Arkeolojiden Olimpiyat'a çizgi dışı bir kadın: Halet Çambel

Nâzım Hikmet, “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim” romanında “Bağıran, genç ve güzelliği tuhaf bir kadın” diye anlatıyor onu. Yalnızca güzelliği değil, hayatı da "tuhaf." Türkiye’nin ilk açık hava müzesini de o kuruyor, Olimpiyat'a katılan ilk Türk ve ilk Müslüman kadın da Suat Fetgeri'yle birlikte o oluyor. Cumhuriyetin öncü isimlerinden Halet Çambel’i öğrencisi Prof. Dr. Mehmet Özdoğan'dan dinledik.
Arkeolojiden Olimpiyat'a çizgi dışı bir kadın: Halet Çambel

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

Halet Çambel’in yetiştirdiği değerlerdensiniz ve ne mutlu ki kendisiyle çokça vakit geçirme şansınız olmuş. Akademisyen, sporcu, aktivist, aydın, öğretmen, dilbilimci, yeri geldiğinde sağlıkçı, yeri geldiğinde sosyolog… Çokyönlü bir insan olan Halet Hoca’yı, bölge halkının deyimiyle Halet Bacı ya da Halet Abla’yı sizden dinlemek isteriz. Halet Çambel ismi ülkemiz için neden bu kadar önemli? 

Bütün bu saydıkların çok doğru. Halet Hanım ile aşağı yukarı elli yıl önce öğrencisi, sonra da meslektaşı olarak çok yakın çalıştım ama Halet Hanım’ı her yönüyle tanıdım diyemem. O kadar farklı yönleri, o kadar farklı cepheleri vardı ki ben onların bir kısmını vefatından sonra hayatı üzerine konuşmam istendiği zaman öğrenmeye başladım. O kadar renkli ve o kadar çokboyutlu bir insanı tanımlamak ve tanıdım demek zor. Ancak Halet Hanım’ın öğretmen, akademisyen vs. bütün bu saydıklarının yanında en önemli vasfı bir gerçek bir “aydın” olması ve aydın sorumluluğu taşımasıydı diyebilirim. Bir aydının, özellikle Türkiye'nin erken Cumhuriyet döneminde çok zor koşullar altında yetişmiş birinin bazı görevleri olduğuna, bunların iş değil görev olarak tanımlandığına ve bu görevlerin hangi koşullar altında olursa olsun yapılması gerektiğine inanan biriydi.

Çok renkli biriydi Halet Hanım. Bu arkeolojide kazı yapmaktan üniversitede görev almaya, öğrenci yetiştirmekten bir barajın çevreye vereceği zararı engellemeye, kurtarma kazılarından yeni bilim alanları açmaya, köy kalkınması için çalışma yapmaktan köylü ev hanımlarına iş alanı açmaya kadar birçok farklı konuda, bir aydının sorumluluğunda olabilecek her şeye yönelmişti. Bu nedenle Halet Hanım’ı tanımlamak gerçekten hiç kolay değil. 

Ben Halet Hanım’ın yanına öğrencisi olarak girdiğim ilk zamanlarda, duruma “Üniversitede bir akademisyenin yanına öğrencisi olarak gireceğim” diye bakma hatasında bulundum. Bunun böyle olmadığını, Halet Hanım’ın çok renkli bir kişilik olduğunu, hem dünyadan hem kendisinden hem de bizden beklentilerinin çok farklı olduğunu öğrenmekte çok da zorlandım. Aslında öğrencisi olmak çok zordu, asistanı olmak daha da zordu. Hüngür hüngür ağladığım zamanları bilirim. 

Halet Çambel, 1940’ların başı

Neden peki hocam? Normal şartlarda da bir üniversitede asistan olmak epey zorlu bir iş aslında. Halet Hoca ile çalışmanın ek zorluğu neydi?

Sizin bir özel hayatınız var. Birdenbire Halet Hanım’ın aklına o anda gelen ve onun için gerçekten de önemli olan bir şey yapmak için sizi arayabilirdi. Mesela ben Sultanahmet’te otururdum, arardı ve “Mehmet yarım saatliğine buraya gel” derdi. Çok çektiğimi söyleyebilirim açıkçası. Fakat bugün bütün bunlara baktığımda benim gelişimime ve yapılan işlere ne kadar önemli katkısı olduğunu yıllar geçtikten sonra daha iyi anlıyorum. Ancak Halet Hoca’nın yapmak istediklerinin önemini anlamadığım ilk yıllarda bu durumdan çok da memnun değildim açıkçası.

Ben de bir akademisyen aileden geliyorum. Anne ve babamın da çok sayıda öğrencisi vardı ama onların ilişkileri daha çok akademik düzeydeydi. İlişkileri; tezleri ve yaptıkları işler düzeyinde giderdi, ancak Halet Hanım’ın yaşamı bir köyün kalkınmasından bir barajla ilgili oluşabilecek bir soruna, Arnavutköy’de belediyenin yaptığı yanlış bir kaldırımın düzeltilmesinden ülkenin herhangi bir yerindeki tahribata, Türkiye'nin her yerini kapsayan, hareketli ve farklı bir yaşamdı. Aksine akademik olarak ve arkeolojik kazılar konusunda hiçbir zaman baskıcı olmadı. Aydın kişiliğinin getirdiği şeylerdi bunlar ve bu sorumlulukları başkalarından da bekliyordu.

Halet Hanım olmasaydı ben bambaşka biriydim. Beni evirdi, çevirdi, yoğurdu ve bana rağmen beni yaptı. Yoksa ben kendi kendime bu hâle gelemezdim.

Bir yazınızda lise son sınıftayken, Arnavutköy Kız Koleji son sınıf öğrencileri tarafından yazılıp oynanan bir tiyatro oyunundan bahsetmişsiniz ve o oyunda Halet Çambel’in bir arkeoloğu, ortaokuldan beri yakın arkadaşı olan Mina Urgan’ın ise bir gazeteciyi canlandırdığını yazmışsınız. Daha o zamanlardan arkeolog olmayı kafasına koyduğunu söyleyebilir miyiz?

O soruyu lisedeki tiyatro hikayesini duyduktan sonra ben de kendi kendime çok kez sormuşumdur. Gençliğinden gelen bir arkeoloji merakı olduğu belli fakat yeteneğini çok iyi tartıp dilbilimci oluyor. Halet Hanım aslında Fransa’ya dilbilimi eğitimi almak üzere gidiyor ve orada Asurca ve Akadçaya, yani eski dillere yöneliyor. Halet Hanım gerçek bir dil dehasıydı. Kaç dili anadili gibi konuştuğunu bilmiyorum.

Mehmet Özdoğan ve Halet Çambel, Kocaeli Uluslararası Kazı ve Araştırma Sempozyumu’nda, 2007. 

