Anlamlı bir hayat yaşamak üzerine bazı notlar

Gazeteci Büşra Sanay'ın, Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ ile söyleşilerinden oluşan "Yaşadım Demek İçin" kitabıyla ilgili Sanay ile söyleşi yaptık.
Birkaç cümleyle bu kitapla tanışma yolculuğunuzdan, hissettiklerinizden ve sizde bıraktığı etkiden bahsedebiliriz.
Büşra Sanay: Bu fikir çıktığında hissettiğim duygu heyecan ve yüksek meraktı. Röportajlar boyunca bu hissim artarak devam etti. Çünkü karşımda okumak istediğim bir insan vardı. Her gün daha da fazlasını öğreniyor ve daha da meraklanıyordum bir sonraki buluşmaya. Üretmeyi seven biriydim ancak Muazzez Hanım'ın üretmedeki sevdası ve hayata karşı mücadelesi benim için içimi yeniden parıldatan bir güç, bir enerji oldu.
“Ayrıca sevebilmek ve üretebilmek bizi diğer canlılardan ayıran temel iki özellik” demiş Muazzez Hanım. Sevgi ve üretkenlik arasındaki bağı sen nasıl kuruyorsun?
Çoğu insan yaşayabilmek için ister sevdiği ister sevmediği bir şey olsun, üretmek zorunda. Son yılların koşullarında ise neredeyse insanlar mecbur noktaya geldi. Ancak severek üretmek ile geçinmek için üretmek arasında hatrı sayılır fark var. Sevince ona daha çok şey katmak istersin, sevince merakın yükselir ve sonucunda mutlu olmak istersin ortaya çıkan ya da çıkacak şeyden. Sevince kalpten geçer, çünkü önce gönlüne düşmüştür. Dolayısıyla üretkenliğin de artar ve bu da seni farklı sokaklara, farklı konulara, dallara sokar. Sonra kendini kocaman bir deryanın içinde buluverirsin. Bu arada kitap, resim, seramik, el işi takılar vs. üretmenin dışında, sevgi ve üretkenlik üzerine şunu da söylemek isterim: Mesela sokak hayvanları, bu canlılara beslediğin sevgi, onların daha az zor koşullarda yaşaması için senin kalbinin onlar adına atılacak adımlarda daha üretken olmanı sağlar. Yardım kampanyaları üretirsin, insanları bir araya getirecek platformlar kurarsın. Kalpten geçenin, üretme safhasında büyük bir rolü var.
Anlamlı bir hayat yaşadıktan sonra ne kadar yaşadığımızın bir önemi yok. Bana kalırsa insan yaşamının temel gayesi de bu kadar basit.
Muazzez Hanım mutlu yaşayabilmek için dört kural önermiş. Ben özellikle ikincisi üzerine konuşmak istiyorum. Kendi olma çabamızdan, 21. yüzyılda vazgeçmemek gerçekten mümkün mü?
Maalesef bu yüzyılda bazı koşullar insanların hayallerini ve yapmak istediklerini kıstığı için özellikle Türkiye’de çoğu insan, çoğu genç bu yaşına kadar dişiyle tırnağıyla kurduğu hayallerini bir çırpıda yıkmak zorunda kaldı ve kalabiliyor. Sanırım Türkiye’de vazgeçmek çok mümkün. Hatta mümkün olması için her şey yapıldı da denebilir. Hani hayat bir yolculuktur ve insan hep kendine ulaşmak, kendini tanımak ister ya, işte bazen bunu ıskalatabiliyor hayat ve içinde bulunduğun ülke, mahalle, arkadaş çevresi.. Teknoloji, sosyal medyanın yarattığı bazen saçma bir sosyal çevre, insanların insanları çok fazla tanıma isteği ve kendi hayatlarına daha az odaklanmaları. Her şekliyle kendi olma çabamızdan kimimiz vaz geçiyor, kimimiz inatlaşıp hangi yoldan olursa olsun kendini yakından tanımaktan vazgeçmiyor. Mecburiyetlerin insanları soktuğu pozisyon değişkenlik gösterebiliyor.
Geleceğe dair planlar yaptıkça zamana yabancılaştığımızı söylüyor Muazzez Hanım. Bence zaman kavramı çok kişisel bir mesele, ben hep an’lar bütünü olarak ele alıyorum. Senin zaman kavramına bakışın nasıl?
