14 Mayıs'tan sonra bize düşecekler

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
Kerhen verilen oyların, kötünün iyisini seçmenin, "daha ne kadar kötü olabilir ki" hissiyle zorla sandığa gitmenin yarattığı can sıkıntısı hepimiz için fazlasıyla tanıdık. Ama AK Parti nasıl bir kader değilse, temsil edilmediğimizi düşündüğümüz siyaset de kaderimiz değil.
Türkiye kapsamlı bir dönüşümün arifesinde ve bu dönüşümü temsilin arttığı, farklı kesimlerin kucaklandığı bir patika izleyebilir. Bu yolda hem partilere hem de vatandaşlara çeşitli sorumluluklar düşüyor.
14 Mayıs’ta umuyorum ki 21 senelik AK Parti iktidarı son bulacak ve Türkiye ferah bir nefes alacak. Ancak yapısal sorunlarımız ve siyasi kültürümüzün gedikleri 15 Mayıs’ta son bulmayacak. Bilakis, asıl iş 14 Mayıs’ta seçimler kazanıldıktan sonra başlayacak.
Önümüzde çözülmeyi bekleyen sorunlardan bir tanesi de ülke siyasetinde temsil yoksunluğuna sebep olan yapısal ve kültürel meselelere odaklanmak olacak.
Türkiye'de siyasi temsil yoksunluğuna ve bunun vatandaşı siyasetten uzaklaştırmasına sebep olan bircok etmen var. İktidar ya da muhalefet, Türkiye’deki siyasi partiler seçmenlerini temsil etmekten ziyade, partilerdeki “ağaların” ağzına bakan, çeşitli çıkar ağlarının kaygılarını gözeten, ne olursa olsun oturdukları koltuklardan kalkmaya ve yeniliğe yer açmaya izin vermeyen figürlerle dolu. Bu engeller birçok partide karşımıza çıkıyor.
Siyasi temsilin tek yolu partiler değil. Sivil toplum, anayasal protesto hakkı, basın ve sendikalar gibi kolektif çabaların tamamı siyasi temsil için araç olabilirler. Ancak bu yazıda siyasi partilerin birkaç sorununa değinmek gayesindeyim.
Partiler kapalı kutu
Parti ayırmaksızın, birçok siyasi yapı neredeyse bir kartelleşmeye varacak derecede kapalı kutular haline gelmiş, yeni sesler karşısında duvarlar örmüş vaziyette. Mevcut yapılar, toplumsal enerjiyi mobilize ve koordine etmekte yetersiz ve isteksiz halde. Yeni fikirlere karşı tutucu, yeni aktörlere karşı itici bu statükonun Türkiye’nin özellikle genç vatandaşlarına sunabileceği hayaller ve heyecanlar kısıtlı.
Bu durum, siyasi ağlarda tanıdıkları olmayanları ya da bu ağları inşa edebileceği bir serveti olmayanları siyasetten ve dolayısıyla da temsilden uzaklaştırıyor. Partilerdeki çıkar ağlarını, ağaları ve vasatlığı gören yurttaş, çok da haksız olmayarak parti siyasetinden uzaklaşıyor.
Partilerin halihazırdaki yapılarını koruması kimi çıkar ağlarını memnun etse de, bu antidemokratik vaziyet ne Türkiye’nin geleceği için ne de yurttaşlar için olumlu sinyaller veriyor. Her ne kadar parlamenter sisteme dönecek olmak umut vaat edecek bir gelişme olarak gözükse de, partilerin kendileri ve siyasi kültür de paralel olarak dönüşmediği sürece, on yıllardır görmekten sıkıldığımız, herhangi bir heyecan yaratamayan ve birçok yapısal soruna çözüm getiremeyecek olan yüzler ne yazık ki Meclis kürsüsünde karşımıza çıkmaya devam edecek. Ancak Türkiye’nin kaderi bu olmak zorunda değil.
Barajı düşürmek şart
Bu heyecansız, yetersiz partileri ve dolayısıyla da siyaseti dönüştürmek için atılabilecek hem politika yapımı bağlamında hem de kişisel düzeyde elle tutulur adımlar var. Öncelikle yapısal sorunlara değinmek gerekiyor.
Mesela seçim barajının %3’e düşürülmesi önem arz ediyor. Zira Altılı Masa'nın ortak mutabakat metninde de bu değişim vaat ediliyordu. Bu reform elbette siyasi temsilin artmasında büyük rol oynayacaktır. Oyunun boşa gideceğini düşünüp içine sinen parti yerine baraj sorunu olmayan ama istemediği bir partiye oy vermek zorunda hisseden vatandaşları motive eden bir gelişme olacaktır. Lakin bu başlı başına yeterli bir değişim olamaz.
Sadece zenginler mi vekil olsun?
