Türkiye'de kısa film çekmek

Türkiye’de kısa film üretimi son yıllarda ekonomik ve sektörel zorluklar artmasına rağmen zenginleşiyor. 2024 sinema yılı da, çoğunlukla “öğrenci filmi” ya da “amatör film” gibi bir algının kurbanı olan kısa filmlerin hiç de amatör ya da değersiz olmadığını hatırlatan başarılı işlerle doluydu. Cansu Baydar, Yiğit Hepsev, Umut Şilan Oğurlu ve Atakan Yılmaz ile Türkiye’de kısa film üretmek üzerine bir sohbet.

Söyleşi: Emre Eminoğlu

Yılın öne çıkan kısa filmlerinden, bir eve dönüş hikayesini bilimkurgu öğelerle zenginleştiren Aç Karnına Çıkmayalım, bir şey üretememekten yakınan 20’lerindeki bir genç kadının yaşamını mockumentary stiliyle ele alan Dilan Hakkında Konuşmalıyız, annesinin ölüm haberiyle evine dönmek zorunda kalan drag queen Lou Lou’nun hikayesi Merhaba Anne, Benim, Lou Lou ve göçmenlere yönelik önyargılar karşısında dimdik duran bir genç kadını merkezine alan Neredeyse Kesinlikle Yanlış’ın yönetmenlerini bir masaya topladım. Hem filmleri hem Türkiye’de kısa film yapmanın zorlukları üzerine sohbet ettik.

Her birinize filmlerinizin çıkış noktasını, her şeyi ateşleyen o fikrin ne olduğunu sorarak başlamak istiyorum. Bir de bazılarında bu çok daha bariz olsa da (örneğin rahatlıkla “Şilan Hakkında Konuşmalıyız” diyebileceğimizi düşünüyorum) filmlerinizdeki, hikayelerinizdeki kişisel yanları merak ediyorum.

Cansu Baydar: Benim için ilk başta bir karakterim vardı. Neredeyse Kesinlikle Yanlış bir abla-kardeş hikayesi, ilk başta bu bir anne-çocuk hikayesiydi. Göçmenlik ve savaş konularıyla uzun zamandır ilgileniyorum. Trakya’nın geneli gibi benim ailem de göçmen bir aile. Tüm Trakya göçmen, çevremdeki herkes göçmen. Babaannem mübadele zamanı değil, daha sonrasında gelmiş. 2. Dünya Savaşı sonrasında Yunanistan İç Savaşı sırasında. Onun çocukluğumuzda anlattığı hikayeler, hep bir yeri terk etmek, bırakmak, oradan gelmek ve bundaki sınıfsallık beni hep düşündürürdü.

19 yaşımdayken Berlin’de, yine mültecilerle ilgili bir kısa belgesel yapmıştım. Sonra da bir kısa film yazmaya karar verdiğimde bu hikayeyi yazmaya başladım. Bu bir abla-kardeş hikayesi, İstanbul’a Suriye’den gelmişler ve burada ayakta durmaya çalışıyorlar. Onları toplumsal olarak sıkıştırdığımız bir çerçeve içerisinde göstermek değil de gerçekten karakterlerin kendisine bakmak istedim. Bunu yaparken de aslında kendimden, arkadaşlarımdan, babaannemden beslendim. İznik’te, Berkun Oya’nın Cici setindeyken yazmaya başladım. Set bittiğinde birikimimle Berlin’e gittim. Turist vizesi alıp 3 ay orada kaldım. Amacım buradan taşınabilir miyim sorusunun cevabını aramak, okullara, sanatçı vizesi gibi ihtimallere bakmaktı. Bunları araştırırken de bu hikayeyi yazmaya devam ettim. Gitmek, kalmak, yeryüzü, gökyüzü gibi temaları oradan alıp getirdim.

Yiğit Hepsev: Benim için Aç Karnına Çıkmayalım’ın çıkış noktası aile meselesi. Aile biraz çalışmayan, zoraki bir mekanizma gibi. Ailede nasıl bir yapı olduğunu, bu yapının dayanıklılığını zorlamak istedim aslında. Bir aile portresi anlatalım değil de, kafam hep fantastiğe ve bilimkurguya doğru gittiği için böyle bir vaka alayım, bu aileyi bir zorlayalım dedim. En zor durumda bile (artık dünyanın sonu gelmiş) aile bir şekilde birbirlerinin ayağına dolanır gibi geliyordu. Bunların etrafında dolaştım ben de. Nasıl bir aile olmalı, bunlar nerede olmalı, neyle karşılaşmalı… Bunun bilimkurgu tarafına değil de çekirdek aileye odaklanalım, orada kalalım, dışarıda ne olduğunu bilmeyelim istedim. İşin bilimkurgu tarafı metaforik olsun. Sanki onların yanında taşıdığı bir felaket o. Nereye giderlerse onlarla gelecek gibi.