Hatırladıklarım Fransızca, İngilizce, Almanca ve ek olarak yok olan diller. Bunu özellikle o yıllarda başarabilmek de apayrı bir yetenek.

Bu sözünü ettiğin dilleri anadil üzerinde bir seviyede konuşurdu. Mesela Braidwood Hoca’nın (Robert John Braidwood) İngilizce yazdıklarının gramerini Halet Hanım düzeltirdi; Alman hocalar yazdıklarını düzeltmesi için Halet Hanım’a verirlerdi. Ek olarak İtalyanca ve Rumca da bu saydıklarına dahil. Fakat bunları ve ölü dilleri bilmek dışında bambaşka bir özelliği vardı: Mesela Norveç’e bir kongreye gidecekti, oturdu bir ayda Norveççe öğrendi. Rusya’ya gidecekti, hiç bilmediği halde iki ayda Rusçayı öğrendi.

Çok hızlı bir şekilde dilin mantığını kavrayıp anlayabilme ve tercüme yapabilme yeteneği vardı. Sanırım o nedenle de dil okumayı tercih etti. Bir dilin düşünce sistemine yaptığı etkiyi gayet iyi bilirdi, o dili sadece bir konuşma aracı olarak kullanmazdı, dilin düşünceyi de yönlendiren bir şey olduğunu ve her dilde düşünmenin farklı bir altyapı getirdiğini savunurdu. 

Türkiye'de bilim dilinin Türkçe olması için de çok özgün çabaları vardı. Erken Cumhuriyet döneminde, Atatürk Türkçenin yeniden canlanması için “dil devrimi” olarak bilinen süreci başlatmış, unutulmuş kökleri yeniden canlandırarak, yaşayan, güncel kavramları karşılayan yeni bir Türkçe ortaya çıkarmıştı. Özellikle matematik ve den dallarında Türkçe terimler gelişmişti. 

Ben üniversiteye girdiğim zaman arkeolojik terimler, Türkçeye yarı uydurulmuş hâlde İngilizceden veya Almancadan geliyordu. Yani kişi Almanya’da okumuşsa keramik, İngilizce kaynaktan okumuşsa seramik diyordu, ortada bir terim karmaşası vardı. Öğrenciliğim sırasında biz Halet Hanım’la iki yıl dil geliştirme seminerleri yaptık. Burada temel yaklaşım, Batı dillerinde kullanılagelen terimlerin birebir çevirisini yapmak değil, “bu kavrama Türkçede ne deriz”i bulmaktı. Buna çok önem verirdi. O zamanlar birçok meslektaşımız da çok alay etti bizlerle. Örneğin kazı yapılan alana, bazen Fransızcadan aktarma “tranşe”, bazen de çukur deniliyordu, Biz “açma”yı önerdik. Hatta bunun üzerine bir meslektaşımız geldi ve “Mehmet açmanın yanında simit de yok mu” dedi. Bugün o meslektaşımız da bütün yazılarında açmayı kullanıyor. Bugün arkeolojide kullanılan terimlerin yüzde 90’ı Halet Hanım’ın seminerlerinin sonucudur.

Halet Hanım hep “Türkiye’de çalışıyorsan Türkçe düşünmen lazım, senin bakış açını belirleyen, düşünce sisteminle kafandaki dilin nasıl uyuştuğudur” derdi. 

Google’ın Çambel’in 99. doğumgünü için hazırladığı doodle

Halet Hanımla ilgili okuduğum her kaynakta kendisiyle ilgili beni şaşırtan yeni bir şeyler çıkıyor ve bana sürpriz oluyor. Mesela bu dil seminerlerini ilk kez duydum.

Bu söylediğin benim için daha kötü sürpriz oluyor biliyor musun? Mesela ben Halet Hanım’la Karatepe'de beraber bulundum. Eşimin İTÜ’den bir öğrencisi Karatepe’deki restorasyonla ilgili, İtalyanların katkıları üzerine bir doktora tezi yaptı. İtalya arşivlerinden benim hiç bilmediğim bilgiler çıktı. Karatepe’de yapılan, benim çok basit diye baktığım koruma çatısının, dünyadaki ikinci koruma çatısı olduğunu ve o ölçekte ilk kez denendiğini ben daha yeni öğrendim. Koruma kavramlarını çıkaran ve bu konuda dünyanın en büyük ismi olan Cesare Brandi'nin Karatepe’ye gelip Halet Hanım’la birlikte çalıştığını yeni öğrendim. Evet bir İtalyan geliyordu ama o kişinin Brandi olduğunu ben de yeni öğrendim. 

Bu örneğe ve daha pek çok örneğe baktığınızda, dünyanın her yerinde bağlantıları olan ve yeri geldiğinde de bunları nokta atışı kullanabilen biri gibi gözüküyor.

Yok aslında değildi. Nokta atışı kullanmaya kalksaydı bugün çok daha farklı bir politik kimliğe girerdi. Doğru zamanda ve doğru yerde kullanırdı, kendini içinden çıkamayacağı bir açmaza sokmazdı. O bağlantıları olan bir insandan dünyada çok daha büyük işbirlikleri düşünürsünüz, fakat Halet Hanım en doğrusunu ve yürüyebilecek olanları yaptı. Her şeye de burnunu sokmak istemedi ve bunun için de çok eleştirildi.

Kendisi projemizde ele aldığımız diğer isimlerden farklı olarak Fransız Hükümeti’nin bursuyla Sorbonne’da lisans ve yüksek lisans eğitimi alıyor ve bu sürede de sık sık Türkiye’ye gelip gidiyor. Hatta ilk kazısını Boğazköy’de yapıyor ve Aslantepe’de yer alıyor. Devamında Fransa’da doktoraya başlıyor ve süreçte Yazılıkaya kazısı sırasında savaş patlıyor. Bu yüzden de Fransa’daki eğitimini yarım bırakmak zorunda kalıyor. Baktığınızda yurt dışı sürecinde de bir ayağı aslında hep Türkiye’de, ülkeden hiç kopmamış. Fransa’daki yıllarından bahseder miydi? 

Hayır, kendi hayatıyla ilgili hiç ayrıntılı konuşmadı benimle. Belki Mina Urgan gibi birlikte büyüdüğü kişilerle konuşmuş olabilir. Kendisinden dinlediğim değil, parça parça bazı konuşmalardan ve olaylardan öğrendiğim bir Halet Hanım tarihi vardır bende.

Türkiye’de o sıralarda istediği bir alanda eğitim alması mümkün değil çünkü Türkiye'de öyle bir alan yok, henüz üniversite reformu olmamış. Babasının imkanlarını da kullanarak Fransa’ya dil okumaya gidiyor. Atatürk özellikle Aslantepe kazısına katılması için yazları Halet Hanım’ı Türkiye’ye getirtiyor. Ben Fransa’daki öğrencilik döneminde arkeoloji ve dilbilim konusunda kendini geliştirmekten ziyade akademik dünyayı ve yaşadığı çağın gereksinimlerini görüp anlamaya daha çok önem verdiğini düşünüyorum. 

