Kerem Akça

Sevdiğimiz isimlere “içinde yaşamak istedikleri film ya da diziyi” sormaya devam ediyoruz. 18. konuğumuz , seçtiği filmse Kırmızı Değirmen (2001).
Baz Luhrmann’ın büyülü ritmine eşlik etmek benzersiz bir his. Sinema tarihinde her zaman müzikallerle ayrı bir bağlantım olmuştur ancak Ken Russell'ın Tommy’si (1975) ve Baz Luhrmann'ın Kırmızı Değirmen / Moulin Rouge!’u, bende dünyalarına girme arzusu yaratmıştır. İlkinin rock müzikali hali ve dönemsel açıdan daha geride kalması bir yana ikincisinde şarkılara ve koreografilere eşlik etmeyi gelenek haline getiririm. Bende iki diskli özel bir DVD’si var. 15 kere seyretmişimdir. Arada tekrar tekrar izleyip bir şekilde dünyasına ışınlanmak isterim. O kadar mucizevi gelir ki bana, başka bir yere ışınlanma arzusu yaratır. Eski Fransa’da geçse de bilimkurgu veya fantezi evreni vardır Kırmızı Değirmen’in. Ve onun içine girince Satine'inden Christian'ına, Toulouse-Lautrec'inden Harold Zidler'ına bu büyülü dünyada yaşamak istemişimdir. İçinden romantizm de yaratıcılık krizi de sınıf çatışması da geçebilir. Ama benim her daim postmodern koreografilere ve eklektik şarkılara 1899’dan ışınlanıp yeni milenyumda yeniden canlandırma ezberine girme düşüncem vardır. Normal hayatta şarkı söyleme gibi bir alışkanlığım yok ama Luhrmann postmodern fantezisiyle şarkıları bana üst üste tekrar ettirir. Bu büyülü başyapıt kalitesini yüksek bağımlılıkla ‘kült’ seviyesine çıkarır. Yaratılan dünya o kadar etkileyici ve yaratıcıdır ki, dönem atmosferinin en büyük devrimlerinden biridir. Sonrasında bu özgün cümbüşün izini süren sayısız film gördük. Ama bunların hiçbiri Luhrmann'ın adeta bir müzik kutusundan dökülen eklektik şarkılarının nostaljisi kadar çekici olmadı benim için. 2000-2020 arası da en sevdiğim ya da en çok özdeşleştiğim film Kırmızı Değirmen’dir. Onunla ilişkiye girmek her daim kalp atışlarımı hızlandırmıştır. Bu konuda belki Mulholland Çıkmazı / Mulholland Dr. ile çekişir. Ama müzikal kalbim Luhrmann'ı biraz daha öne koyar! Avustralyalı dâhi yönetmen Craig Pearce ile o kadar müthiş bir senaryo yazmıştır ki doyumsuzdur. Besteci Craig Armstrong da bu metne ince dokunuşlarda bulunmuştur. Rodgers-Hammerstein’in The Sound of Music, Sting’in Roxanne, Queen’in Show Must Go On, Bowie-Massive Attack’ın Nature Boy, Baerwald’ın Come What May, Bolan’ın Children of the Revolution, Bowie-Beck’in Diamond Dogs, Renoir’ın La Complainte de la Butte gibi şarkılarının iç içe deneyimlenişi doyumsuzdur. Nevi şahsına münhasır sözler ve besteler her deneyimde kalp atışlarımı hızlandırır. Uyusam bile birkaç gün uykumdan önce nakaratları tekrar etmeme sebebiyet verir. Melies’in Aya Yolculuk’undan başlayan sinema dolgusu da bu duruma çok şey katmıştır elbette! Klasik Hollywood müzikalleri ve Fransız kankan ezgileriyle günümüzün rap, rock ve pop ezgilerinin birleşmesine eşlik etmek müthiştir. Bu işitsel ve görsel pastiş doyumsuz bir müzik kutusuna açılır. Luhrmann’ın Kırmızı Değirmen’i bir müzikal-video klip oyunu gibidir adeta! Zaman-mekân ilişkisini yıkar. 1899 Paris’ine plastik bir ışınlanma gerçekleştirir. Gerçekten de koreografilerine ve ritmine eşlik etmek, keyifli ve benzersiz bir deneyim sunar! Bu dünyaya girmeyi kim istemez ki! Yıllar boyu heyecanını yitirmeyen canlı bir karaoke seansıdır Luhrmann’ın filmi benim için!
İLGİLİ BAŞLIKLAR



