1910'larda Askeri Bir Doktor

“Ben bu memlekette yaşamayacağım, bütün eşya ve kitaplarımı sana emanet ediyorum. Ben Mısır’a kaçıp gideceğim.” dedi ve atına binip, gece evden çıkıp gitti.
1910'larda Askeri Bir Doktor

Can Koyuncu


22 Ekim 1910

Siirt’e geldik. Evvela Alay Kumandan Vekili Harputlu Binbaşı Cemal Bey’i ziyaret ettik. Uzun boylu, kara sakallı, altın çerçeve gözlüklü, hoşsohbet bir zattı. Bize iyi muamele yaptı. Sırasıyla Üçüncü Tabur Kumandanı Baha Bey’i ve diğer subayları gördükten sonra Aynsalip Mahallesi’nde hazırlanmış olan hastaneye geldik. Burada evvelce Birinci Taburla gelmiş olan Cerrah Ahmed Efendi’yi bulduk. Burası, daha ziyade bir revire benziyordu. Bununla beraber Alay’ın ihtiyacını karşılayacak kadar ilaç ve malzemesi vardı. Ev buluncaya kadar biz de burada kalmaya mecbur olduk.

O sırada beni mahalleden bir hastaya çağırdılar. Gittim, hastayı koma halinde buldum. Buralarda görülen ve sıtmanın habis bir şekli olan Tropika teşhisiyle hastaya bir kinin şırıngası yaptım. Biraz sonra açılır diye teselli vererek yanlarından ayrıldım. Hastane şehrin kenarında, yattığım oda da bir mezarlığa bakmakta idi. Sabah erken bir gürültü ve kazma sesleriyle uyandım. Biraz sonra sıhhiye neferlerinden komşuda bakmış olduğum o ağır hastanın öldüğünü duydum. Birdenbire büyük bir vicdan azabına tutuldum. “Acaba yanlış teşhis ederek kinin şırıngasıyla hastayı ben mi öldürdüm?” diye içime bir vesvese girdi. Günlerce bunun ıstırabı içinde kıvrandım durdum. Bir kabahatliymişim gibi kimsenin yüzüne bakamaz oldum. Hâlbuki böyle bir şırınganın hiçbir vakit ölüme sebebi olmayacağı belliyken boş yere üzülüp duruyordum. Ama ne çare! Fazla hassasiyetli bir meslekte acemilik ve burada ilk hastamın bu suretle elden gitmesi beni böyle lüzumsuz teessüre kaptırıyordu.


Kaynak: Fatih Baş (M. Derviş Kuntman)

Birkaç gün sonra Sor Mahallesi’nde iki katlı castan yapılmış temiz, yeni bir ev bularak taşındık. Arkadaşım Rasih, İstanbul’dan hazırlıklı geldiği ve birkaç alet, edevat ve bir sürü Almanca kitap getirdiği için muayenehane açıp hekimlik yapmak istiyordu. Bilhassa operatörlüğe çok istidat ve kabiliyeti vardı. Bir gün çarşıda gezerken tavşan dudaklı bir çocuk gördük. Rasih onu hemen yakaladı, “Ben bunu düzeltirim.” dedi. Çocuğun babası orada demirciymiş. Bu sözden çok memnun oldu. “Eğer böyle yaparsanız, çocuğu büyük bir kusurdan ve bizi de bir azaptan kurtarmış olursunuz. Çünkü mahalle çocukları bununla Şuffo (Siirt Arapçası’nda dudağı yarık anlamına geliyor. Tabi çocuklar için bir alay etme anlamı taşıyor.) diye alay ediyorlar, o da sokağa çıkmaktan çekiniyor. Bu yüzden hep üzülüyoruz.” dedi ve ameliyatın yapılması için yalvarmaya başladı. Rasih de, “Eğer tarif edeceğim şekilde bana bir kazan yaparsan, ben de çocuğun dudağını düzeltirim.” dedi. Adam her şeye razı oldu. Rasih bir otoklav yaptırmak istiyordu, esasen kendisi bu işlerin üstadıydı. Demirciye tarif ve yardım ederek emniyet supapiyle bir takım aleti yaptı. Sonra ameliyatını yaparak çocuğu şuffoluktan kurtardı. Rasih’i memlekette bir operatör olarak tanıttı. Bu vesileyle memleketin ileri gelenlerini, Nakip ve mu’tebaranını görüp tanıma fırsatı bulduk.

(…)


Kaynak: Erzincannostalji

Kaynak: Erzincan Nostalji

Mart 1911

Siirt’in iklimi mutedil sayılırsa da bu sene kış fazla oldu. İhtiyarların deyişine göre 70-80 seneden beridir böylesi olmamış. Siirt Ovası aylarca karla örtülü kaldı. Her yerde kurtların saldırmasından bahsedildi. İşittiğimize göre bu sene çöle de kar yağmış, soğuktan bütün hayvanlar telef olmuş. (Açıkçası burada bugünkü adıyla Bayraktepe olan köyü mü kastediyor yoksa başka bir yeri mi bilemiyorum.)


Kaynak: Hürriyet (Bıttım/Menengiç)

Kaynak: Hürriyet (Bıttım Meyvesi)

Siirt, Bitlis Vilayeti’ne bağlı bir mutasarrıflıktır. Şehir, denizden 538 metre yüksekte, üç tarafı dalgalı tepelerle çevrilmiştir ve önünde oldukça geniş bir ovası vardır. Etraf bağlık, bahçelik olup, her türlü meyve ve sebze yetişir. Bilhassa üzüm boldur. Oturduğumuz Sor Mahallesi’nin karşısındaki tepede yeşil buttum (bıttım/yabani fıstık) ağaçları vardır. Şehre güzel bir manzara verir.


Kaynak: Sabah (Tafyi Üzümü)

Kaynak: Sabah (Tayfi Üzümü)

Siirt ahalisi Türk, Kürt, Ermeni, Gildani ve Süryani gibi muhtelif unsurlardan mürekkep olup; Türkçe, Arapça ve Kürtçe konuşurlar. Bunlar çok çalışkan, müteşebbis, tüccar zihniyetli insanlardır. Kıyafetleri Eruh şayağından yapılmış, geniş ve uzun pantolon ile sırt yapısı kısa, tüylü bir aba ceketten ibarettir. Başlıkları beyaz keçe-külah olup, üzerine yazma bağlar. Bu külahların vaktiyle yarım metre uzunluğunda olanları varmış. Bir mutasarrıf tarafından yasak edilerek şimdiki zarif şekle sokulmuştur.


Fotoğraf: Hülya Atakan

Fotoğraf: Hülya Atakan (Cas Evler)

Siirt’te evler, hiçbir yerde görmediğim tarz ve şekilde yapılmaktadır. Bunlar Cas ile ufak taş parçalarının birbirine yapıştırılmasıyla oluyor. Cas, şehrin yakınından çıkartılan sedef renkli bir taş olup, bunu yaz günleri mahalle aralarına mahruti çadır şeklinde istif ederek etrafını çamurla sıvarlar ve altında bir ocak yeri bırakıp, üç gün üç gece odunla yakarlar. Bu suretle taşın suyu gider, alçı gibi bir madde elde edilir. Sonra bunu meydana çıkarıp tokmaklarla toz haline getirirler. Bina yapacakları vakit, cası bir leğen içinde su ile karıştırıp ustanın eline verirler. O da bir elinde taş parçası, bir elinde cas olduğu hâlde birbiri üstüne koyup ve mütemadiyen diyerek 15-20 günde iki üç katlı ve tavanı kubbeli bir ev yapar. Cas ile taş birbirine süratle yapıştığından, ustalar, şakul kullanmaya lüzum görmezler.


Fotoğraf: Hülya Atakan

Fotoğraf: Hülya Atakan (Cas Evler) 

Bu sebepten binalarda amudiyet ve metanet olmaz. Yalnız içi dışı beyaz olup, göze hoş görünür. Evlerin içine şömine şeklinde ocaklar, raflar ve tavan tezyinatı (süs/işleme) yaparak süslemeyi unutmazlar.


Fotoğraf: Hülya Atakan

Fotoğraf: Hülya Atakan

Bu üç dilli Siirtlilerin pek garip adet ve an’aneleri vardır. Bunlardan Cigor günü diye bir gün tanırlar ki, o gün yerliler dükkânlarını kapar, atlara binerek, türlü yemekler ve bilhassa Cigor köftesi hazırlayarak Botan Çayı kenarındaki Re’sülhacer’e (bugünkü adıyla Rasıl Hacar) giderler. Orada silah atar, nişan vurur, akşama kadar eğlenirler. Geceleri de ev damlarında fişek atar, şarkı söyler, şadmanlık yaparlar. Bir de ateş geceleri vardır. Bu günlerden birinde kadınlar minareye çıkıp hep bir ağızdan, “Ya Kevkebi, Ya Kevkebi, İc’al zevc’i himaren irkebi” diye bar bar bağırırlar. Manası, “Ey benim yıldızım, kocamı merkep yap da, ben de üstüne bineyim.” demektir. Bu feryat Siirt kadınlarının, kocalarından çok çektiği, içtimai mevkilerinin sıfır menzilesinde olduğu anlaşılmaktadır. Gerçekten zavallılar daha küçük yaşta çarşafa sokulup serbest hayattan mahrum bırakıldığı gibi, 12-15 yaşları arasında hemen evlendirilir, evin bütün ağır işleri onların zaif (güçsüz) omuzlarına yüklenirdi. Bir de genç yaşlarında üç, dört çocuk sahibi olur, o da bunları, bir yaşından sonra sokağa bırakmaya, toz toprak ve pislik içinde yaşatmaya mecbur kalırdı. Bundan sonra başka evde en ufak vesilelerle dayak yemeye mahkûm olduğundan ve kendilerine hiçbir suretle hayat hakkı tanınmadığından, onların da böyle ağır bir beddua ile inkisar etmeleri ve bunu minareden âleme ilan etmeleri pek tabii sayılır.


Görsel: Artı Siirt

Fotoğraf: Artı Siirt (Botan Çayı'nın baraj projesi sonrası hâli.)

Bu memleketin en büyük derdi susuzluktur. Şehir içinde daimi surette akan tek çeşme Ansalip’tir. Bu da ancak bir mahallenin ihtiyacına yetişir. Diğer çeşmeler yazın kurur. Yalnız bizim mahallenin üç kilometre kadar uzağında Sor denilen iyi bir su vardır ki, bu daima akar. Ahali, yaz kış testi omzunda evlerine bunu taşır. Bu ağır hizmet de, yine kadının vazifesidir. Gecenin karanlığında, kışın soğuğunda yalınayak çeşmeye taşınır dururlar. Hâlbuki şehrin 45 dakika ilerisinde Botan Çayı, iki saat mesafede Gezer (Kezer) suyu vardır ki, boş yere akar gider. Bunları halkın hizmetine arz etmeyi kimse hatırından geçirmez.


Görsel: Seyyah Defteri

Fotoğraf: Seyyah Defteri (Botan Çayı'nın önceki hâli. Proje sonrası bütün bir verimli topraklar ve tarih sular altında kaldı. Ayrıca Ksenefon'un "Anabasis-Onbinlerin Dönüşü" eseri de bu topraklarda geçiyor. Kitabı okumaya üşenenler için, Radyo Tiyatrosu'nu önerebilirim.)

Hamamları pislik yuvasıdır. Mezhepleri Şafii olduğu için, yıkandıktan sonra Kulleteyn denilen bir havuza dalıp çıkmadıkça kendilerini pak saymazlar. (Kendi çocukluğum boyunca her ne kadar yoğun şekilde hamamlara gitmiş olsam da, bu havuzlara hiç girmedim. Ancak bugün bile bu havuzlara denk gelebilirsiniz. Bülbül Hamamı duruyorsa, orada bir tane olacaktı. Turist Hamamı’nda da vardı ancak oradaki bir tank kadar küçüktü.) Bu yüzden birçok hastalığa yakalanırlar. Hamamlarda odun yerine gübre yaktıklarından, bunların külleri hamam civarında, mahalle aralarında büyük tepeler teşkil eder. Bunlar da şehrin pisliğini bir kat daha artırır. (2013 senesine kadar bu tepelere denk gelebilirdiniz. Belki hâlen bazı yerlerde görülebilir, ancak bu tarihten sonra orayı ziyaret etmedim.)