Umut Şilan Oğurlu: Benim zaten… (Herkes gülüyor.) Dilan Hakkında Konuşmalıyız herkese kendi hayatımı ifşa etme yöntemim gibi. Tüm söyleşilerde, festivallerde bana Dilan diyorlar ve ben hiçbir şekilde düzeltmiyorum çünkü evet, ben Dilan’ım. Bu film tamamen kendi yaşadığım hayattan ve kendi çevresel gerçekliklerimden ortaya çıkan bir şeydi. Ama yazarken şöyle bir zorluk yaşadım: Kendi hayatına bu kadar hâkimken dışarıdan bakmak aslında çok büyük bir zorlayıcıymış. Hep derler ya, böyle film sayfalarında, siyah beyaz görsellerle, ilham verici sözler olarak paylaşırlar: “En iyi bildiğin şeyi yaz, oradan başla!”, “Kişisel olan en yaratıcı olandır!” gibi…

Evet, biraz öyle ama kendi yaşamımı değerlendirirken klişelere düştüğümü fark ettim. Proje danışmanımız Ceren Ercan senaryo taslağını gördüğünde şöyle dedi: “Tamam, bu zeki bir senaryo. Zekice espriler var ama kız zeki değil. Espriler, şakalar ondan çıkmıyor. Kızı neden zeki yapmıyorsun? Neden korkuyorsun bundan? Neden illa böyle göstermek istiyorsun onu?” O anda bir aydınlanma yaşadım. Yaşarken de kendimi ne kadar geri çektiğimi fark ettim. Kendime olan güvensizliğim karaktere de yansımış, karaktere de güvenmemişim. Bunları düşünerek biraz daha biçimlendirdim yaşadığım şeyleri. Ama tabii ki çok büyük bir kısmı benim birebir yaşadıklarım üzerinden ortaya çıktı.

Atakan Yılmaz: Merhaba Anne, Benim, Lou Lou hep problem ettiğim, üzerine düşündüğüm, algılamaya çalıştığım şeyler üzerine bir film. İnanç muhakemesi, aile, erkeklik performansı… Bir kentsel dönüşüm bölgesinde doğup büyüdüm ben, bir memur ailesinin çocuğuyum. O ortamda sürekli bir erkeklik rolü yapma durumu içinde kalıyorsun. Sokağa çıktığında başka, eve gittiğinde bambaşka bir dünyayla karşılaşıyorsun. Evde sana tam aksi bir bakış açısıyla yaklaşılırken, sokağa çıktığında bir rol yapmak zorundasın. Artık bir yerden sonra bu o kadar çok üzerime yapışmıştı ki… Düşünce biçimi, yaşama biçimi, hayata karşı aldığım tavır vs. hayatımı etkileyen bir şey haline dönüştü. Aileden uzaklaştığın, başka bir hareket alanını keşfettiğin anda da bambaşka bir dünyanın içine düşüyorsun. Kısacası aile de inanç da hep tartışmak istediğim mevzulardı ve hepsinin birleşeceği bir şey arıyordum. Kendi sinema bakış açım geliştikçe kısa film yapmanın birazcık da politik bir altyapısı olması gerekliliğine inanmaya başladım. Mevcut sistem içerisinde bunun işlevsel bir araç olduğuna inandım ya da inandırdım kendimi. İktidarın görünür olmasından sakınca duyduğu, azınlıklara, ötekilere bizim hiç görmek istemediği dünyamıza ait bir film yapmak istedim. Aslında baktığında bu politik bir film değil, sadece kuir bir karakteri var. Bunu heteronormatif yapılar içerisinde işlemiş olsam sıradan bir aile hikayesi. İnanç ortadan kalktığında, kendi şahsi bağlarımızı ortaya çıkardığımızda, sevgi ortaya çıktığında ne olabileceğini tartışıyor.

SÖYLEŞİNİN DEVAMI


NEREDE YAYIMLANDI?

DuendeDuende

BÜLTEN SAYISI

🌟 2024’ün öne çıkanları: Kısa filmler

2024’te Türkiye sinemasının öne çıkan kısa filmleri, dört yönetmenle filmlerine ve Türkiye’de kısa film üretmeye dair yuvarlak masa sohbeti.

13 Ara 2024

Reflect Studio ile birlikte
Dilan Hakkında Konuşmalıyız

İLGİLİ OKUMALAR