Benim tanıdığım Halet Hanım için üniversite eğitimi daha çok ikinci ya da üçüncü planda kalmış olmalı. Mesela kazılarda pek çok kez şöyle durumlara şahit oldum: Benim için o günkü bir iş çok daha önemliyken Halet Hanım’a bakardım, bambaşka bir şeyi düzeltmeye çalışır, sanki kazıdan tamamen kopmuş bir şekilde bambaşka bir işle uğraşırdı. Ama bir yandan da o kazının devam etmesini sağlardı. Halet Hanım’ın çağdaşları bu yüzden onu çok eleştirirlerdi. Onlar A noktasına odaklıyken Halet Hanım A noktasının doğru yere oturması için etrafında dolanır, sanki başka bir şey yapıyormuş izlenimi verir, ancak sonunda A noktasının da oturması gereken yere oturmasını sağlardı.

Mehmet Özdoğan ve Halet Çambel, Prehistorya Laboratuarı, 2011 

Mesela Karatepe-Arslantaş kazılarını yürütürken bir yandan da bölge halkına destek olmak amacıyla kooperatif kuruyor, bölgede eğitimin eksikliğini fark edip okulların yapılmasını ve açılmasını sağlıyor. Daha sonrasında kendi arkadaşlarını getiriyor ve ders vermelerine önayak oluyor ve bölge halkının eğitilmesine katkıda bulunuyor. Etrafında dolanmaktan kastınız bu mu?

Hayır. Bu bahsettiğiniz tablo normal bir insanın tablosu aslında. Halet Hanım sırf birine yardım etmek amacıyla işini feda etmezdi, işin gereği olarak ne yapılması gerekiyorsa onu yapardı. Çok net olarak söyleyebilirim ki Karatepe’deki politikası şuydu: Karatepe o sıralar çok ücra bir yer, devlet oraya pek ulaşmamış ve o bölgenin dağlarında eşkıyalar var, fakat burası ve buradan çıkan bilgiler çok önemli. 

Halet Hanım o dönem buradan çıkan eserlerin bir kısmının taşınarak müzede sergilenmesi yerine hepsinin yerinde sergilenmesi gibi çağın çok ötesinde bir karar veriyor. Bunu yapmak için de şu kararı veriyor: Bu eserlerin yerinde korunabilmesi için halkın bunu sevmesi ve eserlerin burada olmasından bir menfaati olması lazım. Bu da bölge halkının ekonomik gücünün ve eğitim seviyesinin artmasıyla sağlanır diyor. Bu köyler Türkmen köyleri ve kilim dokuma gelenekleri var; ancak bu gelenek de o sıralar bitmek üzere; kilimlerde kullanılan geleneksel kök boyanın yerini anilin metalik boyalar almış. Kök boya kullanan, daha doğrusu kök boyaların nasıl elde edildiğini bilen bile kalmamış. Kök boya ile kilim dokumayı bilen bir kadını kabul ediyor; kadın annesinden duyduklarını anımsayarak ceviz yaprağından ilk kök boyayı yapıyor ve kilim o boya ile renklendiriliyor. 

Halet Hoca, oradaki kadınlara bu kök boya ile boyadığınız bütün kilimleri ben satın alacağım diyor. İlk iki kilimden biri de bendedir. Sadece iki renk var onlarda, bunun para yaptığını gören tüm kadınlar, annemden de şunu duydum diyerek birçok kök boya yapıp dünyada da marka hâline gelen Karatepe kilimlerini geliştirdiler. Köy de bundan iyi para kazanıyordu. 

Ek olarak bir zanaat de gerek dedi, demircilik ve marangozluk atölyeleri kurdu. Eğitim seviyesi düşük olduğu takdirde buranın önemini anlayamazlar, eğitim seviyesinin yükselmesi lazım dedi. O sırada köyde okul yok ve okul açtı. Üniversiteden arkadaşlarını çağırdı, kendisi de katıldı ve orada ders verdiler. Posta ve haberlerin daha çabuk gelmesi için postane açtı kendi kendine ve oranın posta müdürlüğünü yaptı. Bölgeyi yaşatmak için elinden gelen her şeyi yaptı. Bunları birine kazanç sağlamak için değil, sistemin yürüyebilmesi için ve doğrusunun öyle olduğuna inandığı için yaptı.

Bunları yaparken bazı kişilerin tepkisini de çekmiş. Mesela bölgenin ileri gelenlerinden burada devlet varken sana ne oluyor da okul yapıyorsun tepkileri gelmiş.

Çekmez mi, ama halletmesini de çok iyi bildi. O sıralarda bölgede hâlâ ağalar kuvvetliydi ve onlara kendini kabul ettirdi, saydırdı ve bir efsane hâline geldi. 

Gerçekten de efsane hâline gelmiş ve adına destan yazılmış. Halet Abla Destanı’nda bir eşkiyayla görüşmesinden bahsediliyordu. Tek başına, dağın başına eşkıyayla görüşmeye giden bir kadın.

O zamanlarda o bölgede hatta Doğu ve Güneydoğu’da eşkıyalarla ve belirli kuvvetlerle dost olmadan, onlara kendinizi saydırmadan ve kabul ettirmeden barınamazdınız. Bu bütün arkeologlar için geçerliydi, aksi takdirde Türkiye’de kimse o zamanlarda arkeolojiyle ilgilenemezdi.

Halet Abla Destanı kitabının tanıtım gününden, 2010.

Halet Hoca köklü bir aileden gelen (büyük dedesi sadrazam, dedesi büyükelçi, babası asker), Almanya’da doğmuş, 8 yaşına dek orada ve sonrasında İtalya’da yaşamış, Arnavutköy Amerikan Kız Koleji gibi elit tabakanın gittiği okullardan mezun, Fransa’da okumuş biri. Fakat uzun yıllar boyunca Anadolu’da köylerde yaşıyor, yeri geldiğinde köylülerin dertlerini dinliyor ve onlara çözüm bulmaya çalışıyor, yeri geldiğinde eşkıyalarla görüşüyor. Bunu nasıl başarıyordu?

O bir kişilik meselesi. Halet Hanım gerçekten aristokrat, üst sınıf bir aileden geliyor. Bana anlatıldığı kadarıyla da annesi gerçekten katı ve disiplinli bir kadın. Sanıyorum ona karşı bir tepki var. Kız kolejinde onunla birlikte okuyanlar her zaman en pasaklı, saçı başı en karışık olan oydu diye anlatırlar. Kız kolejindeyken Beşiktaş Spor Kulübü’ne girip judo yapıyor, boğazı yüzerek geçiyor, yani çevresini şaşırtarak kendisine saygı sağlama durumu var. Ben Halet Hanım’la uzun yıllar Anadolu’da çok zor yerlerde de beraber çalıştım, bunu yapmacık olarak onlara şirin gözükmek için değil, içinden geldiği için yapıyordu. O kişiliğini karşısındaki kim olursa olsun ona kabul ettirip, kendini saydırmayı beceren biriydi. Bu kolay bir iş değildir. 

