Ali Kemal Çınar

41. İstanbul Film Festivali’nde Ulusal Yarışma Altın Lale Ödülü için yarışan Geceden Önce filminin yönetmeni ile film üzerine bir sohbet geçekleştirdik.

Serkan Çellik: Yeni filminizi Erhan Sunar’ın Geceden Önce adlı romanından uyarladınız. Neydi o eserde ilginizi çeken?

Ali Kemal Çınar: Erhan Sunar yakın bir arkadaşım, kitabını çok sevmiştim. Hep bunu filme çekelim diye konuşuyorduk. Aslında birkaç film sonra yapmayı düşünüyordum ama hayatın gidişatından dolayı daha erkene aldım. Hiç mizah yapacak halim kalmamıştı. Erhan’la hikâye üzerinde çalıştık sonra senaryosunu tamamladım. Serbest bir uyarlama oldu sonuçta. Kitaptaki karanlığın o dönem hissettiğime yakın olması beni cezbetmişti.

SÇ: Daha önce epizodik bir anlatıma başvurduğunuzu hatırlamıyorum. Neden bu yöntemi seçtiniz?

AKÇ: Bunlar tamamen hikâyeyle kurduğum bağla ilgili. Bazen bir biçim için hikâye yazılır bazen de -hatta çoğunlukla- hikâye için bir biçim tercih edilir. Üç karakterin birbirleri arasındaki uzaklığı anlatmak için gerekli gördüğüm bir şeydi. Bir de bir şeyleri denemeden duramıyorum. Anlatımıma iyi geldiğini düşündüğüm eski, yeni ve nasıl karşılanacağına bakmadan denemekten kendimi alıkoyamıyorum. Bunu yapmayınca benim olmuyormuş gibi hissediyorum. O yüzden sadece hikâye anlatmak bana yeterli gelmiyor.

SÇ: Eski Diyarbakır fotoğraflarından yola çıkan, eskiye özlemi güçlü bir şekilde hissettiğimiz bir film ortaya çıkarmışsınız. Filmi tasarlarken, yazarken ve çekerken siz de bu ruh halinde miydiniz? Önceki filmlerinize kıyasla daha depresif, moda tabirle karanlık ve kasvetli bir film bu. Neydi bu tonu belirleyen?

AKÇ: O kadar kötü şeyler yaşandı ki eskiyi özlemeyen yok gibi. Aslında bu nostalji duygusunu hiç sevmem, tarzım da değildir. Ve eskinin de Kürt biri için çok iyi olmadığını da biliyorum. Tabii ilerlediğini düşündüğümüz bu tarih hep kötüye doğru evrildi, haliyle dünü bugünle, şimdiyi gelecekle kıyaslayıp duruyoruz. Benim için eskinin fotoğrafları nasıl güzel günler içindeydik demekten çok neler kaybettiklerimizi anlatması açısından önemliydi.

SÇ: Anlatımını sona bıraktığınız Gulbin, James Abbott McNeill Whistler’ın annesini resmettiği tabloyu tekrar tekrar, hem de kendi annesini model alarak çizen ve özgünlükle ilgilenmediğini belirten genç bir kadın. Maaşlı bir işte çalışmakla ilgilenmemesi, geleceğini hesaplamaması ve ilaçlık depresyonuyla onda günümüz gençliğinin güçlü yansımalarını gördüm.

AKÇ: Günümüz insanının problemi depresif olmak, hayattan keyif almamak. Önceki filmlerimdeki duygularımdan çok da farklı değil aslında sadece onları mizahla örtüyordum ya da bu ağır duyguları mizahla yumuşatıyordum. Bu kez yumuşatıcı kullanmak istemedim.

SÇ: Gulbin’in iş bulduğu sahnede güçlü bir yardımlaşma hissi var. Okulunu bitirmesini önemsemeyen arkadaşı ona iş yerinin kapılarını açıyor. Aynı yardımlaşma hissini fotoğrafçıda ve annenin pencereler için başvurduğu atölyede de gördük. Diyarbakır’ın, büyükşehir olmasına rağmen birbirine tutunmayı bırakmayan, geleneklerine bağlı yapısının bir yansıması olarak mı tasarladınız bu sahneleri?

AKÇ: Diyarbakır’ın eskiden bugüne değin değişmeyen özelliklerinden biri birbirine yardımcı olma halidir, tamamen bundan ibaret olduğunu da düşünmemekle birlikte. Şehirleşen ve büyüyen, iyice birbirinden kopuk insanların yaşadığı bir şehir olmaması zaten beni bu şehirden koparmayan tek şey. Bunun bir politik altyapısının da olduğunu söylemek lazım. Birbirimize destek olmak gerektiğinin bilinci çok baskın. Benim sinema yapmamın altında yatan dinamik de bu kolektifliktir.

