Vancouver'ın çok renkli duyusal haritası

Vancouver kültürel açıdan gerçekten çok yeni bir şehir fakat ağaçların tarihini düşününce ya da Hot Springs Cove’u keşfedince oranın kültürünün çok daha eski ve doğasının her şeyin üstünde olduğu ortaya çıkıyor. İlk halkların mitlerini az da olsa takip etmek orada insana doğanın kadim bilgisinin rehber olabileceğini gösteriyor.
Yazı: Nis Tuğba Çelik
Bir yere yolculuğa çıkmadan önce oranın ressamlarını, yazarlarını ve mitolojik hikayelerini—hepsini olmasa da bir kısmını—tanımak, yolculuğun ritmini değiştiriyor. Gidilecek yere varmadan önce ya da yol boyunca oraya ait imgeleri, sesleri ve hikayeleri zihinde biriktirmek, tanışıklığı derinleştiriyor. Vardığınızda gördükleriniz artık yalnızca gördükleriniz olmuyor; daha önce okuduklarınızla, hayal ettikleriniz ve belleğinizde taşıdıklarınızla iç içe geçiyor.

Vancouver'da Alice Munro'nun öykülerini okumak bana yalnızca doğaya değil, o kırsalda yaşanabilecek hayatlara ve hikayelere de hayal ederek bakmayı öğretti. Aynı şekilde, Vancouver Sanat Galerisi'nde Fred Herzog'un fotoğraflarını gördükten sonra şehirde ikinci el kitapçılarda kataloğunu aramaya başladım.
Böylece kendiliğinden yeni bir rota oluştu: İkinci el kitapçılar. Herzog'un fotoğraflarındaki kırmızı, Beach Acres'ta karşıma çıkan kırmızı sandalyelerin rengiyle birbirine karıştı. Vancouver benim için sanatçıları ve mitolojisiyle belleğime yerleşen bir şehir oldu. Ama Vancouver'ı anlatmaya en çok Haida Gwaii halkına ait bir mitle başlamak istiyorum.
Haida Gwaii, gökyüzü
Bir Haida mitine göre büyük tufandan, ağaçların toprağı kaplamasından; kuşların gökyüzüne, balinaların ve balıkların denize kavuşmasından çok önce dünya bütünüyle karanlıkmış. Çünkü yaşlı bir adam, iç içe geçmiş kutuların en küçüğünde bütün dünyanın ışığını saklıyormuş. Nehrin kıyısındaki evinde tek kızıyla yaşıyor ve o ışığı kimseyle paylaşmıyormuş.
Bir gün Kuzgun, yaşlı adamın kendi kendine, "Dünyanın ışığını kimseye vermeyeceğim" dediğini duymuş. Bunun üzerine başka bir kılığa bürünerek adamın kızının çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Yaşlı adam torununu öylesine seviyormuş ki, bir gün istediği kutuyu ona vermekten kendini alamamış. Kutuyu açar açmaz çocuk yeniden Kuzgun'a dönüşmüş; ışığı gagasına alıp gökyüzüne yükselmiş ve karanlığın üzerine saçmaya başlamış.
Dünya ilk kez aydınlanmış. Dağlar, nehirler ve ormanlar görünür olmuş; yaşam yavaş yavaş uyanmış. Tam o sırada Kuzgun, kartaldan kaçarken taşıdığı ışığın bir kısmını düşürmüş. Gökyüzüne savrulan o ışık parçaları ise bugün hâlâ geceyi aydınlatan ay ve yıldızlar olarak orada duruyormuş.
Bu miti Vancouver'a vardıktan bir süre sonra, Bill Reid ve Robert Bringhurst'ün birlikte hazırladığı The Raven Steals the Light kitabından okudum. Kitap, Haida Gwaii'ye ait, çoğu Kuzgun etrafında şekillenen mitleri ve anlatıları biraraya getiriyor. Oysa Vancouver'a vardığım ilk günlerde, bu miti henüz okumamış olsam da belirtilerini hissetmeye başlamıştım.
NEREDE YAYIMLANDI?
Bu yıl "Kökler ve Göçler" temasıyla düzenlenen Kaş Caz Festivali'nin hikayesini direktörü Serdar Karatepe'den dinledik. Vancouver'da kuzgunların, gölgelerin, mitlerin ve ağaçların izini sürdük.
02 Ağu 2026

İLGİLİ OKUMALAR


