Yazan

Yazan: Lara Lakay

“Görülecek bir şeyin olmadığı bir görüntü bolluğu üretenlerdeniz.” Baudrillard’ın 1995 senesinde — çağdaş içerik kalesinin son demlerinde yayımlanan Kötülüğün Şeffaflığı kitabında ettiği bu lafın ardından yaşımdan fazlası kadar geçmiş. Sıradan bir gün içerisinde şahitliğinde olduğumuz görüntülerin, imge, ve hatta terkiben ifadesiyle imago*ların sayısını varın, ömrünüzle çarpın. Böyle bir matematik hesabı, çarpan sayısının sonsuzluğundan ötürü denklem ve işlem dışıdır. Yani bu hesabı yapmaya çalışırsanız, devreler yanar. Sabah gözümüzü açtığımız odanın tavanından, hatta bir dakika gözü açmaya gelene kadar, gözü araladığımızda hissettiğimiz ışığın rengi ve hissine, belki karanlığa, karşı pencerenin gördüğü taş duvar, bitişik apartmanlar, servi, çınar, inşaat mizansenini ya da şanslıysanız Boğaz’a; sokakta göz göze gelinen yabancının tebessümünün hissettirdiği duyguya, çiçek satan oğlanın gamzesine; İstanbul’un en işlek caddelerinden birinde arabadan dışarıya baktın mı bağıran “Her canlı bir gün ölümü tadacaktır.” yazısına, metrodaki çöp ahengine ya da karşıdaki kadının okuduğu kitabın ismine, televizyondaki facia haberine…

İmgelerin ve görüntülerin çağında, fotoğraf sanatı nerededir madem? Bu belki bir fotoğrafçının yazısı olur, kültür felsefesi ve imge üzerinden biraz sorgulamaya başlayacağım ben bu soruyu. Fotoğrafa girmeden önce çok sevgili Zeynep Sayın ile hayatıma giren ve sanat okumalarımı kökünden değiştiren bir bilgi var. Yukarıda bahsettiğim imago*: Türkçe’de görüntü, imge, suret; İngilizce’de image olarak kullandığımız "görülen her şey meali", köken olarak "ölü maskesi" demek. Antik çağlarda aile mensuplarının “bu dünyadan gelip geçmişliklerinin” bir kanıtı, hem de evlerinin giriş arklarına asıldıklarını düşündüğümüzde bir “soyu, sopu” bellilik tescili olarak ölü maskeleri, imgenin — sanat sonrası “fotoğrafın” anlamına değin çok şey anlatıyor.

Sanat öncesi ve sonrası olarak yapılan ayrımıysa belki şöyle özetlenebilir. Hem özgür görünüm (19. yy ve modernite) hem de özgür oyun (post-modernite) alanı olarak fotoğraf sanatını, ortaya çıkışı olan 19. yy başlarından ve sanatsal popülerliğine ve kabulüne kavuştuğu 20. yy itibarıyla alsak, bu dönemin öncesine modern sanat tarihi spekülasyonu olarak "sanat öncesi" diyebiliriz.

Ne var ki parantez içindeki heyecanlı keşifler dönemi sonrası Benjamin’in deyişiyle “teknik araçlarla yeniden-üretilerek çoğaltılabilen” bir sanat eseri türü ortaya çıkıyor. İnsan dokunuşuyla ilgili ve duyusal olan görüntü sanatı, bu teknik ve teknolojik çığır atlamadan sonra “biricikliğini” kaybediyor. Tekniğin olanakları doğrultusunda çoğaltılan imgelerin, fotoğraf "sanat"ının, bu anlamda dokunuştan ya da duyumsallıktan uzak olduğu görüşü gibi dar bir tünele girmeyeceğim. Yaratıcı öznesi insan olarak ifade edilen yerde fotoğraf, göz ve gördüğüyle, belki de gönül gözüyle doğrudan ilişkilidir. Görüntüyü ve anıyı donduran, bu dünyada varoluşu kanıtlayan, gözün yapamadığı şeyi - o anı, somut belleğe kaydetmek, arşivlemek - yapan bu tekniği kullanan insan, bir süreliğine Tanrı’nın gözü konumuna geçen sanatçıdır.

Bu metnin başında mızmız eden Baudrillard’a — ki severim, çok severim, dönersek “görülecek bir şeyin olmadığı” kısmı külliyen devre dışı kalıyor. Başlı başına şehir ve eski İstanbul fotoğraflarına kafayı taktığım bugünlerde, insan gözünün bu teknik yoldaşı — fotoğraf makinesiyle beraber hangi anı dondurmayı, çoğaltmayı ve entelektüel ya da duygusal bir kuram olarak süreğenleştirmeyi tercih ettiği müthiş kayda değer bir durum. Bugünün derdini anlatan anahtar. Aynı antik evlerin giriş süslemeleri olan maskeler gibi; soyunu, geldiği yeri, gördüğü rengi, göz mirasını damgalayan bir çağ kahramanı olarak fotoğrafçı, sanatçı. Beylik bir dile varmadan, tamamen gönülden diyeceğim o ki düşündükçe fotoğraf bugünün gözünün mirası. Yine Türkiye fotoğrafına bakacak olursak, geçtiğimiz gün kaybettiğimiz sevgili Manuel Çıtak’ı da sevgi ve saygıyla anarak, görsel bir şiir yazımına, görünün ne olduğuna, varoluşun inceliğine, zevkine ve "tekniğine" sahip bir fotoğraf sanatı tarihinin içine doğduğumuzun altını çizmek, odağı ve merakı da buralara yönlendirmek gerekiyor. Öyle ki dost meclislerinde bugünlerde sıkça konuştuğumuz bir gündem bugüne ait, zeitgeist bir sanat bağlamının ya da içeriğinin tükenmiş olması. Biz birkaç insanın tükenmiş dediğinin şuan gündemde ne yer kapladığını anlamak üzere 212 görülmeye değer. Aradaki boşluğu dolduracak olansa yine geçmişe bakmak, günde yoğurmak olur.

Hareketli dijital görüntüler günümüz insanını, yeni bir sanatsal üretim şeklini gerçekleştirme ve geçmiştekinden farklı bir izleme yöntemine yöneltiyor olabilir. Tam bu noktada yaşamın, yaşayışın ve görüşün rizomatik hâlde değiştiği yerde, bu ülkede, yeni üretimi ve yeni görüyü şehre ve en konvansiyel eleştiriyle beyaz küp galerilerin dışına çıkarmayı başarmış 212 Fotoğraf Festivali’ni vakit yaratabilirseniz deneyimleyin. Kamusal alan yerleştirmelerinin kültürel ve politik anlamda muazzam bir anlam ifade ettiği gündemde, bugün olur da bu karışık yazıyı okuyup bu sergileri gezmeye niyet ederseniz, zihninizin bir yerinde “görme biçimleri” yankılansın. Berger’in kulakları cennette çınlasın, bir kâğıt kalem varsa yanınızda gördüğünüz her şey için bir sözcük atayın.

Yaşayışın “görülmeye değer” olduğunu iki kıtada yürüyerek, keyifli bir flanör olarak deneyimlemek mümkün. Gördüklerimizin yeraltlarından, lağımlara, bina teraslarından, orman kuşlarına yayılması, şehri fethetmesi dileğiyle.

Görülecek şeyler erbabı şehrimize sevgiyle,

Üzgünüm Baudrillard.

* Yazının tamamı burada.

NEREDE YAYIMLANDI?

Aposto İstanbulAposto İstanbul

BÜLTEN SAYISI

📸 Aposto İstanbul, 212 Photography Istanbul'da

Fotoğrafın peşinde, şehrin izinde.

11 Eki 2023

İLGİLİ OKUMALAR