Matematik Bülteni
, her pazar sabah 10'da matematik kültürüne, matematik dünyasındaki gelişmelere ve gelecek etkinliklere yer veriyor.
Bir matematikçi portresi
Paul Cohen 1936 yılında Polonya’dan ABD’ye göçen Yahudi bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelir. Küçüklüğünde matematik yarışmalarına katılıp iyi sonuçlar alan mucize bir çocuk olarak görülür. Daha mezun olmadan Chicago Üniversitesinin lisansüstü programına kayıt olma şansını elde eden genç matematikçi, Brooklyn Kolejindeki lisans eğitimini tamamlamadan terkeder.
Cohen matematiğin birçok alanıyla ilgilenir. Onu en çok cezbeden konulardan bahsederken “güncel”, “kapsayıcı” ya da “meta” gibi sözcükleri kullanabiliriz. Örneğin fakültedeki arkadaşlarına çalıştıkları dalların en önemli sorularının ne olduğunu sorma gibi bir huy edinmiştir. Cohen’i en çok ilgilendiren sorular onlardır. André Weil gözetiminde, sayılar kuramı konusunda yüksek lisans yaparken bu konunun mantıksal temellerinin daha çok ilgisini çektiğini farkeder. Bazen bu alandaki bir sonuç karar verilebilir bir önerme midir gibi bir soru onu sonucun kendisinden daha çok ilgilendirmektedir: Bir polinom denkleminin çözümünün olup olmadığına karar veren bir algoritma var mıdır sorusu gibi…
Doktora tezini 1958’de trigonometrik serilerin biricikliği üzerine yazan Cohen, ilgileneceği bir sonraki problemi ise kümeler kuramından seçer. 1962 yılında üzerinde çalışmaya başladığı süreklilik hipotezinin zorluğu o kadar meşhurdur ki yüzyılın başında Hilbert’in sıraladığı en önemli 23 açık problem listesine girmiştir. 1964’te Stanford’ta profesörlük ünvanı aldığında bu hipotez üzerine ünlü kanıtını tamamlamıştır. Bundan iyi yıl sonra da Fields madalyası ile ödüllendirilir.
Haftalık Notlar, kimi zaman tartışmalı deneyleri, kimi zaman güncel araştırmaları, düşünmeye davet eden sorularını ve psikolojinin farklı dallarından küçük bilgileri paylaşıyor.
Geçen sene sonlarına doğru Amerika Psikologlar Derneği’nin web sitesinde paylaştığı “Amerika’da Stres: 2020” araştırmasının sonuçlarına göre her 10 kişiden 8’i pandemiyi hayatlarındaki büyük bir stres kaynağı olarak görüyor ve 3 kişiden 2’si de yüksek seviyede stres yaşıyordu. Bu sene bu rakamların daha da arttığını ve bu sürecin uzun dönem etkilerinin minimumu indirilmesi adına sürekli bir çalışmaların, araştırmaların ve pek tabii ki eğitim ihtiyaçlarının da arttığını görüyoruz.
46 ülkede yapılan bir araştırmada “Covid-19’un başlangıcından bu yana genel rafınız nasıl değişti?” sorusuna katılımcıların %85’i, iş refahı konusunda ise %89’u “Kötüleşti.” şeklinde cevap vermiş. Bu kötüleşmede rol oynayan faktörler ise birçoğumuz için ortak olduğuna inandığım; temel fiziksel ihtiyaçları giderememe, soyutlanma ve bağlantı eksikliği, artan iş talepleri, lider desteğindeki eksiklik, ev hayatındaki mücadeleler, artan stres/kaygı ve tükenmişlik…
Stres hayatımızın hemen her döneminde olan ve hatta olması gereken bir işleve sahip, bununla birlikte stres kaynağının süregiden bir şekilde (ve hatta artarak) devam etmesi, kronikleşmesi bir noktadan sonra stresin bir noktadan sonra iyi olma halinden çıkmasına ve bizi kötü bir şekilde etkilemesine yol açabiliyor. Tükenmişlik ise bambaşka bir boyutta – bize iyi gelen bir işlevi yok, hayatımızda olmasının anlamlı ve sağlıklı bir tarafı da yok.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Platformun yenileri ve editörlerin favorileri burada ☝️
24 Nis 2021

İLGİLİ OKUMALAR


