Rüzgârda savrulamayan ayrık otları
Ayrık otunu bilir misiniz? Geçenlerde karşıma çıkan yazıda bakın nasıl anlatılıyor. Ayrık otu her iklimde yetişen, susuz kalsa da kavrulsa da toprağa sıkıca tutunan bir bitkidir. Aslında insanlar içinde de ayrık otları vardır. Türlü ortamlarda, türlü zorluklara rağmen sıkı sıkı sarılırlar hayata ve var olmayı sürdürürler. Bazen kalıplara sokulmayı reddederler ve toplumun kurallarına başkaldırırlar. Ayrı tutulurlar ama yine de yaşama tutunurlar.
Bu şekilde düşündüğümüzde hepimiz bir ayrık otu olmuyor muyuz? Yaşadığımız ülkede, şehirde, toplumda, iş yerinde, ailede, arkadaş çevresinde, kısacası içinde bulunduğumuz her sosyal ortamda yaşanabilecek türlü zorluklara rağmen sıkı sıkı sarılmaya çalışmıyor muyuz hayata? Peki neden? Belki de bu sorunun cevabı “aidiyet” teması içinde bir yerlerde gizlenmiştir, ne dersiniz?
“Ben kimim?”: Maslow’un “İhtiyaçlar Hiyerarşisi”, Murray’ın “Öğretilmiş Gereksinimler Kuramı” ve Erik Erikson’ın, insanın sekiz evresini tanımladığı “Psikososyal Gelişim Kuramı" aidiyet duygusunu anlamak için önemli kaynaklar oluşturabilir. Ancak benim üzerinde düşünmemizi istediğim aidiyet teması daha çok yaşadığımız şehirle ilişkili. Öyle ki kimlik oluşumu sürecinde kişi “Ben kimim?” sorusuna yanıt ararken bu arayışa paralel olarak “Ben nereye aitim?” sorusuna da yanıt arar. Nitekim, “Ben kimim?” sorusu, çeşitli düşünürlere göre “Ben nereye aitim?” sorusundan ayrı düşünülmez.
“Burası da neresi?”: "Bir şehri en 'güzel' yapan şey nedir?” sorusu üzerinde çalışırken okuduğum bir cevap beni oldukça düşündürdü. “Buna bir sürü örnek verilebilir ama bence en güzel şey ait olmak, aitlik hissetmek, bir şehirle konuşabilmek, hiç kimsen kalmadığında da mutlu olabilmek. Ait olmak bir şehirde bulunup da en ücra köşesindeyken bile kaybolma hissini yaşamamaktır. Her köşenin ardından ortaya çıkan görüntüye ayrı bir hayran olmak, etrafta gezinen insanlara sabahları 'günaydın' deme hissini yaşamaktır.”
"Ben sana sahibim bilemezsin": En son ne zaman hissettik İstanbul’a ait olduğumuzu? Burada sahip olmak değil de ait olmak, daha verici bir duygu gibi gelebilir. Montaigne’in “Dünyanın bütün nimetleri elinde olsa bile, onları tadabilecek ruh gerekir. Çünkü bizi mutlu eden, onlara sahip olabilmek değil tadına varabilmektir.” sözlerini hatırlayalım birlikte. En son ne zaman İstanbul ile konuştuk, onu dinledik?
"Sıkı sıkı tutun": Evet, insan yaşadığı yere aidiyet geliştirir ve bu fıtri bir tutumdur. Şehirlerin tarihî birikimleri, doğal güzellikleri, kültürel derinliği, sunduğu çeşitlilik ve nimetlerin çokluğu hepsinden öte içinde yaşayanların yüzyıllarca aynı havayı solumalarından oluşan hissiyat aidiyet bağını güçlendiren unsurlardandır ancak bunun ne kadar farkındayız? Yaşadığımız şehirde, türlü zorluklara rağmen sıkı sıkı sarılmaya çalışırken tutunduğumuz güç aidiyet hissi olabilir mi sizce?
Önümüzdeki haftalarda bazen İstanbul’un kaldırımlarından bazen meydanlarından aidiyetlik teması üzerine birlikte düşünelim mi? “Ait hissedememek çağımızın vebası hâline mi geldi?” sorusunun yanıtlarını, belki bir yere veya bir şeye ait olduğumuzda artık kendimiz olamayacağımızı düşünüp durmamızda belki çemberin dışında kaldığımızı hissettiğimizde belki de sadece rüzgârda savrulmak istediğimizde buluruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
İsim, şehir, aidiyet: İkametin unutulan yüzü evsizlik, kimliğin aidiyet hissiyle olan ilişkisi ve mekânsal boyutu, aidiyet kavramı üzerine sorular.
02 May 2021

İLGİLİ OKUMALAR


