
Sevdiğimiz isimlere “içinde yaşamak istedikleri film ya da diziyi” sormaya devam ediyoruz. 48. konuğumuz Halil Şimşek, seçtiği filmse Anayurt Oteli (1987).
Sinemaya gönül veren, üzerine yazan ve onunla yaşayan herkes için en zor anlardan biri de hiç kuşku yok ki konu ne olursa olsun tek bir tercihte bulunmak. İçinde yaşamak istediğim film köşesine yazmam için gelen ilk teklifin ardından ise o “tek” filmi seçmek sanırım her şeyden çok daha zordu. Ama neyse ki etraflıca düşündükten sonra o büyülü atmosferi içinde olmak istediğim filme kararımı verdim. Kanaatimce sinemamızın en iyi edebiyat uyarlaması olan Ömer Kavur imzalı Anayurt Oteli ilk tercihim oldu. Yusuf Atılgan’ın 1973 yılında yazdığı aynı isimli romandan uyarlanan film, belki de pek çok sinemasever için bırakın içinde yaşamak istemeyi, izlemesi dahi oldukça zor olan işlerin başında geliyor. Ömer Kavur, “Okuduktan sonra bunu sinemaya aktarmam gerekir dediğim tek roman” olarak tarif ettiği Anayurt Oteli’ni senaryolaştırarak uzun bir arayıştan sonra bulduğu Nazilli’deki Demirci Efe Konağı’nda 1986 yılının ekim ayında çekti. O günden sonra ise film, psikolojik unsurların bu denli güçlü olduğu yapısı sayesinde sinemamızda kendine önemli bir yer edindi.
Küçük bir taşra kasabasında bulunan Anayurt Oteli’nin kâtibi Zebercet’in o meşhur gecikmeli Ankara treni ile otele gelen ve tek gece kaldıktan sonra ayrılan kadına karşı duyduğu tutkuyu, onun geri dönmesini bekleyişini ve bu tutkunun giderek bir saplantıya dönüşmesini Ömer Kavur usta o derece etkili anlatır ki filmin her dakikasında Zebercet’i daha da yakından tanımak istedim her izleyişimde. Başlarda köhne bir taşra oteli olmaktan başka özelliği yokmuş gibi görünen o otel, Zebercet’in umutsuz bekleyişi, başkalarıyla iletişimi keserek artık otele müşteri kabul etmemesi, aynı zamanda otelin ve Zebercet’in geçmişine dair edindiğimiz bilgiler ile giderek kasvetli ve ürkütücü bir atmosfere bürünür. Zebercet’in bu yalnızlaşması ve adeta bir kaplumbağa misali kabuğuna çekilmesi ise oteli günden güne içi boş bir tabuta çevirir. Seyircisini her geçen dakikasında boğan o otel, adeta bir başrol olup duygusal kaosun beslediği bir canavara dönüşür. Anayurt Oteli’nin tarihi ve Zebercet’in kişisel tarihindeki doğumlar, yıkımlar ve travmalar yani bir bakıma üstünde bulunduğu toprakların da önemli değişimleri, çalkantılı dönemleri, toplumsal travmaları ve yaşanmışlıklarına şahit olur. Tam da bu noktada Anayurt Oteli’nin ve Zebercet’in hikâyesi netleşeceğine giderek daha da bulanıklaşır. Otelin terk edilmiş bir ölüler mekânına dönüşmesi, gazetelerdeki cinayet haberleri, sokaklardaki ölü bedenler, hiç susmayan ve bütün kasabada yankılanan belediye anonsları içinden çıkılması mümkün olmayan bir karanlığa sürükler seyircisini. Bilinene ulaşmanın durağanlığından sıyrılan bu atmosferin ta kendisi, izlediğim her saniyede içinden kaçışın olmadığı ya da kaçmanın ancak bir hayal olduğu taşra kasabasına ve Anayurt Oteli’ne hapsetti beni. Zebercet’e bir arkadaş olarak…
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Bu Hafta Ne İzlesem?
Dijital platformlardan izleme önerileri her perşembe e-posta kutunuzda ve Aposto uygulamasında.
İLGİLİ OKUMALAR



