Aydınlanmanın öznesinden müfredatın kuryesine: Türkiye'de öğretmen olmak

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
Günümüzde insana en çok acı veren şey, yoksulluk değil, büyük bir çarkın küçük bir dişlisi, bir robot haline gelmiş olmak ve yaşamının boş ve anlamsız olmasıdır.
Erich Fromm, Özgürlükten Kaçış
2002 yılından bu yana AKP iktidarının eğitim politikaları, neoliberal ekonomik hedeflerin kılavuzluğunda, muhafazakar, milliyetçi ve giderek daha İslamcı bir ideolojik çerçeveye oturtulan popülist müdahalelerle şekillendi.
Bu 22 yıllık süreçte öğretmenler, yalnızca ekonomik ve mesleki baskılarla değil, aynı zamanda pedagojik ve ideolojik müdahalelerle de karşı karşıya kaldılar. Yıldan yıla artış gösteren bu müdahalelerin geldiği nokta, öğretmenlerin sınav sorularına kadar müdahale edilebilen, aşırı merkeziyetçi ve kontrol takıntılı bir yapının hayata geçirilmesi oldu.
'Eser bırakan' öğretmenden 'kamil insan' yetiştiren öğretmene
Aslında bu iktidarın öğretmen politikaları, ilk yıllarındaki görece “ılımlı” iklim dahil olmak üzere hiçbir zaman öğretmen faydasını gözetmedi. Öğretmen hep parmak sallanan, hizaya çekilen bir “personel” oldu.
Bu öğretmen politikaları, eğitimin özgürleştirici rolünü zayıflattı. Öğretmenleri hem neoliberal ekonominin bir aparatı hem de milliyetçi muhafazakar İslamcı duruşun bir ideolojik aracı hâline getirdi. En son hamle olan Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nde ise öğretmenlere “aklıselim, zevkiselim, kalbiselim vatandaşı”, yani “kamil insanı” yetiştirme görevi yüklendi.
- Editörün önerisi: Çuvala sığmayan mızrak: Maarif Modeli'nin yeni tarih müfredatı | Spektrum, Ayşe Alan
Cumhuriyet’in kurucu ideolojisinin karşısına yeni bir kurucu ideoloji olarak “milliyetçi muhafazakarlığı” koymaya çalışan Maarif Modeli hamlesi, iktidarın seküler eğitime vurduğu son darbe oldu. Bu resimde öğretmen, Cumhuriyet’in kurucu liderinin “Öğretmenler, cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller bekler” sözüyle tariflediği ideallerden epey uzağa taşındı.
Yoksulluğu inanılmaz bir hızla derinleştiren neoliberal politikalar, eğitimi tümden ticarileştirdi. Okulları piyasanın bir aktörü hâline getirdi ve öğretmenlerin özlük haklarını neredeyse yok etti. Gitgide sayıları artan özel okullardaki öğretmenlerin düşük ücretler, sınırlı haklarla ve iş güvenceleri olmadan çalıştırılması da bu politikanın en belirgin sonuçlarından biri oldu.
Eğitim neferliğinden müfredat kuryeliğine
Bu neoliberal politikaların yansımalarından biri de performansa dayalı değerlendirme sistemleri oldu. Öğretmenlerin yaratıcılığını ve pedagojik özerkliğini kısıtlayan bu sistemler, onları birer taşıyıcı aparat olarak görmeye başladı. Paulo Freire’in Ezilenlerin Pedagojisi’nde eleştirdiği “bankacı eğitim modeli” bu dönemde yaygınlaştı. Burada öğretmenler, bilgiyi yalnızca aktaran ve müfredatı uygulayan araçlar olarak konumlandırıldı.
Son 22 yıllık dönemde eğitim, aynı zamanda muhafazakar bir dönüşüm de geçirdi; geçirmeye de devam ediyor. Elbette millî eğitim politikaları her zaman merkezî ve baskıcıydı. Öğretmenler, Cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde tümden özerk olamadı. Ancak öğretmenler en azından dersinin, sınıfının hâkimi olabilecek bir pedagojik özerkliğe sahipti. Son yıllardaki merkezî baskı, bu sınırlı özerkliği de yok etmek için gereken son hamleleri hayata geçiriyor.
Tepeden inme müfredat değişiklikleri, cinsiyetçi yaklaşımlar ve dinî içeriklerin yoğunluğunun üzerine son dönemde "değerler eğitimi" adı altında çerçevelenen içerikler de öğretmenlerin pedagojik özerkliğini ellerinden alıyor. Eleştirel ve özgürleştirici bir eğitim anlayışı yerine, itaatkar bir öğretim sistemine uyum sağlamaya mecbur bırakılıyorlar.
