Gökşen Aydemir.

Sevdiğimiz isimlere “içinde yaşamak istedikleri film ya da diziyi” sormaya devam ediyoruz. 20. konuğumuz
“Ben zaten tutunamadım gerçeğe, hayalperestlik sardı dört bir yanımı… Fark etmem de oldukça fazla zamanımı aldı.”
“İçinde Yaşamak İstediğim” film sorulduğunda ilk aklıma gelen, Bertolucci’nin Düşler, Tutkular & Suçlar’ı oldu. Uzun süredir seyretmediğim halde zihnimde ilk beliren film olması kuşkusuz beni de şaşırttı. Üzerine binlerce film seyrettiğim, onlarca atmosfer içine girdiğim halde zihnimde ve kalbimde bu kadar derinde tutunmasının izini sürmek aynı zamanda neden “içinde yaşamak istediğim” film olduğunun da cevabıydı aslında. Fransa’da 68 olayları sırasında birbirine sevgiyle, tutkuyla, kardeşlikle ve çocukça bağlanmaya çalışan üç yalnızın masalı; 68’lilerin Biz’i, Tutunamayanlar’ı gibi. Politik özgürleşmenin yolunun cinsel özgürleşmeden geçtiği savı, sosyalizmin çocukluk hastalığı olduğunu bilemediğim genç yaşlarımda daha bir anlamlıydı.
Isabelle, Theo ve Matthew. Üç kafadarın en önemli özelliği kuşkusuz, sinema manyaklıkları. Ama bu sinema manyaklığı sadece görsele duyulan fetişist bir arzu olmaktan öte, sinema perdesinin gerçekten perde görevi gördüğü, onları dünyadan gizleyen tül bir peçe olduğu gerçeği. Tül şeffaftır ve her gerçek gibi, sahiciliği tartışılır. Sinema tarihinin içinden kopup gelen bu üç ölümlü, aralarında oynadıkları tekinsiz oyuna sinemayı alet ederler. Siyah beyaz karakterler olarak bu tekinsiz oyunlara peydahlanan Greta Garbo, Jean Seberg ve Marianne Dietrich gibi muhteşem kadınlar zaten sinema sevgimin merkezinde yer alıyor. Filmin içine ustaca yerleştirilen bu geçişler de o yüzden en çok zevk aldığım ve başka bir aleme gitmemi sağlayan unsurlar.
Filmde sanırım kendimi en çok Matthew ile özdeşleştiriyorum. Amerika’dan gelen, politik duyarlılıkları olan, sinefil ama aynı zamanda yıllardır içinde bulunduğu orta sınıf ahlakından kendini uzaklaştıramamış bir karakter. Ben de ilk gençlik yıllarımda politik olarak sivri bir yerde durmak yerine durup sorgulayan, şiddete karşı olan ama kendi kuralları, ön yargıları içinde sıkışan biriydim. Bunu aşmam, bilinçsiz bir tutunamayandan bilinçli bir tutunamayana dönüşmem çok zaman aldı. Filmde en çok yerinde olmak istediğim karakter ise kuşkusuz Isabelle. Theo ile olan ilişkisi benim için çok özel. Ben tek başıma, kardeşsiz bir çocukluk yaşadım. Hayatta en çok abim olmasını istemişimdir mesela. Isabelle ile Theo’nun durumu ikiz kardeş olmaktan çok öte. Tek beden, tek ruh, tek kalp olmak, tek kişi olmak gibi. Film boyunca aralarında belirli belirsiz yaşanan cinsel çekimse, kalıplara sığmaz insan doğasının en özel parçası. Aylarca amniyon sıvısı içerisinde birbirini kucaklayarak büyüyen iki fetüsün, dünyanın alçak koşullarında birbirlerinin ırağına düşmesinin acısı. Buna ensest diyorsanız, tüm insanlık tarihini yeniden yazmalısınız.
Filmde cinselliğin çok abartıldığı ve sıradanlaştırıldığı eleştirisineyse kesinlikle katılmıyorum. Çok doğal ve olduğu gibi bir cinsellik, tanrının gözünden kendini görme ve sınırlarını aşma hali olarak görmekte fayda var. Filmin alt zeminini oluşturan 68 olayları ise zaman zaman dışlanmış gibi gözükse de hanenin içinde yaşanan, bireysel olanın toplumsal olandan daha politik olduğunu yıllarca savunan bizim gibiler için oldukça yeterli. O sahneleri de Gezi’nin çocuksu kırılganlığına benzetiyorum. Ömrü hayatımda bunu da görebildim diyebiliyorum. Dünyayı değiştirmeden önce onun bir parçası olmak için parçalanan bizler gibi onlar da.
Kuşkusuz bu üç kafadar gibi, Godard’ın ölümsüz filmi Çete / Bande á part’da da olduğu gibi, Louvre Müzesi’ni el ele dokuz dakikada boydan boya koşmak istiyorum ben de. Hayatıma böyle birileri girdi mi diye soruyorum kendime? Sahiden girdi mi? Birlikte koşalım mı? Seni aramıza alalım mı? Seni çok seviyoruz. Bizimle koşar mısın? Bunun için geç mi, onu da bilmiyorum. Ben de sizi seviyorum Isabella, Theo ve Matthew.
Not: Bir hayalperest.
İLGİLİ BAŞLIKLAR