Muazzez Hanım'a katılıyorum çünkü geleceği daha fazla düşünüp geleceğe yatırım yaptıkça şimdinin değerini düşürüyor insan. "Yatırım yaptığın şeyin karşılığını alabilecek misin? Ne zaman alacaksın?" gibi değişkenler var. Ama şunu da biliyoruz ki, “hem yarın olmayacakmış gibi hem de olacakmış gibi yaşa” denir. Bazen haklı bazen haklı olmayan bir söz. Çoğumuz için her ne kadar “şimdi” önemli olsa da insan geleceği düşünmeden de edemiyor. Önemli olan enerjinin ne kadarını şimdine verdiğin oluyor o zaman.
Birçoğumuzun hayatında dönüm noktaları olmuştur. Belki kayıplarımız, belki başarısızlığa giden yolda yapmamız gerekenleri yapmadığımız için yaşadığımız pişmanlık ya da başka duygu durumları. Bize anın önemini gösteren ve daha pratik karar vermek için belki de soğukkanlı olmamızı sağlayan bazı anılardır bunlar. "İyi ki" ve "keşke" diyebilmek elimizde ve bu da ne istediğimiz ve ne kadar istediğimizle ilintili. Çok basit. An’ı değerlendireceksin, çalışacaksın, üreteceksin. Oturduğun yerden hiçbir şey ne olgunlaşır ne de sana dönüşü olur. Bunları sadece meyve sebzeler yapar biliyoruz ki.
Buradan çok bilmiş gibi konuşmuş da olmayayım ama her zaman engeller olacaktır. Ama kendimiz de kendimize büyük engeller yaratıyoruz. Şimdinin en büyük düşmanı bence rehavet ve kabuğumuzu kırmak için vermediğimiz mücadele. Zamanında, zamanla ilgili okuduğum bir yazı olmuştu ve oradan aklımda kalan şu cümleyi ikilemde kaldığımda, kararsız kaldığımda çok tekrarlarım: “1 saniyeyle insan, arabanın altında kalmaktan kurtulabiliyor.” Önemli bir cümle benim için. O sebeple, zamanım önemlidir. İnsanlara artık eskisi gibi nefes tüketmiyorum, arada da olsa havadan sudan konuşmak için kimseyle bir araya gelmiyorum ya da gelmemeye çalışıyorum. Yalnız kalmak beni iyileştiriyor, toparlıyor ve düşünüp üretmemi sağlıyor. Sağlıklı kılıyor belki. Ama tamamen yalnızlıktan bahsetmiyorum. Kaliteli sohbetlere sözüm yok, ancak sözlerin gevelendiği, içeriğin boş olduğu zaman dilimleri ilgimi hiç çekmedi, çekmiyor da. Fakat önceden “aman şu kırılmasın, aman bunu incitmeyim” diye zaman ayırdığım insanlar oldu, belki hepimizin olmuştur. Uzun zamandır bunun ayırdını yaptım ve bu düşünce durumumu arkada bıraktım. Çünkü zaman önemli, dönüşü yok, deri getiremem. Şimdi bile geçti, düşünsenize. İnsan an’larıyla vardır.
Aslında çok doğru olmakla beraber o kadar da ağır bir sorumluluk gönüllü olabilme işi. Gönüllü olmayı içselleştirebilmek bana hala çok uzak geliyor, sence?
Gönülden istemek lazım. İnsanın şurasına dokunması lazım katılacağı şeyin. Ağır bir sorumluluk çünkü, zaman ayırmak lazım, elini taşın altına koyunca üstesinden gelebileceğini kabul ederek o yola girmek lazım. Ama bence yine de o yoldan bir geçmeli insan. Çünkü faydalılık inanılmaz bir şey... El verdiğin bir şeyin yeşerdiğine şahit olmak, acıyı azaltıp mutluluğu yoğunlaştırmak istediğin kadar para versen de satın alamayacağın bir şey. Bir ağaç dikmek, mahallende ihtiyacı olan bir aileye yardım edebilmenin, onları iyileştirebilmenin yollarını aramak ve onların yaralarını sarmak için mücadele vermek önemli. Bu doğa için de öyle, hayvanlar için de, insanlar için de. Neden varız ki? Neden sonsuza kadar olacakmış gibi davranıyoruz? O yüzden bana hiç uzak gelmiyor. 5 sene Umut Çocukta adını verdiğim bir yardımlaşma mekanizması kurmuştum. Uzun uzun anlatmak istemem şimdi ama orada kelebek etkisinin gerçek olduğunu gördüm. İnsanlar gönüllü olmak, varlığının birilerine iyi geleceğini bilmek, birilerine dokunmak istiyor. Umarım devam edebilirim. Ve yine herkesi de dahil edebilirim.
İyi bir şey gördüğümüz zaman tebrik etmemiz, anlatmamız, ifade etmemiz gerekli ki, iyi olana daha çok yer açılsın.
Toplumda pay sahibi olma meselesinin ne kadar farkındayız? Sanat ve edebiyat dünyasında hep bir ses çıkıyor.
Her zaman her yerden ses çıkar. Toplumda gerçekten pay sahibi olabilmek önemli. Yarar sağlayarak pay sahibi olmak kısmının altını çizmek gerek. Bu kısmı önemsiyorum çünkü. Fakat hoşuma gitmeyen ise insanların çoğunun artık bunun ayırdını yapamamaları. Bu neden kaynaklanıyor bilmiyorum ama belki eğitimin kalitesinin düşmüş olması olabilir. Fakat iyi işler yapıp söz ve pay sahibi olabilmek kıymetli, çünkü adanmışlık önemli.
Toplumsal hayata dahil olabilmenin bir adımı aslında iyi olanı tebrik edebilmek. Yaşadığımız bu sanal dünyada linç kültürü bana nedense daha yakın geliyor, sen ne düşünüyorsun?
Tebriklerimiz ve teşekkürlerimizde, birine yaptığımız acımasızca eleştiri kadar cömert olabildiğimizde aslında yaşamayı anlamlı kılabiliriz. Linç kültürünü pekiştirmekte cömert olmak bizi bir yere ulaştırmaz. Bizi hem insandan, hem toplumdan hem de benliğimizden uzaklaştırır, bu kadar basit. Fakat insanlarda hep “Ben daha iyi olmalıyım, benim ki daha güzel, ben neden yapamadım?” gibi sorular ve cümleler olduğu için sonuçlar da hep eksiye iniyor. Ayrıca sosyal medyadan da örnek verecek olursak, biliyorsunuz ki herkes klavye şövalyesi. Beni görse sokakta yüzüme söyleyemeyeceği şeyleri sosyal medyada yazabiliyorlar. Ben, burada bir örneğim ama bu hepimiz için geçerli. Hem herkesi mutlu memnun edemezsin, hem buna zorunluluğun yok, ayrıca zaten ağzı olan konuşuyorsa, parmağı olan da yazıyor.
"İnsani ilişkiyi ıskalamak" diye bir deyim kullanmış Muazzez Hanım, bence çok yaygın bir durum bu. Bir noktada insani duygularımız, özümüz, bir yanda da aldığımız eğitim ve sosyal çevremiz birincil rol oynuyor bence. Sence insani ilişkileri nasıl ıskalamadan yaşarız?
İnsana insan diye, hayvana hayvan diye yaklaşırsak bunu ıskalamayız. Irkçılığı, ayrıştırıcılığı, ötekileştirici dili uzağımızda tutarsak bunu ıskalamayız. Kimseyi tercihlerinden dolayı yargılamaya hiç kimsenin hakkı yok. İnsanca yaşamak herkesin hakkı ama Türkiye’de herkes sanki "survival" içinde, yaşamaya çalışıyor. İnsanlar resmen yaşamak için mücadele veriyor. Bir ortamda biri için “ o da şuradan mezunmuş, şunun oğluymuş ya da kızıymış, şunların sahipleriymiş” diye konuşulursa oradan kaçacaksın. Çünkü kimseyi ilgilendirmez. Herkesi eşit göreceksin ve eşitlikten yana tavır alacaksın. İşte insani ilişkilerde bu saydıkların liyakatsizliğe giriyor ve maalesef bunu çok görüyoruz. Yine herkesin hayatında buna şahit olduğumuz örnekler vardır. Yine baktığımızda bu sistemin yarattığı bir sorun, başa gelen yönetimlerin, kayırmacılığın sonuçlarını umarım bir yerden sonra yaşamayız. Biz görür müyüz bilmiyorum ama umarım hak bir gün yerini bulur.
Korku konusu yine en çok ilgimi çeken temalardan biri oldu, hayatımızda bu kadar belirleyici bir öğeyken bazı noktalarda engelleyici bir role sahip oluyor, sence korkularımız bizi yönlendiriyor mu?
Korkularımızdan kastımıza bakmamız lazım. Konfor alanını bozmak isteyip sorumluluğunu alamadığında yaşadığın ikilemin verdiği korku mu mesela? Korkularımız bizi yönlendirir elbette ama hedefin yoksa yönlenirsin. Korkuları rüzgarsız bir deniz olarak düşün ve hedeflerini rüzgarlı bir deniz. Sen de bir yelkenlisin… İşte o zaman bakmak lazım hangisinin üstün geldiğine.
Muazzez Hanım yaptığımız işi değerli bulmanın öneminin sık sık altını çiziyor. İçinde neredeyse kaybolduğumuz bu çağda, yaptığımız işin bize mutluluk getirebileceği konusunda sen ne düşünüyorsun?
Açıkçası vahada su bulmak gibi olduğunu düşünüyorum. Çünkü insanın mutlu olması artık hem çok kolay hem de değil. Dolayısıyla iş yapıp, üretip bunun insana ulaştığını görmenin verdiği his paha biçilemez. Çoğu insan işini değiştirmek zorunda kaldı. Ya da pek çoğu kişinin yüzü gülmüyor, verimsiz ve değersiz hissediyorlar. O yüzden bence yazmaya tutunmak, bu hayata bir şeyler bırakmak değerli hissettiriyor.
Her insan, doğadaki tüm canlılar gibi, yalnızca var olduğu için bile saygıdeğerdir.
İçimdeki ben ve dışımdaki ben, en çok arada kaldığım ikilem…Muazzez Hanım da bu soruya “bilmiyorum” diye cevap vermenin en doğalı olduğunu söylüyor. Senin bu soruya verecek kesin bir cevabın var mı? Hayatımızı çevremizdeki insanlar için yaşama hissi mi daha baskın yoksa kendi iyimize ulaşma hissi mi?
Bence bazı insanlarda yanıt, ölmeye yakın netleşir. Çünkü pişmanlıklar ve iyi ki'ler bizi yontar. Bunlardan neler çıkardığımız bizim karakterimizi yerine oturtur. Bende kendime ulaşma hissi ama bunun yanında yine de çevremdeki insanları kırmama hissi de var. Çevrem dediğim, ailem. Onlar için yaşamak değil ancak bu hayat yolunda hep beraber birbirimizi kırmadan ve kol kola olarak yaşama gayesi. Fakat genel olarak gördüğüm, insanların çevresindeki insanlar için yaşadığı. Üstelik çevresinde bile olmayan insanlar için yaşıyor. Sosyal medyada takipçin arttıkça başkaları için yaşıyorsun. Yaratılan karbon ayak izini düşünsene... Çok saçma şeyler oluyor son senelerde - ya da bana öyle geliyor.
Öyle bir dönemdeyiz ki, kazandığımız tüm özgürlüklerin sınandığı bu süreçte aslında bu kitap ilaç gibi geldi. Kadınlara verilen hakların zorluklarla kazandığı tüm süreci okuyunca mecliste konuşulanların utancını o kadar derinden hissettim ki! "Mücadelenin büyüğü küçüğü olmaz" sözüne sığınmak bana çok iyi geldi… Sen hayatındaki zorluklarla nasıl mücadele ediyorsun?
Haklısın, insanları silkeleyen, bazı noktaları hatırlatan, usul usul anlatan ve işleyen bir kitap oldu. Ayrıca teşekkür ederim. Şimdi sen sorunca düşündüm de, zorluklarla zor mücadele ediyorum. Zorluğun derecesine bağlı elbette ama sanırım en yakınımla konuşarak ya da susarak ediyorum mücadelemi. Eğer iş anlamındaysa, hakkımı arayarak - değişiyor.
Çok derin bir soruyla bitirmek istiyorum bu sohbeti… Toplumdaki ve içimizdeki şiddetin nedeninin sevgisizlik olduğunu söylüyor Muazzez Hanım, fazlasıyla katılmakla beraber bu ahlak duygumuzdaki çöküşün sebebi sence eğitimsizlik olabilir mi?
Bu benim de üzerine çok kafa yorduğum bir durum. Çok fazla klinik insan görüyorum ülkede. Nedeni sevgisizlik bence de, en temelinde ilgisizlik ve sevgisizlik olduğuna katılıyorum. Üzerine eğitimsizlik eklenince etrafımızda çok fazla amip görmeye başlıyoruz. Bu sorunun yanıtında kendimi çok fazla tutuyorum aslına bakarsan çünkü yaşamayı bile bana ağırlaştıracak, “yaşamak bana zor geliyor artık” dedirtecek kadar kötüler. “Bu kadar da olmaz ya” dedikten sonra daha fazlasını gösterecek kadar kötüler. Burada bir bir saymak istemiyorum ancak son aylarda sokak hayvanlarına yapılanlar çok canımı yakıyor. Kimse “dur” da diyemiyor. Karar vericilerin ne işle meşgul olduklarını çok merak ediyorum. Aydınlık, özgürlükçü ve adaletin olduğu bir ülke istiyor muyuz istemiyor muyuz ? Kendimize bunu sormalıyız.
Yaşamayı anlamlı kılan, ömrümüz boyunca verdiğimiz mücadele ve kurduğumuz ilişkiler değilse nedir?
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

1Kitap1Mekan
Gerek klasik, gerek modern edebiyattan kitap önerilerimi ve birçok yeni mekan tavsiyemi 1Kitap1Mekan bültenimde bulabilirsiniz!
İLGİLİ OKUMALAR



