Yakın İlişkiler

Psikolog Dr. Gizem Sürenkök'ün hazırladığı , ilişkilere bilimsel bir bakış açısı sunuyor.


Bu Şarkıyı Dinlerken Hep Seni Düşündüm!

Sevgililer gününe bir hayli az kaldı. Sizin de etrafınız sevgililer gününe dair kampanyalar, markaların kullandığı kalpli tasarımlar, aşka dair yazılarla çevrili mi? Bu durum bazen farkında olmasak da bizi romantik ilişkilerimiz üzerine daha fazla eğilmeye ve ilişkilerimizi değerlendirmeye itebiliyor. Biz de bu bültenimizde sorgulama sürecinize eşlik etmek amacıyla ilişkilerin sürdürülmesinde önemli bir yapı taşı olan “yakınlık” kavramını ele almaya karar verdik.

Partnerlerimizi hangi özelliklerine dayanarak seçiyoruz? Neden başkası değil de “o”? Sizce belli biriyle karşılıklı olarak birbirimizi seçiyor olmak tesadüf veya şans mı? Aslına baktığımızda, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz birinden uzaktan uzağa hoşlansak da araştırmalara göre o kişiyle kurduğumuz bağın devam etmesi iki faktöre dayanıyor: bağlılık ve yakınlık. Peki yakınlık derken tam olarak neden bahsediyoruz?

Örneğin, “yakın arkadaşlık” kavramını düşünelim. Yakın arkadaşımız nasıl biridir? Aramızdaki ilişkinin hangi nitelikleri onu yakın yapar? Beraber çok zaman geçirmek mi? Aynı dizileri, filmleri izlemek, aynı müzikleri dinlemekten hoşlanmak mı? İyi bir haber aldığımızda koşarak söylediğimiz ilk kişi midir en yakın arkadaşımız? Bu soruların cevabı her ne kadar kişiden kişiye değişse de fark ettiyseniz hepsinin bir ortak noktası var: paylaşma konsepti. Yakın olduğumuz insanlarla belki zamanımızı, belki hobilerimizi, zaman zaman sevinçlerimizi, zaman zaman da üzüntülerimizi paylaşıyoruz. Bu paylaşım karşılıklı olduğunda yakınlık dediğimiz, iki insanı birbirine bağlayan güçlü bağ çıkıyor karşımıza.

Romantik ilişkilerimizde de durum bu şekilde işliyor. Partnerimizle aramızdaki bağın ne kadar güçlü olduğu karşılıklı yaptığımız paylaşımların ne kadar güçlü olduğuna dayanıyor. Birbirimizi tanıdıkça yalnızca en sevdiğimiz rengi veya favori filmimizi paylaşmıyoruz tabii. Korkularımızı, verdiğimiz savaşları, içimizin en derinindeki üzüntüleri de açıyoruz karşımızdaki kişiye. Yani hem o insanı kalbimizin en derinine yerleştiriyoruz hem de onun karşısında gardımızı indirip en hassas halimizi gösterebilmeye başlıyoruz. Tahmin edersiniz ki bu yakınlığı elde etmek çok da kolay olmuyor.

Öyleyse gelin, yakınlığı sağlamanın bazı basamaklarından bahsedelim. Muhtemelen ilk aklımıza gelen adım, partnerlerin birbirini tanımak üzere kendilerinden bahsetmesi olacaktır. Düşünün, şu anda çok iyi tanıdığınız biriyle yeni tanıştığınızda aranızdaki diyaloglar nasıldı? Genellikle ilişkilerin başındaki sohbetler daha sonrasına kıyasla daha genel ve yüzeysel kalıyor. Bu dönemde bireyler birbirleri hakkında en temel ve genel bilgileri öğreniyorlar ancak böyle olması ileride derinleşebilecek konuşmalara da zemin hazırlıyor. Çünkü zamanından önce aşırı paylaşım yapmak insanları birbirine yakınlaştırmak yerine genellikle olumsuz etkilere yol açıyor. Aynı şekilde, her zaman partnerlerden birinin anlattığı diğerinde olumlu hisler uyandırmıyor.

