Akbelen direnişçisi Esra Işık: ‘Bu mücadele bu memlekette nefes almak isteyen herkesin meselesi artık’

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
Muğla’nın Milas ilçesine bağlı İkizköy’de yıllardır süren Akbelen mücadelesinin öne çıkan isimlerinden Esra Işık, 41 gün süren tutukluluğun ardından 11 Mayıs'ta tahliye edildi.
- Işık, altı mahalleyi kapsayan acele kamulaştırma kararlarına karşı düzenlenen protestolar sırasında “görevi yaptırmamak için direnme” suçlamasıyla 31 Mart’ta tutuklanmıştı.
Serbest bırakıldıktan sonra açıklama yapan Işık, "Memleketimi savunduğum için tutukluydum, sürgün edildim" dedi:
“Beni gözdağı olsun diye tutuklandınız. Bugün özgürlüğüme kavuşmuş olabilirim ama benim için özgürlük topraklarımızın özgürlüğe kavuşacağı gündür."
Ne olmuştu?
Tahliyeden kısa süre önce Danıştay 6. Dairesi, acele kamulaştırma kararlarının yürütmesini durdurdu. Kararda, bölgede “acelelik hâli” bulunmadığı ve uygulamanın telafisi güç zararlar doğurabileceği belirtildi.
- 10 Ocak'ta Resmî Gazete'de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile Akbelen Ormanı çevresindeki Bağdamları, Çakıralan, Çamköy, İkizköy, Karacaağaç ve Karacahisar mahallelerindeki 679 parsellik tarım arazisi acele kamulaştırılmıştı. Araziler madene ruhsatlı ve bölgenin yakınındaki Yeniköy ve Kemerköy termik santrallerine yakıt sağlamak amacıyla kömür madenine çevrilmek isteniyordu.
Santrallerin işletmeciliğini üstlenen şirketin yarısı İçtaş Holding’e, diğer yarısı ise Limak Holding’e ait.
‘Suç işlediğim için değil suça boyun eğmediğim için cezaevine gönderildim’
Esra Işık, 41 günlük tutukluluğunun ilk günlerinde soğuk bir beton zeminde, tuvalet kapısının önünde uyumak zorunda kaldığını söylüyor. Tutukluluğunun nedenini ise şöyle yorumluyor:
“Ben cezaevine bir suç işlediğim için değil, bir suça boyun eğmediğim için gönderildim. Toprağıma sahip çıktığım, şirketlerin karşısında eğilmediğim için dört duvar arasına hapsedildim. Bu memlekette en büyük suç, hakkını aramaktan vazgeçmemek oluyor.”
Işık, cezaevindeki günlerini ise şu sözlerle anlatıyor:
“İçeride ilk öğrendiğim şey yokluğun insanın üstüne bir duvar gibi çökmesiydi. İlk günlerde soğuk betonun üstünde, bir tuvalet kapısının önünde yatıp kalktım. Gece olduğunda insanın sırtına sadece soğuk değil, memleketin bütün ağırlığı çöküyor.
Bir yanda rutubet kokusu, bir yanda öksürük sesleri… Aynı koğuşta onlarca kadın, küçücük bir yerde nefes almaya çalışıyordu. Bir bardak temiz suyun, yarım kepçe fazla yemeğin, küçücük bir sabunun bile mesele olduğu bir yerdi orası.”
Işık'a göre, cezaevleri sadece insanları özgürlüğünden mahrum bırakmıyor; aynı zamanda yavaş yavaş insan yerine konulmama hissiyle de sınıyor:
“Ama yine orada gördüm ki kadınlar küçücük ekmek parçalarını bölüşüyor, birinin ateşi çıktığında herkes seferber oluyor, birbirinin derdiyle dertlenip hemhal olmaya çalışıyordu. Yokluk vardı ama insanlık hâlâ yaşıyordu.”
Işık, cezaevinde psikolojik olarak en zor anları ise geceleri yaşamış:
“Psikolojik olarak en zor tarafı geceleriydi. Köyümü, zeytin ağaçlarını düşünüyordum. Acaba yine bir iş makinesi girdi mi diye aklımdan geçiriyordum. Ya ben yokken, çocukluğumla bile vedalaşamadan her şeyimizi yerle bir ederlerse… Zorla, baskıyla bir anda her şeyimizi kaybedersek diye düşünmekten uyuyamadığım çok gece oldu. Çünkü insan toprağını seviyorsa onunla birlikte yaşıyor, onunla yatıp onunla kalkıyor.
Ama ne zaman içime karanlık çökecek gibi olsa, şunu hatırlıyordum: Ben haklıyım. Biz haklıyız. Dışarıda mücadele kaldığı yerden devam ediyor. Haklı bir insanın sırtını yere getirmek kolay değildir.”
‘Her gün gelip giden küçük kuşlarla konuştum, köyüme selam söyledim’
Bu zor süreçte ise küçük bir kuşun kendisi için umut hâline geldiğini anlatıyor:
“Bazen demir parmaklıkların arasından gökyüzüne bakıyordum. Bir gün küçücük bir açıklıktan bir kumru girdi koğuşumuzun avlusuna. Sonra uzun süre çıkamadı gökyüzüne, demir parmaklıklara çarpıp geri döndü, defalarca kez hiç vazgeçmeden yeniden yeniden denedi. Onunla uyuyup onunla uyanıyordum, yeniden nasıl özgür olur diye düşünüyordum.
Bir gün yaralanmış bir şekilde yataklardan birine konmuş bulduk ve ellerimizin arasına aldık. Koğuştan çıkarılıp özgürlüğüne kavuşması için çok çabaladık ve en sonunda başardık. Penceremin önünde hazırladığım yem ve su kapları vardı, her gün gelen giden küçük kuşlarla konuştum içimden. Belki giderlerse diye köyüme selam söyledim onlarla. Kuşları görmek yüreğimi ferahlattı daima. İnsanı ayakta tutan şey bazen küçücük bir umut da olabiliyor.”
‘Mesele artık tek bir kişi değil, bir halkın haysiyeti ve toprağı yargılanıyor’
Işık’a göre en zor an, demir kapılar ardına konduğu değil, sevdiği insanların çaresizliğini duyduğu andı. Onun için bu an, gözaltına alındığı gündü:
“Adliyenin içinde köylülerimin sesi yankılanıyordu. Ağıtlar, öfke, haykırışlar… O sesler hâlâ kulağımda. Ellerim kelepçeliydi, beni apar topar araca bindirmeye çalışıyorlardı. Ama o an ben kendim için değil, arkamda bıraktığım insanlar için parçalandım.
Annemin sesi hâlâ içimde bir yerde durur. Boğazı yırtılırcasına ‘Hakkım sana helal olsun, yavrum! Ben yiğit bir evlat yetiştirdim. Benim çocuğum toprağımızı korumaktan başka ne yaptı?’ diye bağırıyordu. Köylülerim de ‘Esra’yı almak yetmez! Susturmak istiyorsanız hepimizi alın!’ diye haykırıyordu.”
Işık, o an yaşadıklarının yalnızca bireysel bir gözaltı olmadığını, daha büyük bir anlam taşıdığını düşünüyor:
“İnsan o an şunu anlıyor: Mesele artık tek bir kişi değil. Bir halkın haysiyeti, toprağı, yaşamı yargılanıyor.”
Tahliye olduktan sonra duyduğu bir ayrıntının bu duyguyu daha da derinleştirdiğini söylüyor:
“Sonradan öğrendim, Aytaç Teyze o gün kendini anayola atmaya kalkmış. Can havliyle, öfkeyle… Çünkü bazen insanlar yalnızca bir insanı değil, evladını, kardeşini, toprağını kaybediyormuş gibi hissediyor. Bu memlekette insanı toprağından koparmak, ağacı kökünden sökmek gibi bir şey.”
Işık, gözaltı aracına bindirilirken söylediği sözleri ise hâlâ hatırlıyor:
“Toprağımızı da onurumuzu da haysiyetimizi de satmayacağız!’ diye bağırıyordum. Çünkü insanın elinden özgürlüğünü alabilirsiniz ama onurunu alamazsınız.
Bazı acılar geçmiyor. Ama o gün bana şunu da öğretti: Biz birbirine sırtını yaslamış bir halkız. Ve birbirimizin elini bırakmadığınız sürece kolay kolay yenilmezsiniz.”
‘Bu mücadele bu memlekette nefes almak isteyen herkesin meselesi oldu’
Işık’ın tutukluluğu boyunca serbest bırakılması için pek çok şehirde protestolar düzenlendi, basın açıklamaları yapıldı. “Cezaevinin duvarlarından daha güçlüydü dışarıdaki dayanışma” diyor Işık ve ekliyor:
“Mektuplar geldi. Selamlar geldi. Tanımadığım insanlar bana umut oldu. Köylülerimin direndiğini, insanların Akbelen’i unutmadığını duydukça içeride insanın göğsü genişliyor. Çünkü o zaman anlıyorsunuz: Siz yalnızca kendiniz için yürümemişsiniz bu yolda.
Bu mücadele bu memlekette nefes almak isteyen herkesin meselesi oldu artık. Toprağını, suyunu, ağacını, yaşamını savunan insanların ortak sesi oldu.”
Işık, cezaevindeyken en çok bu ortak sesin kendisini ayakta tuttuğunu ifade ediyor:
“Bizi susturabileceklerini düşündüler ama tam tersine sesimiz daha da yayıldı. Çünkü bazen bir insanı hapse atarsınız ama halkın vicdanını hapsedemezsiniz. Ben içerideyken en çok şunu hissettim: Bu ülkenin hâlâ çok güzel insanları var ve o insanlar birbirlerinin elini bırakmadığı sürece umut da bitmez.”
Işık, cezaevi kapısından çıkarken hissettiklerini ise şu sözlerle anlatıyor:
“İlk hissettiğim şey bir rahatlama değil, derin bir nefes oldu. Çünkü devam eden bir mücadelenin içine yeniden dönüyordum, o sorumluluk duygusunu omuzlarımda daha çok hissettim. Ama ailemi, köyümün kokusunu, toprağımı da çok özlemiştim ve kuş gibi hissettim o an. Köyüme kuşlar gibi döndüm.
Cezaevi kapısından çıktığımda içimde hem büyük bir özlem hem de kararlılık vardı. Çünkü bize yaşatılan her şey şunu gösterdi: Biz doğru yerde duruyoruz. Ve gerçek özgürlük, bu topraklar özgür kaldığında olacak.”
‘Tek başına hiçbir mahkeme kararı toprağı korumaya yetmez’
Işık, Danıştay’ın acele kamulaştırma kararını durdurmasının kendileri için umut verici olduğunu ancak mücadelenin henüz bitmediğini söylüyor:
“İnsanlar doğduğu evden, dedesinden kalan zeytinlikten, mezarından, anısından koparılmak istendi. Bir ağacı kesmek sadece bir ağacı kesmek değildir. Bazen bir insanın çocukluğunu kesersiniz, hatırasını kesersiniz, geçmişini kesersiniz.
Danıştay’ın verdiği karar çok önemliydi, bu topraklarda adil kararların çıkabildiğini gösterip umudumuzu büyüttü. Bu mücadelede ilk kez biraz nefes aldık. Ama biz biliyoruz ki tek başına hiçbir mahkeme kararı toprağı korumaya yetmez. Bu ülkede toprağı asıl koruyan şey halkın direncidir.”
Akbelen halkı ve İkizköylüler somut bir adım atılmasını bekliyor:
“Bugün Akbelen hâlâ ayaktaysa köylü kadınların nasırlı elleri sayesinde ayakta. Ve nihai ve kesin bir karar gelmeden, somut bir adım atılmadan, şirket topraklarımızdan elini çekmeden hiçbir zaman mücadele bitmeyecek.”
‘Topraktan vazgeçmek, gelecekten vazgeçmektir’
Peki, Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararının ardından bundan sonraki süreçte İkizköylülerin beklentileri neler? Bu karardan sonra Akbelen’de nasıl bir süreç öngörülüyor? İkizköylüler, bundan sonraki süreçte de şirket topraklarından tamamen çekilene kadar mücadelelerini sürdürecek:
“Bizim beklentimiz çok açık. Artık bu halkın yaşam hakkı şirketlerin kâr hırsına kurban edilmesin. İnsanlar doğdukları yerde kalabilsin. Zeytin ağaçları kömür uğruna yok edilmesin.
Akbelen yıllardır bu ülkeye çok şey gösterdi. Bir avuç köylünün nasıl koca şirketlerin karşısında dimdik durabileceğini gösterdi. Ve en önemlisi, umudun da örgütlenebileceğini gösterdi. Belki çok yorulduk. Belki çok bedel ödedik. Ama toprağa emek veren insanlar kolay vazgeçmez. Çünkü biliriz; topraktan vazgeçmek, gelecekten vazgeçmektir.”
Işık, bu mücadelenin yalnızca Akbelen’i değil, memleketin vicdanını değiştirdiğini belirtiyor:
“Çünkü insanlar artık şunu görüyor: Emeğimizin, toprağımızın mücadelesi; ekmek mücadelesidir, yaşam mücadelesidir.”
‘Artık bu toprakların tamamen özgürleştiğini görmek istiyorum’
Tahliye olduktan sonra Akbelen’e döndüğü anı anlatan Işık, toprağına yeniden basmanın kendisi için çok güçlü bir duygu olduğunu söylüyor:
“Toprağa yeniden bastığım an dizlerimin bağı çözüldü sanki. Rüzgarı, ağacı, kuşların sesini, toprağın kokusunu yeniden hissettim. İnsan ait olduğu yere dönünce kalbi başka atıyor.”
Işık, köylülerin kendisini karşılama anını da anlatıyor:
“Köylülerimin mutluluk gözyaşları sardı her yanımı. Eve adım attığım andan itibaren beni karşılayanlar, köyde toplananlar, sarılanlar oldu. Özgür kaldığıma bir kez daha inanmak isteyenlerle biran bile yalnız kalmadım.”
Işık, dönüşünün ardından daha güçlü ama aynı zamanda daha sorumlu hissettiğini belirterek sözlerini, “Artık bu toprakların tamamen özgürleştiğini görmek istiyorum” diyerek bitiriyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Melisa Gülbaş
Aposto editörü

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.
16 Tem 2026

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.