Karatepe’de dokuz ay, bir yıl hiç ayrılmadan kaldığını biliyorum. Hiçbir zaman şikayet ettiğini görmedim, orada o koşullarda yaşamaktan mutluluk duyabilen biriydi. Bunu da kendisine artı bir değer olarak kazandırmayı başarırdı.

Özellikle de dönemin koşullarında…

Evet. Bugün mesela bir öğrenciyi bir kazıya götürdüğünüzde, en iyi koşullarda bile olsa “Ne zaman bitiyor, ne zaman gidiyoruz” sorusu gelir. Benim gittiğim dönemlerde koşullar çok kötüydü ama Halet Hanım’ın gittiği dönemler koşulların olmadığı dönemlerdi. Bunu bir anlamda kendi kendiyle yarışmak olarak da düşünebiliriz. Bunun yapılması lazım, bunun yapılması için ben kendimi nasıl bir formata sokabilirim, diye düşünürdü. 

Bir yerden bir yere gitmenin at ya da eşek sırtında olduğu, günler aldığı bir bölgeden ve dönemden bahsediyoruz.

Ve bunu sağlayacak parasal olanakların da olmadığı. Halet Hanım’ın ender anlattığı bazı hikayeler vardı. Kazıya gitmek için yük trenine kaçak olarak biniyor, yakalandığı zaman da ilk istasyonda indiriyorlar. İstasyonda bekliyor ve ondan sonraki yük trenine binerek gidiyor. Anlattığı bir diğer hikaye de şu: Halet Hanım’ın ilk arazi deneyimi Eskişehir’deydi (Yazılıkaya kazıları). Orada Caroline Henriette Emilie Haspels ile birlikte çalışıyor fakat savaş patlayınca Haspels ülkesine dönüyor. Sonrasında da Halet Hanım tek başına kazıyı devam ettiriyor. Düşünün o esnada üniversite öğrencisi bile değil. 

Halet Çambel Yazılıkaya kazılarından ayrılırken, 1937

Aslında doktoraya yeni başlamış bir öğrenci.

Evet ama öğrenciliği Fransa’da kalmış. Türkiye’de geçerli bir öğrenci kimliği bile yok ve akademisyen kimliği olmadan kazıları yürütüyor. O zamanlar bürokrasi biraz daha farklı ve bu bir sorun yaratmıyor. Neyse bir gün bunu Almanların cephe gerisine paraşütle indirdiği casus olarak yakalıyorlar. Herhalde o zamanlarda öyle hikayeler dönüyordu. Yazılıkaya’da başından böyle bir olay geçiyor Halet Hanım’ın. Tabii arkasında babasının kimliği olmasa nasıl sonuçlanırdı bilmiyorum.

Daha sonra da İstanbul Üniversitesi’nde doktoraya başlıyor ve Almanya’dan Türkiye’ye gelen Helmuth Theodor Bossert ile doktorasını tamamlıyor. 

Aslında tam olarak hikaye şöyle: Halet Hanım, Fransa’dan dilbilimci olarak geliyor, “Asıl alanım Akadça ve Türkiye’de bu metinler sadece Kültepe’de çıkıyor, benim Kültepe Müzesi'ne girmem ve o tabletler üzerine çalışmam lazım” diyor fakat savaş koşullarında bu mümkün olmuyor. Çok iyi dil bildiği için de “Almanya’dan bir hoca geldi, o hocanın tercümanlığını yapar mısın” diyorlar, o da kabul ediyor. 

Bossert ve Mansel (Arif Müfid) ile beraber İstanbul Üniversitesi’nde bir arkeoloji bölümü kuruluyor ve Bossert’in Halet Hanım’ı yanına almasının tek yolu onu asistanı olarak almak. Onun için de Halet Hanım’ın doktora yapması lazım. Kırşehir Hashöyük’te bir sondaj yapılıyor, oradaki malzemeden doktoranı yaparsın diye bir görev veriliyor ve Halet Hanım o konuda doktorasını yapıyor. Yoksa Halet Hanım’ın kendi kendine seçtiği bir konu olduğunu sanmıyorum.

Ve akademisyenliğe giden yol da böylece açılıyor.

O sırada da Bossert ile Karatepe’ye gidiyor. Halet Hanım Karatepe’ye hayran olduğu için arkeolojide kalmaya karar veriyor. Bossert ile pek uyuşamıyor. O sıralar 2. Dünya Savaşı bitmiş, Alman Hükümeti İstanbul Alman Arkeoloji Enstitüsü’nü yeniden açması için, Kurt Bittel’i atıyor. Bittel’in uzmanlık alanı öntarih dönemi. Bittel de aynı zamanda Istanbul Üniversitesi’nde ders vermeye başlıyor. Halet Çambel Bittel’in dünya görüşünü Bossert’ten kendine daha yakın görüyor ve onunla beraber çalışmaya karar veriyor ve daha önce hiç alakası olmamasına rağmen prehistoryacı oluyor. Fikirtepe kazılarına giriyor ve Bittel ile birlikte Prehistorya Bölümü’nün kurulmasını sağlıyor.

Aslına bakarsanız arkeolojideki farklı ekolleri de deniyor. Fransa’da okuyup, devamında Alman hocalarla çalışıyor. Bunların akademik kariyerine katkıları ne şekilde olmuş?

Dünyayı izlemek… Arkeolojide farklı ekoller vardır: Alman ekolü, Fransız ekolü, Amerikan ekolü, Sovyet ekolü… Halet Hanım için şu ekole dahildir diyemem. Mesela en son Chicago Üniversitesi ile yaptığımız, 1963’ten beri giden ortak bir proje vardı. Dünyadaki en uzun süreli ve en sorunsuz giden uluslararası projedir. Ondan önce Fransızlar ile beraber çalışıyordu, Almanlarla, İtalyanlarla ve dünyanın pek çok farklı yerinden arkeologlarla birlikte çalıştık. İşin gereğine ve doğru gitmesine yönelik olarak çalışırdı. Halet Hanım’ı şu veya bu ekolün parçası olarak tanımlamak zor, Halet Hanım’ı en iyi tanımlayacak şey Cumhuriyet döneminin ideal insanıydı. 

Harika bir tanım oldu. Vizyonu çok geniş bir insan. Bakarsanız Türk arkeolojisinin çağdaşlaşmasında katkıları çok büyük ve arkeometri, arkeobotanik, arkeozooloji, jeoarkeoloji gibi ara bilim alanlarının ülkemizde tohumlarını eken de bir öncü aslında. Bu öncülüğe bu farklı ekolleri bünyesinde toplamasının bir bağı olduğunu düşünüyor musunuz?

Farklı bir açıdan bakarsak arkeolojinin de sıkıcı yönleri ya da heyecan verici yönleri var. Sıkıcı yönlerinden biri arkeolojinin tanımına dayalı şu çanağın çapı şu kadar vb. verileri göstermek. Halet Hanım bundan nefret ederdi. Çıktılara düşünsel ve onların uygarlık tarihine katkısı boyutunda baktığı için, bahsettiğim sıkıcı detayların içine yazılı belgeleri dışında hiç girmedi. Arkeolojinin topluma kazandırılması ve bir bilgiye dönüşebilmesi için gerekli olan şeyin, ona başka bilim dallarıyla bir bütün olarak bakılması gerektiği noktasından bakıyordu. 

Halet Hoca insanı, geçmiş dönemlerin insanları da dahil, nesneler ile değil içinde yaşadığı, var olduğu, paylaştığı doğal çevre ortamı ile bir bütün olarak görürdü, bu nedenle doğa bilimleri ile arkeoloji arasındaki bağlantıyı her zaman yürekten savundu. Bugün çevresel arkeoloji dediğimiz, arkeometri ve diğer doğa ve fen bilimlerinin katkısıyla geçmişi daha iyi anlayabilme fikri 2. Dünya Savaşı sonrası gelişen eğilimlerin başındadır. Halet Hanım bunları Türkiye’de ilk uygulanmasını sağlayanlardan biridir, bunların Türkiye’ye kazandırılması gerekli olduğunu görmüştür. 

Ama bunlar da kolay değil çünkü bunları yaparken çevrenizde de bunları yapabilecek kişilerin olması gerekiyor. Benim öğrenci olarak girdiğim dönemde, Chicago Üniversitesi’nden, dönemin yeni bakış açılarından olan sorguya dayalı arkeolojinin en ünlü isimlerinden biri olan Prof. Braidwood’u Türkiye’ye getirip ders vermesini sağlamıştı. Üstelik Braidwood yalnız kendisi değil; tüm ekibiyle birlikte gelmişti. Bu ekibin içinde jeolog, botanikçi, zoolog ve teknoloji uzmanı vardı. Ben birinci sınıftayken bu isimler üniversitede seminer veriyordu.

Bugün bile bu tarz bir seminer vermeye kalksanız çok zor. Hele ki o dönemde bunu yapabilmek inanılmaz bir başarı.

Bu isimler alanlarının epey üst isimleriydi. Bunların yaptıkları kazıların diğer kazılardan farkı şuydu: Normalde arkeologlar kazarlar ve kazılardan elde edilen malzemeleri diğer bilim dallarına dağıtır yorum ve tanılarını sorarlardı. Braidwood ise bunun yanlış olduğunu, bunlara kazıda beraber bakılması ve farklı dalların birlikte çalışması lazımdır diyordu. Halet Hanım’ı belki de çağdaşı arkeologlardan farklı yapan, Braidwood Hoca’nın görüşlerinin önemini anlayıp, Türkiye’ye kazandırması olmuştur. Çayönü kazısı Halet Çambel ve Braidwood ortak projesi olarak başladı ve o şekilde de sürdü. Çayönü kazısını sadece arkeologlarla değil diğer bilim dallarından insanların da bulunduğu, ortak çalışma olarak gördü. 

Yukarıda değindiğim yaklaşım ile ilgili benim bir anımı burda anlatmakta yarar var sanırım: Daha birinci sınıftayım, arkeoloji ile ilgili pek çok şeyi ilk defa duyuyorum. Bir gün Halet Hanım "Çayönü kazısına geleceksin" dedi. Benim de o sırada başka derslerden sınavlarım var. Bana nasıl gideceğimi anlattı. Kurtalan Ekspresi'ne bindim, 72 saat sonra Ergani’de indim. Oradan da yolu tarif etmişti, kazı ekibinin konakladığı Dicle Öğretmen Okulu'na gidiyorum. 

Tam kazı kampına yaklaştığımı zannettiğim anda gördüğüm manzara şu: Büyük bir kazan, kazanın başında elinde kepçe ile kazanı karıştıran beyaz saçlı bir kadın, kazandan çıkan garip kokular ve etrafta her yer hayvan leşi ve bir ayı leşi de asılı. Birden bire Macbeth'in cadıları geldi gözümün önüne ve az daha kaçıp gidiyordum. Arkeoloji ile bağlantılı olabileceğini anlamadım. Meğer o kadın ünlü zoolog Barbara Lawrence’mış. Hayvan iskeleti örneklemesi yapmak için ölmüş hayvanların kemiklerini çıkartıyormuş. Benim kazıyla tanışmam bununla başladı. 

Ondan sonraki bütün süreçte dünyadaki yeniliklerin doğru olanlarını getirdi. "Bizim eğitimimiz sadece tek yöne gidip, ondan sonra yama gibi diğer alanlara girmek değil" derdi. Farklı alanlarla birlikte çalışarak, onlarla beraber düşünmeyi Halet Hanım beraberinde getirdi. 

Halet Hanım’ın bana verdiği şöyle bir öğüdü vardı: “Yaptığın iş çok gerekli değilse övünme, hedef olursun” derdi. Ben o yüzden Halet Hanım’ın yaptığı her şeyin çok normal, sıradan işler olduğunu zannederdim çünkü her zaman öyle davranırdı. Herkes de öyle zannederdi. Bugün baktığımda yaptığı pek çok şeyin dünyada ilk, hemen hemen hepsinin Türkiye'deki ilk olduğunu ve birçok kavramın da dünyada uygulanmasından önce gerçekleştirdiğini gördüm. Fakat yaptıklarını dünyanın en normal şeyiymiş gibi yaptığı için herkes yaptıklarının sıradan olduğunu düşünürdü. Bu yüzden de hedef olmadı. 

Halet Hanım’ın politik kimliğini herkes bilirdi, bizim fakültenin de üniversitenin de politik açısı gayet nettir, tam tersidir. 70 yıl boyunca çalışması hiç engellenmemiş, hatta kadrosunu genişletmiş tek kürsüyüzdür. Türkiye ortamında her şeye rağmen varlığımızı sürdürebilmemiz, Halet Hanım’ın bu akılcı politikası ve de tabii yapılan işin daima iyi ve doğru olmasından kaynaklanır. Mesela "Karatepe’nin korunması lazım, bir çatı lazım" dedi. Çatıyı kocası Nail Bey yaptı, ben ona sadece bir çatı olarak baktım hep. Ölümünden sonra o çatının dünyanın ikinci koruma çatısı ve en büyüğü olduğunu öğrendim. Ya da daha önce bahsettiğimiz gibi açık hava müzesinin öncüsü olması. Bunların hepsini dünyanın en sıradan şeyi gibi anlatırdı.

Halet Çambel ve Mehmet Özdoğan, Çayönü kazıları sırasında çekilmiş bir fotoğraf, 1978

Halet Hoca’nın vizyonunun dönemin ne kadar ötesinde olduğunu aslında benim gibi konu hakkında uzmanlığı olmayan kişiler en güzel şekilde Karatepe-Arslantaş kazıları esnasında ve sonrasında yaptıklarıyla daha net anlıyor. Peki hocam bu kazıların önemi nedir? Burada Halet Hoca’nın vizyonunu görebileceğimiz diğer ayrıntılar nelerdir?

Karatepe-Arslantaş Geç Hitit Dönemi'ne ait, yani Hitit İmparatorluğu yıkıldıktan sonra kurulan yerel krallıklardan birinin bir sınır kalesi. Manzarası güzel ve kralın da yazları gelip etrafı seyrettiği bir yer. İçinde bir saray ve sur var, fazla da bir iskan yok ve  giriş kapılarında, sıralanmış kabartmalar ve yazıtlar var. Hititler iki çeşit alfabe kullanıyorlar: Çivi yazısı ve hiyeroglif. Çivi yazısı 1930’larda okunuyor ama hiyeroglif yazısı henüz okunamıyor. Hititler, çivi yazısını bürokraside kullanıyorlar fakat topluma yönelik bir mesaj verdiklerinde hiyeroglif kullanmışlar. Adana'nın güney komşusu Fenikeliler ve onların farklı yazıları var, yazıları okunuyor. Karatepe'de önemli olan, burada çiftdilli yazıtlar var: yani aynı şeyi hem Fenike dilinde hem resim yazısı, hiyeroglif ile yazmışlar. Burada çıkarılan bu yazıtlar, ilk defa bu hiyeroglif yazısının okunmasını sağlıyor. Daha sonrasında da bu alfabeyle yazılan tüm yazıtlar da bu sayede okunabiliyor. O dönemin bütün olaylarının da anlaşılmasını sağlayan yer. Yani bölgenin hem görsel bir güzelliği var, hem o sıralarda kimse oralara gelmediği için alan çok iyi korunmuş, hem de çift dilli yazıtların bulunmasıyla bilim tarihi için çok önemli olan bir yer. Fakat kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde. 

Halet Çambel'in Karatepe-Arslantaş kazı alanı izimi 

Hatta bununla ilgili şöyle bir şey vardı. O bölgeye daha önce gittiklerinde diyorlar ki bilmem ne kadar uzaklıkta, ormanın içerisinde aslan başı var; gitmeye kalkıyorlar fakat zorlu kış koşullarında gidemiyorlar.

Evet, ilk defa Kadirli merkezde otururlarken bir öğretmen öyle bir şey anlatıyor ve oraya gitmeye karar veriyorlar. Epey de maceralı bir şekilde, zorluklarla gidiyorlar. Kale çok dik bir yamaç üzerinde ve bazı kalıntılar etrafa dağılmış. Bossert o kalıntıları ele alarak dönemin anlayışıyla bir kazı başlatıyor, fakat çalışmak için çok zor bir yer. Bu yüzden de Bossert bu kadar yeter deyip bırakmak istiyor. Halet Hanım genç bir asistan olduğu halde buna itiraz ediyor, buranın yerinde korunması lazım, burada daha çok bilgi var diyor fakat Bossert ekibini alıp gidiyor. 

Halet Hanım, "Burası dik yamaç, buradaki pek çok şey buradan aşağı yuvarlanmıştır ve Ceyhan kenarından bunların toplanması lazım" diyor. Eşiyle birlikte orada kalıyor. Türk Tarih Kurumu’ndan oradaki masraflarını karşılayabileceği küçük bir imkan sağlıyor ve onun dışında hiçbir desteği olmadan orada kalıyor. Şöyle bir avantajı var; tüm kabartmalı yazıtlar, başka bir bölgeden getirilmiş, koyu renkli  bazalt taşlar üzerinde. Köylüleri ikna ediyor ve bulduğunuz bütün kara taşları getirin diyor. Nehir boyundaki, Osmaniye’ye dek olan tüm köylere haber salınıyor ve ne kadar kara taş varsa nehir kenarında toplanıyor. Ufak ufak binlerce taş. Onlarla yirmi yıl uğraşıp yeni yazıtlar, yeni kabartmalar çıkarıyor. 

Bugün Karatepe’de gördüğünüz bütün o kabartmalar, kuleler böyle ayağa kalkıyor. Bunların en iyi şekilde nasıl restore edileceğini de İtalyanlarla beraber öğreniyor ve en iyi malzemeyi oraya getiriyor, ayağa kaldırıyor. Brandi bazaltın korunması için doğa koşullarından koruyacak bir üst örtü, çatı lazımdır diyor, uzmanlara danışılıyor oldukça gelişkin çatı tasarımları hazırlanıyor, ancak  kimse Karatepe’nin o dönemdeki koşullarında bu tür bir çatı yapmayı üstlenmiyor. Eşi Nail Çakırhan, ben yaparım diyor ve yapıyor.

Ve daha o yıllarda çevreyle uyumlu bir açık hava müzesi yapmak istiyor. Günümüzde insanlar bunun öneminin son yıllarda farkına vardı.

Bölgede olağanüstü bir doğa var, dünyada bunun koruma sistemi de millî park fakat Türkiye’de millî park da yasası da yok. Amerika'daki millî park yasasını inceliyor, karayolları ile görüşerek Türkiye’de bir millî park yasası çıkarılmasını sağlıyor ve ilki Karatepe olmasın diye de Yozgat civarında bir millî park yapılıyor (Çamlık Millî Parkı), ikincisi de burası oluyor. Yani, Halet Hanım’ın gayreti olmasaydı Türkiye’de millî park olmuyordu. Fakat Halet Hanım’ın aldığı en büyük darbe de Devlet Su İşleri'nin millî parkın içine bir baraj yapması oluyor.

Halet Çambel Mehmet Özdoğan’a TÜBA Hizmet Ödülü verirken, 2003

Bir diğer sorum da bununla ilgiliydi aslında. Mühendislik bilgisi olmadan, bir barajın planının değişmesini sağlıyor.

Planlanan Arslantaş Barajı'nın su tutma kodu çok yüksek. Bu plana göre Karatepe bir ada haline geliyor, etekleri sular altında kalıyor ve karşısında ikizi olan Domuztepe ören yerini de su yok ediyor. Bir de bölgede çok önemli olan Haruniye kaplıcaları var. Tabii bu Halet Hanım’ın çok ağrına gidiyor. Halet Hanım bunun üzerine birkaç ay fakülteye gelmedi, oturdu baraj mühendisliği okudu ve Devlet Su İşleri’ne bir rapor yazdı. Yüksek kotun gerekli olmadığına DSİ’yi inandırdı ve barajın kotu düştü. Bu aslında inanılmaz bir olaydır. Daha sonra konuştuğum DSİ’deki iki mühendis, baraj terminolojisine bizden daha hâkimdi, o kadar ki ne diyor diye biz sözlüğe bakmak zorunda kaldık demişlerdi. 

Daha önceki konuşmamızda Halet Hoca size direkt bilgiyi vermez ama bilgiye nasıl ulaşmanız gerektiğini öğretir demiştiniz. Aslında bu örnek de tam olarak onun bakış açısını göstermiyor mu?

Aynı zamanda da inadını gösteriyor. Halet Hanım’ın sürekli söylediği bir şey vardı: 

“Bir şey yapılması gerekiyorsa onu yapmamanın mazereti olamaz."

Bahsettiğin daha çok Halet Hanım’ın akademik anlayışıydı. Ben kendisinin dersine girdiğimde, ilk söylediği şey şuydu: 

“Burası üniversite ve hepiniz okuma-yazma biliyorsunuz. Bütün bilgi kitaplarda vardır ve kitaplardaki bilgi sık sık değişir. Ben size kitaplardaki bilgiyi anlatmakla görevli değilim benim size vereceğim şey, bilginin nasıl öğrenileceğini öğretmektir.”

Ben Halet Hanım’dan bir saat arkeoloji dersi görmedim, “Bilgiyi kitaplardan okursunuz, zaten bilgi sürekli değişir, ezberlemeyin” derdi. Bilgiyi anlamak ve nerede, nasıl bulunacağını bilmek lazım derdi. Halet Hoca’dan tek aldığım ders bilimsel çalışma metotlarıdır. Bir kitabı nasıl okumak lazım, nasıl ana hat planı çıkarılır, nasıl not tutulur, nasıl kaynakça yazılır… Bir kitabı not alarak okumanız lazım ki o bilgi sizin bilginize dönüşsün derdi. Biz dersleri kendimiz hazırlar, seminerleri kendimiz yapar, kendi kendimize tartışır ve vallahi elli saat ders görenden daha fazla şey öğrenirdik.

1960 darbesi sonrasında da 147’ler arasında ve buna rağmen kazılarını bırakmıyor. Hatta bu dönemde akademiden kopmamak için Saarbrücken’de misafir araştırmacı olarak çalışıyor. Bu süreçte neler yaşamış ve sonrasında nasıl dönüyor?

O bildiğim hikayelerden biri. 147 olayı Milli Birlik Komitesi'nin yanlış yönlendirmelerle yaptığı büyük bir hataydı. Oradaki esas amaç akademik bir kişiliği olmayanları üniversiteden ayırıp, onun yerine gerçek akademisyenleri getirmekti. İsim vermeden gideceğim ama tam ters görüşlü olan biri, Halet Hanım’la ilgili ders yapmadığı gerekçesiyle bir rapor hazırlıyor, ki az önce söylediğim gibi gerçekten de yapmıyordu, ve Halet Hanım 147’ler listesine giriyor. Aydın kimliği olup o listeye giren tek isimdir Halet Hanım. O süreçte varlığını sürdürebilmek için Saarbrücken’e gitti, ancak aynı zamanda gerekli ilişkileri kurarak Milli Birlik Komitesi'ne bunun ne kadar yanlış olduğunu anlatan rapor hazırladı, bir çokları ile bire bir temas etti. Kendisi de dahil olmak üzere herkesin geri gelmesini sağladı. Bu da kafasına koyduğunu yaptığının bir başka örneği. 

Beni Halet Hoca ile ilgili en çok etkileyen şeylerden biri de akademisyenliğinin yanındaki profesyonel sporcu kimliği. Hayatına bakıldığında spor hayatında hep yer almış. O yıllarda hem spor hem de eğitimi birlikte götürmüş bir kadın Halet Çambel, hatta 1936 Berlin Olimpiyatları’na katılarak olimpiyatlara katılan ilk iki kadın sporcumuzdan biri olmuş. Tuttuğunu koparan biri olmasında bunun da bir etkisi vardır muhakkak.

Spor her zaman hayatında yer almış. Bu durumu aslında ailesi, hayatının ilk yıllarında Almanya'da yaşaması ve oradaki koşullarıyla beraber düşünmek lazım. Spora meraklı biri, Türkiye’ye döndüklerinde Beşiktaş Spor Kulübü’ne giriyor, orada judo ve okçuluk öğreniyor, ayrıca son derece iyi de bir yüzücüdür. Fransa’da okurken bisiklet turu yapıyor. Bilindiği üzere eskrim ile de uğraşıyor hatta bu alanda olimpiyatlara katılarak, olimpiyatlara katılan ilk Türk iki kadın sporcudan biri oluyor. Ne kadar farklı bir karakter olduğunu orada da görüyoruz, biliyorsunuz Hitler’in davetini reddediyor. 

En son 92 yaşındayken Karatepe’de beraberdik, "Mehmet ben artık koşamıyorum" demişti. Mesela arazide birlikte dolaştığımızda o yürürdü ben yetişmek için peşinden koşarak giderdim, en zor arazide bile. Bu da sporcu kişiliğinin getirdiği bir avantaj sanırım. Yaptığı sporu da kimseye hava olsun diye değil, gerçekten hoşlandığı için yapıyordu. Hantallığı hiç sevmezdi. Bir de ileri yaşlarında nefes egzersizleri ve kendini canlı tutacak egzersizler yapardı.

Olimpiyatlara katılan ilk Türk kadın sporcular, Halet Çambel ve Suat Fetgeri

Yanlış hatırlamıyorsam yine Halet Abla Destanı’nda Karatepe’de ormanda yoga yaptığından bahsediliyordu.

Evet yapardı. Ben kazı evinde de denk gelmiştim ama bunu kimseye gösteriş için değil, kendini iyi hissettiği için yapardı. 

Bugün Türkiye’den bir Halet Çambel geçmemiş olsaydı, neler eksik olurdu?

Bunu söylemek zor, bir defa ben eksik olurdum. Türkiye öyle bir ülke ki temeli doğru kurulmuş, o doğru temelin üzerinde hiç beklemediğin kadar, başka yerlerde olmayan şeyler oluyor. Halet Hanım’ın az önce bahsettiğimiz ülkeye getirdiği yeniliklerin hemen hemen hepsi gelirdi ama bir kısmı iş işten geçtikten sonra gelirdi. Bir kısmı belki daha farklı gelirdi. Halet Hanım’ın Karatepe’de başlattıkları, diğer kazılara da örnek oldu. Halet Hanım için yaptığı şey iş değil, görevdi. 

“Devlete, cumhuriyete ve insanlığa karşı görevlerimiz var” derdi, “Eğer bir akademisyensen, sen bu görevleri yapmak zorundasın ve bu görevleri yapmamanın mazereti olamaz” derdi.



Sizin ağzınızdan sizi tanıyabilir miyiz, Prof. Dr. Mehmet Özdoğan kimdir?

Arkeolojinin tarih öncesi dönemi ile ilgileniyorum. Tarih öncesi nedir diye sorarsanız da büyük eser ve anıtların olmadığı, insanları gezilerde pek de görmeye gitmediği, daha soyut ve nesnelerin görsel beğenisinin daha az olduğu fakat uygarlığın da temelini oluşturan dönemden bahsediyoruz. O yüzden de benim için daha heyecan verici bir dönem aslında. Meslektaşlarımın çoğunun aksine bütün eğitimini İstanbul Üniversitesi'nde tamamlamış ender arkeologlardan biriyim ve bundan dolayı çok mutluyum. Bizim şöyle bir avantajımız vardı, kürsümüz dış ülkelerden gelen ünlü arkeologların sık sık buluştuğu ve konferanslar verdiği bir yerdi. Halet Hoca, o zamanlar bana yurt dışına doktoraya gitmek ister misin diye sorduğunda şöyle düşündüm: 

“Her bilim alanında olduğu gibi arkeolojide de farklı ekoller var; arkeolojide başı çeken her bir ülkenin diğerlerinden farklı, kendine özgü bir bilim, arkeoloji yaklaşımı var. Tek bir ülkeye gidersem o ülkenin arkeoloji ekolünün etkisine gireceğim, oysa farklı ülkelerin arkeolojileri bize geliyor.” 

Ve hayır dedim. Bu sayede Amerikan ekolünü, İngiliz ekolünü, Alman ekolünü ve diğerlerini, yani hepsini birden görme, aralarından seçim yapma ve farklı bir bakış açısı geliştirme şansım oldu. En büyük avantajım da bu oldu.




Daha fazla bilgi için: 

🔖 Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri projesi

🔖 Bi’ Dünya Kıvılcım Derneği

  • 24 Kasım'da başlattığımız "Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri" dizisinin ilk röportajında Prof. Dr. Selçuk Şirin cumhuriyetin eğitim vizyonunu, yurt dışına gönderilen öğrencileri ve dönüşlerinde Türkiye'nin her alanda büyük bir atılımlara imza atmasına nasıl yardımcı olduklarını anlatmıştı.
  • Prof. Dr. Dursun Koçer'in hocası Nüzhet Gökdoğan'ın Türkiye'de astronomiye katkısını anlattığı röportaja buradan,
  • Dr. Orhan Veli Özbayrak'ın "Türk Beşleri"ni anlattığı söyleşiye buradan,
  • Dünyanın ilk doktoralı bilim tarihçisi Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı'nın hikayesine buradan,
  • Bülent Eczacıbaşı'nın babası Nejat Eczacıbaşı'nı anlattığı röportaja buradan,
  • Prof. Dr. Nilüfer Öndin'in Türkiye'nin ilk kadın heykeltıraşı Sabiha Bengütaş üzerine anlattıklarına buradan,
  • Celal Şengör'ün Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın yapısını ortaya koyan jeoloji profesörü İhsan Ketin'i anlattığı söyleşiye buradan,
  • Türkiye’de arkeoloji denildiğinde akla gelen ilk isimlerden Ekrem Akurgal'ın oğlu Ali Akurgal'dan dinlediğimiz hikayesine buradan,
  • Türkiye Cumhuriyeti'nin 17. başbakanı ve tıp profesörü Sadi Irmak'ın tıptan siyasete uzanan hayatını, kızı Prof. Dr. Yakut Irmak Özden anlatıyor. Irmak'ın hikayesine buradan,
  • Erken Cumhuriyet resim sanatının başarılı temsilcisi Hale Asaf'ın hayatını ve Türkiye sanat tarihindeki etkisini Prof. Dr. Nilüfer Öndin ile konuştuğumuz söyleşiye buradan,
  • 1933 yılında Alexander von Humboldt’un ilk bursiyerlerinden biri olarak eğitim almaya Almanya'ya giden, Türkiye'nin ilk kadın arkeoloğu Jale İnan'ı öğrencisi Nezih Başgelen'den dinlediğimiz söyleşiye buradan,
  • Cumhuriyet Dönemi Türk kütüphaneciliğinin öncüsü, Türkiye’deki ilk Kütüphanecilik Bölümü'nün Kurucusu Adnan Ötüken'i Hacettepe Üniversitesi Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bülent Yılmaz ile konuştuğumuz söyleşiye buradan ulaşabilirsiniz.


Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

YAZARLAR

Esra İçer (Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri Projesi)

Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri Projesi'nden Esra İçer

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

İLGİLİ OKUMALAR

‘Gizli aşk bu, söyleyemem derdimi hiç kimseye’: ‘Hiç’ üzerine bir derleme

“Hiç”, cümle içinde pekiştirme, kesinlik, miktar veya zaman bildiren çok işlevli bir sözcüktür. Olumsuz cümlelerde eylemin anlamını kuvvetlendirir, soru cümlelerinde belirsizlik veya olasılık belirtir, tek başına kullanıldığında ise mutlak yokluğu ya da değersizliği ifade eder.

‘Gizli aşk bu, söyleyemem derdimi hiç kimseye’: ‘Hiç’ üzerine bir derleme
10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

10 maddede bu hafta
Ceuta’da iki günde on binlerce kişi sınırı geçti: En az 57 kişi hayatını kaybetti

Fas’tan İspanya’nın Kuzey Afrika’daki özerk şehri Ceuta’ya yönelik kitlesel geçişlerde en az 57 kişi öldü. İspanya İçişleri Bakanlığı, 30 Temmuz’dan itibaren yaklaşık 50 bin kişinin kente girdiğini; Ceuta yönetimi ise sayının 60 bine ulaşmış olabileceğini açıkladı. Cuma akşamına kadar 48 bin 300 kişinin Fas’a döndüğü bildirilirken Madrid yönetimi sınır bölgesine asker ve ek güvenlik personeli gönderdi.

Ceuta’da iki günde on binlerce kişi sınırı geçti: En az 57 kişi hayatını kaybetti
Üsküdar Belediye Başkanı Sinem Dedetaş tutuklandı

Üsküdar Belediyesi'ndeki yapı ruhsatı ve iskan işlemlerinde usulsüzlük yapıldığı iddialarına ilişkin soruşturmada Belediye Başkanı Sinem Dedetaş’ın da aralarında bulunduğu dört kişi tutuklandı. İki şüpheli adli kontrolle serbest bırakılırken savcılık, belediye iştiraki Kent AŞ üzerinden müteahhitlerden para talep edildiğini ve ruhsat süreçlerinin yetkisiz kişilerce yönlendirildiğini öne sürüyor. Dedetaş suçlamaları reddederek müteahhitlerden para alınması yönünde hiçbir talimat vermediğini söyledi.

Üsküdar Belediye Başkanı Sinem Dedetaş tutuklandı
10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

10 maddede bu hafta