
Bazı kitapları, o kitapların karakterlerini içselleştirmek ayrı bir duygu paylaşımı gerektirir. Melville’in Katip Bartleby’si benim için edebiyat dünyasının ruhuma ve kalbime dokunan, dokunduğu yeri acıtan, acıttığı yeri yepyeni düşüncelerle saran kahramanı...
19.yüzyılın ortalarında yazılmış olmasına rağmen çağının çok ötesinde akım ve düşüncelere öncülük eden Bartleby, aslında benim tanışıp bir o kadar sevdiğim ilk “antikahraman” diyebiliriz. Pasif direnişiyle, kaçtığı tüm normları reddedişiyle hayran bıraktı beni kendine.”Reddetme”nin aslında bir kaçış olup olmadığını sorgulatarak başladı bu hayranlık.
1850’ler Wall Street’te geçen bu direniş öyküsü; bireyin üretim ve iktidar çarklarının tam ortasında modern zamanın çalışma anlayışını benimsediği bir dönemde geçiyor. İktidar ve ekonominin en keskin uçlarını da metaforik olarak barındıran bu cadde, ve bu caddedeki bir ofis aslında sisteme göre sapmış bir bireyin kendi “yaşamama” tercihini anlatıyor. Bir yabancılaşma mekanı olarak ele alınan iş yeri, aslında bireye yüklenen sorumluluklar altında ezilerek kendinden uzaklaşmasını, önce kendine sonra topluma bu denli yabancı hissetmesinin ilk adımlarından biri.20.yüzyılda insanın yalnız hissederek çevresine yabancılaşma motifini en ince detayına kadar izleyen Melville’in neden Kafka, Joyce, Camus gibi yazarlara ilham olduğunu, okuyunca daha da iyi anladım. Kendimize karşı değerler üzerine kurulu bir hayatta kendimize bir düzen yaratma çabamızdan geliyor bu yabancılaşma.Aristotales’in dediği gibi; bize ait olan zamanda, düşünme etkinliğini yapabilmek için boş zamana ihtiyaç duymamız...
Bu boş zaman bizden alındığında içimizde başlıyor çelişkilerle dolu bir sorgulama. Bize verilen rolleri benimseyemeden kendimizle kurduğumuz ilişkinin sarsıldığını hissediyoruz. Bu sarsılma da bizi en başa, yaşamak ve var olmak arasındaki o ince çizgiye götürüyor işte. Bu ince çizgiyi geçebildiği için hayran kalıyorum ben Bartleby’e; acımıyorum, sinirlenmiyorum, sadece bende bıraktığı özgürlük duygusunun peşine takılıyorum. Burda da Melville’e teşekkür etmek gerekiyor aslında, yarattığı gizem için... Hayatına dair hiçbir şey bilmediğim, onun gözünden dünyaya bakmayı deneyemediğim birinin kendi sonunu getirmesine tanık oluyorum. Bu hikayede bir okuyucu olarak nerde olduğumu bilmiyorum ama çevremde birçok Bartleby’nin içinden defalarca kez “yapmamayı tercih ederim” dediğini duyabiliyorum.
“Walser Solda sıfır olmak istiyordu ve unutulmaktan daha çok istedi başka bir şey yoktu. Yazmayı bırakır bırakmaz her yazarım unutulması gerektiğinin farkındaydı çünkü o sayfa onu çoktan kaybetmiş kelimenin tam anlamıyla uçup gitmişti.”
Yapmamayı tercih ettiği şeyin aslında yaşamak olduğu Bartleby, ilk reddini de yazmak üzerine gerçekleştiriyor. Hayatı boyunca yazmamaya ve ya yazdıklarını paylaşmamaya direnmiş o kadar çok yazar var ki... sonunda birisi Bartleby’nin izinden giderek bunu gün yüzüne çıkarıyor. Geç tanışıp, hayata bakışı tam anlamıyla karşısındakine doğru geçirdiğine emin olduğum Walser gibi. Enrique Vila-Matas “Bartleby ve Şürekası”nda edebiyatta sessizliği tercih ederek kelimeler arasında saklanan yazarların izinden gidiyor.
“Dünyadaki en zor şey ve entelektüel şey kesinlikle hiçbir şey yapmamak.”
Neye göre belirliyoruz “hiçbir şey” kavramını bilmiyorum ama bunun en zor şey olduğuna kesinlikle katılıyorum. Fiziken durduğumuz zamanlarda kat ve kat fazla çalışan hayal gücümüz giriyor devreye çünkü...An’dan ve durma hissinden alınan ilhamla başlıyoruz üretmeye, düşünmeye, sorgulamaya... Hiçbir şey yapmama halinden çıkıyor ilk özgürlük adımları! Tam bu noktada keşke diyorum kendimize ait ihtiyaç duyduğumuz bu boş zamanlar, çalışma zamanlarımızın önüne geçse, hepimiz tadabilsek bu gerçek özgürlüğü.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

1Kitap1Mekan
Gerek klasik, gerek modern edebiyattan kitap önerilerimi ve birçok yeni mekan tavsiyemi 1Kitap1Mekan bültenimde bulabilirsiniz!
İLGİLİ OKUMALAR