Milletvekili olmanın şartlarının değişimi de kıymetli. Örneğin, parası olmayan vatandaşların bir partiden Meclis’e vekil olarak seçilmesi neredeyse olanaksız. Zengin olmayan vatandaşların siyasete katılımını kolaylaştıracak adımların atılması gerekiyor. Bu sayede, ailesinden dolayı zengin olmayan, emeği ile çalışan, özellikle daha genç ve yetkin insanların siyasete katılımı teşvik edilebilir. Tabii, bunlar kısıtlı örnekler. Daha fazlası kolektif bir çabayla ortaya konabilir.
Bu bağlamda verilebilecek örneklerden birisi, 2021’de yapılan Almanya seçimlerinde 30 yaş altı 50, 30 ile 39 yaş arasında ise 143 tane temsilcinin seçilmiş olması. Türkiye genç nüfusuyla büyük bir potansiyele gebe.
İyi bir örnek: TİP
Bu süreçte siyasi partilere de kayda değer sorumluluk düşüyor. Daha kapsayıcı katılımı teşvik etmek için düzenlemeler yapmak bir yana, vatandaşları aktif olarak partilere davet eden bir söylemi de inşa etmek önemli. Daha fazla genç, nitelikli ve farklı kesimlerden insanların siyasi partilere katılması için alan açılabilir, kampanya yapılabilir.
Bunu son zamanlarda iyi başaran partilerden bir tanesi Türkiye İşçi Partisi. Her ne kadar şimdilik %7’nin altında seyreden bir parti olsa da TİP, farklı kesimlerden gençleri aktif siyasete davet ediyor. Hem başarılı sosyal medya kullanımıyla hem yurttaşların karşısına dürüst bir tutumla çıkmaktan imtina etmeyen cesaretiyle hem de depremden grevlere, ihtiyacı olan herkesin yanında durmasını sağlayan enerjisiyle TİP, bugüne kadar temsil edilmemiş toplumsal kesimlerin temsili için bir umut vaat ediyor. Nitekim, son aylardaki üye sayısı artışı da bunun bir göstergesi.
Elbette, TİP sadece bir örnek. Diğer partilerin de yurttaşları siyasete davet eden söylemler benimsemesini ilgiyle bekliyoruz. Zira 14 Mayıs akşamı muhalefetin elde edeceği zafer, Cumhuriyetin ikinci yüzyılında inşa etmek istediğimiz Türkiye’nin ilk adımı olacak. İşbu halde, yolun uzunluğu heves köreltmemeli, bilakis, heyecanımızı artırmalı.
Biz siyasete katılmasak da siyaset hayatımızın içinde
Cumhuriyetin ikinci yüzyılında, yurttaşlara kritik sorumluluklar düşüyor. Temsil edilmediğini hisseden, partilerin vasat, siyasetin yetersiz olduğunu düşünen yurttaşların da inisiyatif alması, aktif bir şekilde sorumluluk üstlenmesi önümüzdeki senelerde fazlasıyla kıymetli olacak.
Örneğin, “Bunu ben çok daha iyi becerirdim.” dediğimiz her siyasi sosyal medya paylaşımı, biraz da biz o paylaşımı yapan kişi olabilecekken uzak durduğumuz için karşımıza çıkıyor. Diğer bir deyişle, partilere üye olmak, siyasetin aktif bir parçası olmak, edilgen olmamak, her ne kadar yorucu olsa da hem bizin hem de çevremizin uzun vadede daha iyi bir yaşam inşa etmesine olanak tanıyabilir. Partileri eskimiş yüzlere ve konforlu ağalara teslim etmemek, sadece bizim değil, gelecek nesillerin de yaşamına bir katkı sunabilir.
Biz partilerden uzak dursak da partiler bizim hayatımızın doğrudan içindeler. Aldıkları kararlar, uyguladıkları politikalar bizleri direkt olarak ilgilendiriyor. Bu karar süreçlerine aktif olarak katılmak, en az sandığa gitmek kadar hayati. Zira sandığa gittiğinizde karşımıza hangi opsiyonların çıkacağında söz sahibi olmak, gerçek ve kalıcı dönüşümlerin yaratılmasında sandıkta verdiğimiz kararlar kadar kritik.
Türkiye’de siyasete dair fikir sahibi olmak bu kadar yaygınken partilerin üye sayılarının düşük olması düşündürücü. Unutmamak gerekir ki, partilere biz üye olmazsak, beğenmediğimiz, vasat bulduğumuz insanlar Türkiye’yi yönetmeye, bizlerin hayatı üzerinde hüküm sürmeye devam edecekler.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
NEREDE YAYIMLANDI?
Siyasi temsil yoksunluğunu nasıl çözebiliriz? İnce, ne yapmak istemektedir?
29 Mar 2023

YAZARLAR

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR


