Pelin Böke’nin Ardından
Yazı: Esra Danacıoğlu
Son aylarda yaşadığımız kayıplar hepimize ölüm karşısındaki çaresizliğimizi hatırlattı. Önce Mehmet Genç Hoca, sonra genç meslektaşımız Yavuz Sezer ve Haziran başında sevgili arkadaşım ve meslektaşım Pelin Böke. Hissedilen, farkedilen ancak pandemi koşulları nedeni ile teşhis ve tedavisine geç başlanan bir metastaz Pelin’i bizden kopardı. Pelin gibi içinden her daim yaşam enerjisi, merakı ve sevinci fışkıran bir dosta ölümü yakıştırmak çok zor.
Pelin 1961 yılında Karşıyaka Bostanlı’da doğdu, kısa bir Karşıyaka macerası hariç tutulacak olursa, tüm yaşamı Bostanlı’da geçti. Adımını “köprü” durağından öteye atmadı. 2017 yılında (o zaman öyle sandığımız) küçük bir kanser atlattıktan sonra yazdığı Bostanlı Anıları ( Heyamola Yayınları, 2019) hem Papaskala’dan Bostanlı’ya, Emlak Kredi Evleri’ne uzanan bir semtin tarihini, hem bahçeleri, sokak eğlenceleri, aile öyküleri ve çocukluk sesleriyle dolu anılarını (ama mutlaka köprü durağından sonra) içeriyordu. Semt tarihi ile harmanlanmış çocukluk, gençlik anılarını okurken, “Pelincim erken daha, ölü me karşı mevzileri daha ileri yaşlarda kurmak gerek” diye düşünmüştüm, yanılmışım.
Pelin doktora dahil tüm eğitim hayatını İzmir’de geçirdi, 1984 yılında Ege Üniversitesi Atatürk İlkeleri Bölümü’nde okutman olarak çalışmaya başladı. 1986’de bölüme katıldığımda üniversitedeki ve bölümdeki ilk arkadaşım oldu. Bölüm, araya serpiştirilmiş birkaç emekli general (12 Eylül’ün rüzgârı hayli devam ediyordu) dışında, bir avuç yüksek lisans öğrencisi genç okutmandan oluşuyordu. Çoğu, doktora sonrası Mersin yahut Manisa’da tarih bölümlerine gidecek; Pelin ise emekli olduğu 2017 yılına kadar aynı bölümde çalışmaya devam edecekti. Ben de 4 yıl sonra üniversitenin bir başka bölümüne geçmiştim ama Pelin’le dostluğum hep baki kaldı. Üstelik 1986 yılında çalışmaya başladıktan kısa bir süre sonra Pelin’e uyarak köprü durağı sonrası bir Bostanlılı olmuştum, böylece çalışma arkadaşlığından yarenliğe çabucak, sıcacık bir geçiş yapmıştık. Pelin, zamana yaslanmış dostum, 1994-1995’de iki teyp, bir kırmızı mikrofon ve bir yeşil Vosvos’la İzmir köylerinde 1919-1922 dönemine odaklanan sözlü tarih çalışmasına başladığım, birlikte büyüdüğüm arkadaşım, meslektaşım. Elimizde harita ile düştüğümüz yollar, 19. yüzyıl sonlarında doğmuş birine eriştiğimizde duyduğumuz sevinç, çoğu, çocuklarının evlerin avlularına yapılmış tek göz odalarda yaşayan yaşlılar, İbni Batuta gibi gördüğümüz izzet ikrama göre köyleri değerlendirme esprimiz, köy kahveleri, İzmir’e dönüş yolculuğu boyunca üzerimize çöken anlatıların hüznü, pazarlamacı sanılarak tepkiyle karşılaştığımız köyler, Tire Büyükkale köyünde görüşme yaparken (muhtarın kaçak kazı yapacağımız ihbarı nedeniyle) derdest edilerek iki jandarma ve iki Kırıkkale tüfek arasında karakola götürülmemiz, Tarih Vakfı’nın 1996 yılında düzenlediği 2. Sözlü Tarih Atölyesine katıldığımız günün heyecanı, bir sürü, bir sürü anı. Sözlü tarih, Pelin’i besleyen (ki sözlü tarihin insanın iklimini nasıl şenlendirdiğini, içini nasıl sesler, renkler, anlatılarla doldurduğunu erbabı bilir) ve Pelin’in zenginleştirdiği bir alandı. Keyifle, merakla çıkılan bu yolculuk Pelin’in İzmir 1919-1922; Tanıklıklar (Tarih Vakfı, 2006) kitabıyla ürüne dönüştü. Ama bu çalışma doçentliğin muhafazakarlıktan örülü duvarına çarpacaktı.

Pelin Böke doçentlik jürisinde, 2013

Pelin Böke saha araştırmasında
Bu muhafazakarlığın iki kaynağı vardı; ilki genel tarihçi dünyasının sözlü tarih yöntemine duyduğu tepki ve küçümseme gayreti, ikincisi ise tarihsel bilginin kurulması, çoğaltılması, dağıtılmasının âli, devletlû bir alan olduğuna, yap-yapma, unut-hatırla kılavuzlarına göre yapılması gerektiğine tüm kalbi ile inanmış tarihçilerin duyduğu korku ve irkilme. Türkiye’nin tarih ülkesinde elinizde bir teyple dolaşacaksınız, anlatılardan anlatılara uzanan kâh birbirini takip eden, kâh çeşitlenen ya da birbirini kesen yollar kuracaksınız ve üstelik doçent olmaya kalkacaksanız, olur şey değil! Makale ve kitaplarıyla eser aşamasını çarçabuk geçse de, İzmir 1919-1922 kitabında yer verdiği sözlü tarih görüşmeleri nedeniyle Pelin Böke en hafifinden Yunanperverlik, ağırından bir tür hainlikle suçlandı, kayıtsız, kuyutsuz mülakatlarda. Sözün kısası, üç olumsuz jüriden sonra, 5 kişilik jürinin 2 üyesinin değişmesi kuralı nedeniyle 2013 yılında girdiği 4. jüride oy çokluğuyla doçent unvanını alabildi. Sosyal medyada paylaştığım fotoğrafın altına şöyle bir not düşmüştü: ”Kimlerin ‘hayır’ oyu kullandığı pek bariz olmuş… bu kadar açık etmeselerdi keşke)))“. Sonrasında ne çalıştığı bölümde ne de İzmir’in farklı üniversitelerinde doçent kadrosu bulabildi. 2017 yılında önce emeklilik kararı aldı, sonra kanser illetinin ilk teşhisi kondu. Aslında üniversite sessiz sedasız yaşadığı bir hayal kırıklığı idi Pelin için.
2000’li yıllarda bir yandan İzmir ve Karşıyaka ile ilgili yazıyordu, öte yandan Son Osmanlı Meclisi’nin Son Günleri (Doğan Kitap, 2008) kitabı ile son Osmanlı Meclisinin 3 aylık süreçteki işleyişini incele mişti. 2000’lerin sonunda ilgisi İzmir Levantenlerine kaydı. Levanten çalışmaları Karşıyakalı olarak Pelin’in dostlarla çevrili, parçası olduğu, yitip bitmekte olan bir dünyayı anlatma, kaydetme arzusuydu. Baltazzi’ler, Forbes’ler, Whitehall’lar, Giroud’lar üzerinden kurgulanan Levanten resminin dışarıda bıraktıklarını ele alacaktı: İzmir’in zanaatkar, küçük esnaf yahut ücretli çalışan Levantenlerinin mütevazi dünyasını. Çoğunun arkaplanında daha iyi bir yaşam kurmak için 19.yy’ın sonlarında fırsatlar vaadeden İzmir’e yönelmiş ücretli işler arayan yahut sanatını icra etmek isteyen Avrupalı köken hikayesi vardı. Tarih, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e hemen her yerde mevcut toplumsal-dinsel çeşitliliği yer ile yeksan ederek akarken, her nasılsa minik bir yarığa girip kalmışlardı. Ebeveynleri gibi gösterişli ekonomik-sosyal statüleri yoktu, Karşıyaka çarşının ara sokaklarında ve Alaybey bölgesinde aileden kalma küçük iki katlı evlerini 1970’lerde herkes gibi müteahhitlere vererek birkaç neslin farklı katlarda yaşadığı aile apartmanlarına dönüştürmüşlerdi. Binaların arka bahçelerinde Pelin’in de parçası olduğu neşeli akşam yemekleri, dairelerde şenlikli Paskalya Karnavalları düzenlenleyen 1980 ve 1990’larda Karşıyaka çarşıda ya da İzmirin başka bir noktasında bilmeden dükkanlarının, çalıştıkları yerlerin önünden geçtiğimiz, alışveriş yaptığımız Levantenler. “Sokaklardan Evlere İzmir Paskalya Karnavalları”, “İğne Deliğinden Süzülmüş bir Zanaatkar; Piyer Usta” bildiri/makaleleri bu dönemin ürünleridir. Son birkaç yıldır tekrar İzmir Yangını meselesini çalışmaya başlamıştı. Ömrü vefa etse idi London Metropolitan Arşivi’nde bulunan Sun Sigorta Şirketi’nin İzmir yangını ile ilgili belgelerini yayınlayacaktı.
Yaşamın ölümü de içerdiğini unutmak zor, hele ki Mart 2020’den itibaren pandemi modern yaşamın akışı içinde görünür olmaktan çıkardığımız ölümü yaşamlarımızın içine içine soktuktan sonra. Ama bunu bilmek gönülleri yatıştırmıyor; Pelin’in gidişi değdiği insanlarda büyük, kolay geçmeyecek bir boşluk, eksiklik hissi ve kederli bir kara delik yaratıyor, İzmir yangını gibi.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Türkiye'de ve Anglo-Sakson geleneğinde bilim tarihi, Pelin Böke, Mehmet Genç
02 Ara 2022

İLGİLİ OKUMALAR


