Tatmin krizi

Yazı: Enes Köse

Son dönemde yarım kalan kitaplar, sonu getirilemeyen filmler, okunmamış PDF yığınları arasında kaybolmuş sayısız kültürel ürünle ilgili şikayetler giderek daha sık dile getiriliyor. Kalın kitaplar ve uzun filmler giderek daha fazla göz korkuturken, çoğunun yarıda bırakıldığını ya da tam anlamıyla sindirilmediğini görüyoruz. Bir anlamda her şeyin ulaşılabilir olması paradoksal bir şekilde bu seçeneklerin arasında kaybolmamıza neden oluyor. Platformlardan durmadan üstümüze fırlatılan yeni filmler, müzikler ve kitaplar arasında çok hızlı geçiş yapabiliyor, tatmin duygusuna ulaşabilmek için sınırsız bir seçenek havuzu içinde debeleniyoruz. Sonuç olarak, kendimizi bir tür tatminsizlik krizinin tam ortasında buluyoruz.

‘Dozlara ayrılmış kültür’

Chris Crawford “Dozlara Ayrılmış Kültür” başlıklı yazısında, pek çok insanın artık bütünüyle bir kitabı okuyamadıklarını ya da bir filmi izleyemediklerini itiraf ettiklerini söylüyor. Ona göre bunun sebebi, içeriği sürekli küçük dozlarla almaya alışmış olmak.

Video formu giderek kısalıp 1 dakikalık bir formun içine hapsoldu; kitap okumak yerine internet ortamında hap bilgiler vadeden uzmanların ağzından çıkan enformasyon parçaları daha fazla değer görür oldu. Bu geniş seçenek havuzunda anlık tatminlerin çekiciliği, içeriği sindirmeden hızla bir başkasına geçmemize yol açıyor.

Crawford, kültürün bize artık sonsuz bir akışta olduğunu söylüyor. Böylece kendimizi birini sindirmeden diğerini tüketmeye geçtiğimiz bir denklemin içinde buluyoruz. Bu sürecin zahmetinin iyice ortadan kaldırılması için de içerikler giderek daha pürüzsüz, katı ve dokusuz hâle geliyor. Sosyal medya şirketlerinin de desteğiyle internetin kaydırmalı videolara hapsolması belki de bu sürecin geldiği en radikal boyutlardan biri olarak görülebilir.

Bir konuyu iki kutupla değerlendirerek zihnin işlemesini sağlayan özümseme sürecini kaybedişimizi şöyle anlatıyor Crawford:

“Bir eserin anlamını yakalamak, olaylar arasında ileri geri düşünmeyi ve parçaları zaman içinde zihinde tutmayı gerektirir. Bu giderek daha da zorlaşıyor.”

Burada bir parantez açarak Lawrence Grossberg’in günümüzde baskın bir duygulanım biçimini ifade eden “hiperenflasyon” kavramına değinmekte yarar var. Grossberg’e göre bir çeşit duygusal abartı durumunu ifade eden hiperenflasyon, bir şeyin konuşulmaya değer olması için ya en iyisi ya da en kötüsü olması gerektiği yönündeki örtük kabulle işliyor.

Her şey "en iyi film," "en iyi araba," "en iyi müzik," "çoksatar" olmak zorunda. Yani her konunun sonuna ünlemler koyularak tartışıldığı bir kültürel durumdan bahsediyoruz. Gündelik hayatımızda bir konunun fark edilmesi ya da politik bir meselenin dikkat çekmesi için genellikle o konuda dehşet uyandıran bir infialin ortaya çıkması gerekiyor. Sosyal medyanın yapısal olarak pekiştirdiği bu durumda, tartışılan konuya dair yorumların da karşı durulamaz şekilde köktenci ve iddialı şekillerde sunulması, enine boyuna tüketildikten sonra kenara atılması gerekiyor. Grossberg’e göre:

“Her iddia tartışılmaz bir gerçek hâline geliyor çünkü bir anlık şüphe ya da alçakgönüllülük bile başarısızlık riskine ve daha da kötüsü, utanca kapı aralıyor.”

Burada da bir konunun ya da kültürel ürünün içselleştirilmekten ziyade, tamamen duygusal reaksiyonlarla hızla tüketilip bir kenara atıldığı benzer bir döngüyle karşılaşıyoruz. Bu duygusal tepkilerde de bir tatminsizlik krizinin izlerini görmek mümkün.

Depresif haz

Dozlara ayrılmış kültürün ve bunun yarattığı tatminsizlik hissinin başka çıktılarını da görmek mümkün. İnsanların odaklanma güçlüğü, bir filmi ya da kitabı tamamlayamama, herhangi bir konuda derinleşememe ve ekran karşısında sürekli bir uyuşukluk hâliyle ilgili şikayetlerini duyuyoruz. Öte yandan, muhtemelen tarihte hiç olmadığı kadar çok sayıda tüketilebilir haz parçacığı mevcut. Ancak bunlardan tatmin olmak bir tarafa, seçenekler arasında hedefini kaybetmiş ve bitap bir şekilde geziniyoruz.

Kültürel teorisyen Mark Fisher, bu durumu "depresif haz" diyerek kavramsallaştırıyor. Karşılaştığı genç öğrencilerin birçoğunun buna kapıldığını belirten Fisher, depresyonun aslında bir çeşit haz yitimi olarak nitelendirildiğini ancak içinde bulunduğumuz yeni durumda depresif hazzın baskın olduğunu belirtiyor:

“Sıkılmak düpedüz mesaj atmanın iletişime dayalı duyumsal-uyarıcı matrisinden, YouTube’dan ve fastfood’dan uzak kalma anlamına geliyor; bir anlığına bunlar kısıtlanırsa, kesintisiz yapay haz akışı talebi baş­lıyor.”

  • Ona göre depresif haz “Zevk alma yetersizliğiyle kalmayıp zevkin peşine düşmek dışında herhangi bir şey yapamamakla da birlikte yürüyor.”

Yani sonsuz bir içerik akışı ve iletişim imkanının arasında sıkılmak neredeyse bir günah olarak görülüyor. Böyle olunca sıkılmaktan kaçmak, herhangi bir şeyden zevk almaktan daha öncelikli bir motivasyon hâline geliyor. Fisher’ın deyişiyle “bir şeylerin kaçırılmış olduğu” hissi var ama bu gizemli, eksik eğlencenin ancak zevk ilkesinin ötesinde erişilebileceği anlayışı yok. Yani sadece zevk almanın ötesinde, aslında zihnin de özümseyebileceği bir ilişki kurmak yerine, çabucak tüketeceğimiz ve bir sonrakine hızlıca geçebileceğimiz yeni şeyler arıyoruz. Niteliği ne olursa olsun.

YAZININ DEVAMI


NEREDE YAYIMLANDI?

Aposto GündemAposto Gündem

BÜLTEN SAYISI

📬 Yüzyıllık Yalnızlık, Tavşan İmparatorluğu

Marilyn Manson, Evan Rachel Wood ve Illma Gore aleyhine açtığı davadan çekildi, Tavşan İmparatorluğu 28. Tallinn Black Nights Film Festivali'nden iki büyük ödülle döndü.

01 Ara 2024

OKEY ile birlikte

İLGİLİ OKUMALAR