Fotoğraf: Sauna Yaşar

Fotoğraf: Yaşar Hamamı (Bülbül veya Turist Hamamlarının fotoğraflarını göstermek isterdim, zira en çok ziyaret ettiklerim onlardı çocukken. Yalnızca Yaşar' Hamamı'na ait görsellere ulaşabildim.) 

(…)

Ağustos 2011

Siirt’in yazı çok sıcak oluyor. Sokağa çıkamıyoruz. Bütün günümüz evde uyku ve sineklerle mücadeleyle geçiyor. Rasih dayanamadı. Bir haftalık izin alarak Van’a gitti. Hem tebdilhava (hava değişimi) yapacak, hem de muayenehanesinin bazı ihtiyaçlarını temin edecekti.

Arkadaşımın gitmesinden birkaç gün sonra muayenehaneye bir gün bir Kürt Beyi geldi. Bu Lüvi çuhadan etrafı sırmalı şalvar, ceket giymiş bıyığı kınalı bir sergerde idi. Maiyeti halkı etrafında el pençe divan duruyor, emrini bekliyordu. Bey’in derdi: Ağzındaki takma dişin bir tanesi boğazına kaçmış, teli yemek borusuna takılmıştı. Bir haftadan beri sade sütle yaşıyor ve acısından çok ıstırap çekiyormuş. Benden bunun çıkarılmasını rica ediyorlardı. Bu, Rasih’e ait bir vaka idi. Ben bir şey yapamazdım. Lakin onlara bir yol göstermek için kitapları karıştırdım. Böyle hallerde röntgen ile yeri iyice tespit etmeli, ondan sonra ameliyata girişmeliymiş. Bunu böylece Bey’e ve maiyetine izah ederek vakit geçirmeden Diyarbakır’a gitmesini tavsiye ettim. Fakat bunlar, benden sonra Ermeni operatörüne müracaat etmiş, ondan medet ummuşlar. O, esasen böyle fırsatları kollayan bir adamdı. Adamcağızı derhal ameliyat masasına yatırmış, boğazından dişini çıkaracağına, yirmi altınını alarak canını çıkarmış, cesedini masada bırakmış. Bundan çok müteessir oldum. Fakat ne yapabilirdim?

(…)

Bu sırada Trabzon’dan karayoluyla Yemen’e bir tabur asker sevk olunuyordu. Tabur, Ordu merkezinden geçip aylarca yürüyüşten sonra Mardin taraflarına geldiği halde ona bir doktor bulamamışlar, Bitlis’teki Liva Kumandanımızdan bu tabura benim katılmamı istemişlerdi. O esnada dizanteriden hasta yattığımdan bu emre göre hareket etmek mümkün olmadı.

(…)

O zaman Yemen demek ölüm, cehennem demekti. Yemen’e gidip de sağ döneni parmakla gösterirlerdi. Demek, bazen felaketin de hayırlısı olurmuş. Eğer dizanteriye yakalanmasaydım hekimsiz kalan o tabura derhal gidecek, o kurbanlar arasına ben de karışacaktım.

(…)

Bunu müteakip (takiben) Çölemerik’te bir isyan hareketi başladı. Liva Kumandanlığından oraya derhal bir müfreze gönderilmesi emredildi. Bir bölük kadar asker hazırlandı. Alaydan yine tabip olarak beni seçmişler, hâlbuki ben hasta idim. Bundan başka böyle ufak bir müfrezeye tabip veyahut başka bir sıhhiye memurunun ayrılması usulen Alay Tabibi sayılan Dr. Rasih’e düşen bir hak ve vazife iken bunu Alay Kumandanı’nın yapması, alay tabibini haklı olarak itiraz ve müdahaleye mecbur etti ve müfreze için cerrahin kâfi geleceğini bildirdi. Müfreze Kumandanı, nüfuzlu yüzbaşılardan olduğundan, bir doktor götürmekte ısrar etti. Hatta ikinci tabur tabibi hasta ise, tabibievvelin gitmesini, aksi takdirde kendisinin hiç gitmeyeceğini, kılıç teslim edeceğini bildirerek alay kumandanını tehdit etti. O da Rasih’e, müfrezeye iltihak etmesi için kat’i emir verdi. Rasih yine gitmemekte ve tayin ettiği cerrahın götürülmesinde ısrar ve sebat etti. Biraz sonra müfreze kumandanının bir manga asker göndererek Rasih’i zorla götüreceği havadisi ortaya çıktı. Rasih bu haberi duyunca ateş kesildi. Hemen çarşıya koştu. Bir mavzer ile bir sıra fişek getirerek evin üst katındaki pencereye yerleşti. Yanına bir miktar süblime ile bir de teşrih bıçağı alarak, “Eğer beni zorla götürmeye gelecek olurlarsa, üzerlerine kat’iyyen ateş edeceğim ve kendim de süblime içerek veyahut şu bıçağı kalbime saplayarak intihar edeceğim.” dedi. Vaziyet çok nazikti. Rasih dediğini yapan ve şerefi için ölümü hiçe sayan insanlardandı. Hatta mektepte iken donanmaya yardım için yaptığı müsamere meselesinden lafını ağzında bırakmıştı. Bereket versin, mermilerin bozuk olmasından çocuk kurtulmuştu. Bunun için Rasih’i zorla götürmeye kalkışacak olurlarsa bunun bir feceat olacağını yakinen bildiğinden, büyük bir korku ve heyecana kapılmış, titreyip duruyordum. Çok şükür akşam oldu, kimse gelmedi. Fakat arkadaşım hırsından duramıyordu. Nihayet bana: “Ben bu memlekette yaşamayacağım, bütün eşya ve kitaplarımı sana emanet ediyorum. Ben Mısır’a kaçıp gideceğim.” dedi ve atına binip, gece evden çıkıp gitti.

Ben şimdi yalnız kaldım ve büyük bir me’yusiyete düştüm. “Yarabbi, bizim halimiz ne olacak? Bu vatanda rahat, huzur içinde çalışmak bize hiç nasip olmayacak mı? Memleketin en kıymetli evlatlarını böyle idaresizlik yüzünden yadellere kaçırmakta devam edecek miyiz? Bu yurdun nimetlerinden hep üvey evlatlar mı istifade edecek? Bize muin ol, bizi hidayete eriştir Ey Ulu tanrım!” diye feryat ettim durdum. Geceyi büyük bir azap içinde geçirdim.


Kaynak: Birgün

Kaynak: Birgün

Bir gün sonra sabaha karşı bir at sesi duydum. Rasih’in geri geldiğini görünce dünyalar kadar sevindim. Zavallı arkadaşım izini belli etmemek için gündüz gizlenip, gece gitmek istemiş. Fakat karanlıkta yolları şaşırdığından eşkıya arasına düşmüş ve canını güç bela kurtararak Siirt’e dönmeye mecbur kalmıştı. Ertesi günün mefrezenin (müfreze/askeri birlik) cerrahla hareket ettiğini öğrendik. Lakin alay vekili, Rasih’i emre itaat etmediğinden çadırda hapsetti. Birkaç gün yattıktan sonra Rasih şifahi maruzatta bulunmak üzere Bitlis’teki Liva kumandanına gideceğini bildirdi ve gitti. Neticede haklı çıktı ve alay kumandanına tarziye verdirtti. Bu suretle mesele kapandıysa da bizde bıraktığı derin ve acı intiba bir türlü zail olmadı.


Bu haftaki yazıyla birlikte, "İklimcil" başlığının ikinci bölümü de bitmiş oldu. Görüşmek dileği ile... (Bu haftaya mahsus pazar günü paylaşmak istedim yazıyı.)





Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

İLGİLİ BAŞLIKLAR

YAZARLAR

İLGİLİ OKUMALAR