SÇ: Gulbin’in cinsel kimliği, hikâyesiyle ne kadar bağlantılı?

AKÇ: Hiçbir bağlantısı yok tabii ki. Zaten amacım da buydu, bunu normalleştirmek. Hiçbir bağlantı kurmadan olduğu gibi vermek. Nasıl ki hetero olsa neden hetero bir karakter diye sorulmayacaksa eşcinsel olmasından dolayı da sorulmaması gerekiyor.

SÇ: Filmleriniz zaten dağıtım sıkıntısı yaşıyor. Büyük bir kitle, MUBI gösterimleri başlayana kadar filmlerinize erişim sağlayamadı. Bu filmdeki alkol, sigara ve eşcinsellik de dağıtım sürecinde ülkemiz şartlarında işinizi zorlaştırabilecek unsurlar. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

AKÇ: Benim yaptığım tek şey dünya nereye giderse gitsin bildiğini okumak. Sinema yapmaya başlarken ilk hissim neyse onu korumaya çalışıyorum. Bir şeyler denemek, fikrimi özenle korumaya çalışmaktan öteye geçen bir eylemlilik yok bende.

SÇ: En az diyalog içeren filminiz sanırım. Acıların getirdiği depresyonun sonucu olarak film de insanlar gibi içine mi kapanık?

AKÇ: Filmin hikâyesini açık etmek istemediğimden çok da bahsetmek istemiyorum ama şu var ki o atmosferde konuşulacak pek bir şey yoktu, olamadı da. Herkes o hissin geçip gitmesini bekledi ve beklerken herkes de kendine göre yaşanılanları tecrübe etti. Benim de tecrübem ve hislerim bu filmle açığa çıktı.

SÇ: Daha önce filmlerinizde bir şarkı kullandığınızı da hatırlamıyorum. Nedir bu değişimin sebebi?

AKÇ: Bu filme ait bir histi, bunun nedenini ben de çok sorgulamadım. Bugüne kadar yaptığımın dışında bir şey yapmak da benim için bir denemeydi. Bu denemeden kendimi mahrum edemezdim.

SÇ: Filmde kullandığınız eski fotoğraflar kimin arşivinden?

AKÇ: Anonim aslında, bizim de isimlerine ulaşamadığımız ama her zaman her yerde karşımıza çıkan fotoğraflardı.

SÇ: Filminiz 60 dakika. Yine süreye takılmamış, sektör standartlarını umursamamışsınız. Ama buna rağmen süresini en çok hissettiğim filminiz oldu. Nedir sizin bu sürede karar kılmanızı sağlayan?

AKÇ: Aslında hiç düşünmeden olan bir şey. Bundan dolayı da bazı yerlere gidemiyor, gösterilemiyor. Halbuki bunu yapmak çok da zor değil ama işte benim elimden bu kadarı geliyor. Kendime ait bir ritmim var, onu yakalamak zorunda hissediyorum. Eklemektense atmayı, eksiltmeyi daha çok yapıyorum. Bu da süreyi hep aynı noktaya getiriyor. Belli ki bu ezberi de kırmam lazım.

SÇ: Filminiz 41. İstanbul Film Festivali’nde yarışacak. Yolunuz nasıl kesişti? İlk başvurduğunuz festival bu muydu?

AKÇ: Tabii ki değildi. Genelde filmler seçildiği festivalleri anıp durur hâliyle ama ben hep seçilemediğim festivalleri anıp duruyorum. Hiçbir festivale seçilmedikten sonra İstanbul gerçek anlamda sürpriz oldu. Bir süre inanamadım ama herhalde bu saatten sonra vazgeçmezler diye düşünüyorum. 🙂

SÇ: Muzip bir soruyla bitirelim. Bu filmde Ali Kemal neden yok? Ali Kemal’in maceraları devam edecek mi?

AKÇ: Ali Kemal vazgeçilmezimdir, mutlaka onun hikâyesine döneceğim. Sıkılma dozuma göre durumu değişir.

SÇ: Teşekkürler.

NEREDE YAYIMLANDI?

Bu Hafta Ne İzlesem?Bu Hafta Ne İzlesem?

BÜLTEN SAYISI

Bu Hafta Ne İzlesem? -98-

🎥 41. İstanbul Film Festivali, vizyondaki filmler ve dijital platformlara gelen tüm yeni içerikler burada.

14 Nis 2022

Zorlu Holding ile birlikte
Bu Hafta Ne İzlesem? -98-

İLGİLİ OKUMALAR