynı derecede kolay değil, olumlanması talep edilen şey eşit değil. Fakat başka bir imkan yok gözüküyor. Epiktetos, “Sen ve yaşamın gerçek değil, bir görünüm.” demişti. Kastettiği aslında sahip olduklarımız ya da başımıza gelen olaylar değil; onlar hakkındaki fikirlerimizin bizi rahatsız veya aksine mutlu ettiği ettiği. Bir açıdan haklı çünkü böyle olmasaydı, şu anda hayatta eksik olduğunu düşündüğümüz ve talep ettiğimiz şeylere sahip olanların doğrudan bir huzur ve mutluluğa ulaşmış olması gerekirdi. Öyle değil. O halde huzur, mutluluk, tatmin ya da esenlik diyelim, kendi başına Spinoza’nın mutlak tanımı gibi olmalı: Kendinde olan ve kendisi yoluyla bağımsız olarak biçimlenebilen, kendisi için kendinde var olan.
İşler yolunda gidebilir, gitmeyebilir, mahvolabilirim, ama mahvoldum dediğim anda her şeyin aksi gitmesi henüz farkında olmadığım iyi sonuçlara da yol açabilir, bu acı beni tam da olduğum kişi de haline getirmekte de olabilir. Victor Frankl gibi ya da Nietzsche gibi mesela.
Bu noktada ayrımına gitmemiz gereken önemli şey, neyin bizim kontrolümüzde olduğu, neyin olmadığı konusunda bir ayrıma gitmek Stoacıların dediği gibi. Covid denilen bir virüsün çıkması benim elimde değildi, Türkiye ekonomisinin bozulması ve ben taşındığımda 10 TL olan 1 Pound’un aniden 24 TL’ye çıkması benim elimde değildi. Fakat o zaman elimdeki 250 Pound’luk sermaye ile global bir iş kurayım, sıfırdan yeniden üreteyim demek, işte bunu seçmek benim elimdeydi.
Büyük laflar etmek istemiyorum, hayat şöyle yaşanır vaazı veremem. Böyle bir bilgim yok, ama 29 senelik deneyimimden öğrendiklerim bunlar. Mutluluğun onda dokuzu 1) Neyin elimizde olduğuna odaklanmak 2) Olaylara karşı kanaatlerimizin bizim elimizde olduğunu ve bu yüzden her durumda kanaatlerimizi değiştirebilme seçimimiz olduğunu anlamaktan geçiyor.
Sanırım.
Bugünlük söyleyeceklerim bu kadar. Gelecek hafta başka bir bültende görüşmek üzere. Merakla esenlikle kal! - Dilara
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş




