Otomaşin Meyhanede Bir Akşam
Mehmet Selahattin, 4 Şubat 1933
İşte bir meyhane ki ne sakisi var ne sakiyesi… Ne tezgâh başı var ne masabaşı… Burada bütün müşteriler makine başında. Bu makinelerden her kadehe muayyen miktarda içki akıyor. Ne bir damla fazla ne bir damla eksik.
Biz üç arkadaş içeri girdiğimiz zaman otomaşin kamara yükünü almıştı. Değil kamarada güvertede bile oturacak yer yoktu. Uzun iskemleler üstünde sıra sıra akşamcılar. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi var derler. Buradaki yiğitlerin de her birinin kendine göre bir çakışı var. Etrafıma bakıyorum: Kimi makine başında stop etmiş dinleniyor, kimi kazana durmadan kömür atıp vermiş fayrabı.
Rakısı ayrı musluktan suyu ayrı musluktan gelen bu makinelerin kara cümledeki kuvvetine hayran oldum. Her kadeh doluşunda yukarıdan “şip!” diye bir rakam düşüyor. Ne aldanmaca ne aldatmaca… Santimi santimine hesap.
Makinelerin ağzı yok ama dili var. Müşterisiz olduğu zaman üstündeki mini mini levha nazikâne bir reverans yapıyor:
“Buyurunuz efendim.”
Şayet eski müşterisi ile ilişiğini kesmemişse kaşlarını çatarak özür diliyor:
“Meşgulüm efendim!”
Müşteriler de hep ehlidil adamlar. Birisi bağıra bağıra anlatıyor:
“Yok, vallahi günahı yok! Kamarada rakı içmenin günahı yok!”
Sordular:
“Fetvasını mı aldın?”
“Canım,” diyor. “Fetvaya ne hacet. Bizim bildiğimiz rakı şişeden kadehe boşaltılır da içilir. Eğer bu rakı olsa biz de öyle yapacaktık. Önünde çeşme, musluğa daya çeneni iç. Bunun günahı neresinde? Hem efendim “Ben doldurur, ben içerim. Günah benim kime ne!”
Bir ağızdan cevap verdiler:
“Ha, yaşayasın!”
Kamara sahibi Hulûsi Bey müşterilerinin arasında sessiz bir gölge gibi dolaşıyor. En sonra gelene sordular:
“Kaç iskeleye uğradın?”
Parmaklarıyla saydı.
“Dört iskele var yok.”
Durduğu yerde salladığına bakılırsa iskelelerde epey oyalanmıştı. Gülmeye başladı:
“Artık aktarma yaparız. Malum ya burası Kandilli!”
Makinesinin ayakları 12 rakamını gösteren bir müşteri Hulûsi Bey’i çağırttı:
“Allah aşkına bana bir gözlük bul!”
“Hayrola beyefendi?”
“Gözüm şeşi dübeş görmeye başladı galiba. Altı tane içtim. Altı on ikiye çıktı.”
Birisi güldü:
“Suyu da beraber mi?”
Hulûsi Bey araya girdi:
“Burada üzüm suyundan başka suya para yok!”
Uzun bıyıklı bir akşamcı çatalına doladığı bir lakerda parçasını dişsiz ağzında bir müddet geveledikten sonra manivelayı dört kere çevirerek büyük bir bardağı ağzına kadar doldurdu ve bir hamlede yarısını boşaltınca derin bir “oh” çekti:
“Amma da susamışım yahu!”
Sordular:
“İçtiğin nedir?”
“Çırçır suyu. Mübareğe baksana, damla damla akıyor.”
Birisi atıldı:
“Aman sus! Katresi haramdır, boşa gitmesin.”
Kürklü paltosunun yakası kalkık, yaşlıca bir adam kapıdan başını uzattı.
“Buyurun Hacı Bey.”
Hacı Bey içeri girmedi.
“Sonra gelirim. Çeşme başı çok kalabalık!”
“Aldırma canım, bizim çeşmeden içersin!”
“Yok olmaz. Hem bakracım yanımda değil.”
O gidince anlattılar:
“Mevlevi külahı gibi kocaman bir bardağı vardır. Bakraç dediği o. Hacı Bey bakracıyla içeri girdi mi “otomaşin”in içinde bir uğultudur başlar. Hacı’yı davet eden edene. Bakraç da bakraçtır ha! Musluğun altına sürdü mü çeşmenin yarı suyu boşalır.
Otomaşin kamaranın sahibi Hulûsi Bey kapıda birinin gölgesini görünce hemen yerinden fırladı:
“Vay efendim, buyursunlar!”
Arkadaşlar şöyle bir toplandılar.
“Aman yer açalım.”
“Kime?”
“Bu gelene.”
“Gelen bir kişi değil mi?”
“Ne münasebet! Bir kişi gibi görünür ama yirmi kişinin içtiğini içer.”
Hulûsi Bey’in onu elden ayaktan karşılamasındaki hikmeti şimdi anlar gibi olmuştum.
Otomaşin kamaraya kimler gelmiyor bilseniz: Memurlar, ticaret erbabı, artistler, gazeteciler… Kamara daha ziyade gazetecilerin. İnsan burada kendini yabancı hissetmiyor. Tanınmış, tanınmak üzere, tanınma yoluna girmiş ne kadar gizli, aşikâre şöhret varsa hepsi burada.
Hulûsi Bey ikide bir söyleniyor:
“Kamara benim değil sizin!”
Ve ikramı arttırdıkça arttırıyor. Baktım olmayacak oturduğum yüksek ayaklı iskemleden aşağı indim:
“Belde-i apta bu kadar sultanlık yeter! Tahta biraz da başkaları otursun.”
Hulûsi Bey ısrar ediyordu:
“Vallahi bunu saymam. Kamara benim değil sizin.”
“Eksik olmayın ama kamara sizinse mide de bizim!”
Para vermediğimiz için “kese bizim!” diyemiyorduk.
*Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Selahattin’in tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. ‘İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk’un amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Prag'da ve dünyada garsonsuz birahaneler, otomatik meyhane, çırçır suyu, haydar haydar, rakı muslukları, mucit girişimci hulusi bey...
15 Şub 2022

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?
1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.
İLGİLİ OKUMALAR