Yakınlığın bir diğer ölçütü ise verdiğimiz fiziksel sinyaller. Yani beden dili, jest ve mimikler, temas biçimimiz, ses tonumuzdaki değişimler… Çok samimi hissetmediğimiz kişilerle sarılmayıp sadece el sıkışırken aşık olduğumuz kişiyi gördüğümüzde koşup boynuna atlayabiliyoruz mesela! Flört döneminde ise beden dilimiz ve ses tonumuz rahatlığımızı veya heyecanımızı net bir şekilde ifade edebiliyor. Aynı zamanda partnerler arasında karşılıklı temas seviyesi arttıkça ilişkinin ilerlediği düşünülüyor. Hatta ilk kez el ele tutuşmak, ilk öpücük, ilk seks gibi yakınlık belirten davranışlar ilişkide fiziksel yakınlığın bir nevi dönüm noktaları gibi hissettiriyor.

Buraya kadar yazdığımız cümlelerde yakınlığın kurulma aşamalarından ve biçimlerinden bahsettik. Bunlar size nasıl hissettirdi? Çünkü bahsetmemiz gereken bir boyut daha var: yakınlık korkusu! Belki kendinizde belki de yakınınızdan birinde “Sevgili olmayalım, takılıyoruz işte.” veya “Ben ilişki aramıyorum, daralıyorum isim koyunca!” gibi cümlelere rastlamış olabilirsiniz. Peki ya yakınlaşmak yukarıda anlattığımız gibi güzel bir şeyse yakınlaşmayı istemeyen, hatta biri ona yakınlaştığında arkasını dönüp kaçan insanları nasıl yorumlayacağız?

Aslına baktığımızda ilişki başlangıçlarını bireyler için bir risk oyununa benzetebiliriz. Üstelik bu oyunda başarılı olmak bizim dışımızda birçok faktöre de bağlı! Hoşlandığımız kişi bizden hoşlansa da, flört dönemi mükemmel geçse de, birbirimizin en yakını haline gelsek de kalbimizin kırılma riski hiçbir zaman sıfıra inmiyor. Hatta gün geçtikçe o ilişkiye daha çok yatırım yapıp daha çok bağlandığımız için sonucunda üzülme miktarımız da sürekli artıyormuş gibi hissedebiliyoruz. Kısacası, bireyler kendilerini korumak için ilişkilerden kaçma davranışını sergileyebiliyorlar.

Bu davranış modeli, yani romantik ilişkilerden kaçma durumu, bağlanma teorisine göre “kaçıngan” bağlanma ile ilişkilendiriliyor. Kaçıngan bağlanan kişiler, zaman zaman duygu düzenleme konusunda sorun yaşayabiliyor ve insanlara bağlandıklarında kısıtlanacaklarını, kontrol edileceklerini, mutsuz olacaklarını hissettikleri için yakınlık kurmaktan tamamen uzak durmayı tercih edebiliyorlar. Bağlanma stilleri, genellikle çocukluğumuzda bakım verenimizle bağlanma türümüzden yola çıkarak şekilleniyor olsa da zaman içerisinde duyguları daha iyi yönetmeyi öğrenmek ve daha güvenli bağlar kurmak oldukça mümkün.

Abone ol


İLGİLİ BAŞLIKLAR

NEREDE YAYIMLANDI?

Editörün SeçkisiEditörün Seçkisi

BÜLTEN SAYISI

Aposto! Digest #45: Sürdürülebilirlik, Psikoloji, Seyahat

Aposto!'da öne çıkan içerikler ve editörlerin favorileri burada!

12 Şub 2022

Aposto! Digest #45: Sürdürülebilirlik, Psikoloji, Seyahat

İLGİLİ OKUMALAR