Bu noktada Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in diğer bakanlardan çok daha “siyasi” bir aktör olarak boy göstermesinin de altını çizmek gerekiyor. Geçen hafta yaptığı "Sizin anladığınız laik şu; 1940'lı yılları hatırlayın, camilerin kapısına kilit vurmak, camileri ahıra çevirmek, vatandaşın Kuran-ı Kerim öğrenmesini yasaklamak. Ben evrensel laiklikten yanayım, sen Türkiye'ye özgü, kendi icat ettiğin laiklik kavramını bana dayatıyorsun" açıklamasını da bu çerçevede değerlendirmek lazım.
Kadın öğretmenler üzerindeki baskılar
Muhafazakar politikaların bir diğer boyutu, öğretmenlerin toplumsal rollerinin dönüşümü. İktidarın toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik olumsuz tutumu, kadın öğretmenlerin hem meslek yaşamlarında hem de sosyal rollerinde daha fazla baskı görmesine neden oluyor.
Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, geçen yıl Şanlıurfa’da katıldığı İl Eğitim değerlendirme toplantısında henüz okullar açılmadan yaptığı bir konuşmada “Öğretmenlerin okullarda ‘bir eğitimciye yakışır şekilde’ giyinmesini beklediklerini” söylemişti. Bu beklentinin karşılanmadığını düşünüyor olacak ki, ardından beyaz önlük uygulaması başlatacaklarına yönelik açıklamalar yapmıştı.
- Yakın zamanda kadın öğretmenlere yönelik olarak “Etkili Öğretmenlik için Dış Görünüm ve Giyim Kodları” dersinin bile açıldığını düşünürsek kadın öğretmenlere bakıştaki muhafazakarlığın derecesini anlamamız kolaylaşır.
Eğitim-Bir-Sen’in hegemonyası ve atanamayan öğretmenler
AKP ve devamındaki AKP-MHP koalisyonu döneminde, Eğitim-Bir-Sen okullarda ayrıcalıklı bir konuma sahip oldu ve diğer sendikaların hareket alanını daraltıldı. Hükümete yakın bir sendika olarak Eğitim-Bir-Sen, öğretmenlerin ekonomik ve mesleki taleplerinden ziyade, iktidarın politikalarını desteklemeye odaklandı. Bu durum, bağımsız sendikaların etkisini zayıflattı ve öğretmenlerin örgütlenme hakkını sınırlandırdı.
Bu dönemde, Eğitim-Sen, Eğitim-İş gibi bağımsız ya da muhalif sayılabilecek sendikalar baskılarla karşı karşıya kaldı. Üyelerine yönelik soruşturmalar, idari baskılar ve toplumsal damgalama, öğretmenlerin hak mücadelesini zorlaştırdı. Sendikal alandaki bu dengesizlik, öğretmenlerin dayanışma ağlarını zayıflattı ve hak arama mücadelelerini etkisiz hâle getirdi.
Atanamayan öğretmenlerin sayısı yüz binlere ulaştı. Her yıl eğitim fakültelerinden mezun olduğu hâlde atanmayan binlerce genç hayallerinden vazgeçmek zorunda kaldı. Bu “atanamama” durumu, yetersiz kadro politikaları, işsizliği bir silah olarak gören neoliberal ekonomik yaklaşım ve partizanlığın yön verdiği istihdam politikaları yüzünden yaşanıyor.
Bu öğretmenler, hem ekonomik hem de psikolojik olarak büyük bir travmayla karşı karşıya. KPSS gibi zorlayıcı bir sınavı başarıyla geçen bir öğretmen adayının, mülakat aşamasında elenmesi, atama sürecindeki en büyük adaletsizliklerden biri. Kaldırılacağına dair söz verilmesine rağmen devam eden mülakat sistemi, nesnel bir ölçüt olmaktan uzak. Zira ilden ile puanlama sistemlerinde farklılıklar olduğuna dair haberler alıyoruz.
- Editörün önerisi: 'Mülakat mağdurları' anlatıyor: Erdoğan'ın sözü hâlâ yerine getirilmedi | Aposto Gündem, Melisa Gülbaş
Öğretmenliğin itibar kaybı
Eğitim süreçlerinde karar alma alanlarının daraltılması ve öğretim yöntemlerine merkezi politikaların dayatılması, öğretmenlerin birer eğitim öznesi olarak değil, uygulayıcı olarak konumlandırıldığının göstergesi.
Diğer yandan Öğretmenlik Meslek Kanunu’nun bizzat kendisi, mesleğin itibarını zedeleyen bir yapıda. Öğretmenlerin ve bağımsız sendikaların fikirleri alınmadan oluşturulan kanun ile uzman öğretmenlik, başöğretmenlik gibi (sözde) statüler yaratıldı ve daha da kötüsü bu basamakların test sınavlarıyla atlanması oldu. Kanunun öğretmenlerin ekonomik, mesleki ve sosyal statülerini güçlendireceği ifade edilse de, öyle olmadı, olmuyor.
Bugünün Türkiyesi’nde öğretmen uzman oluyor, başöğretmen oluyor, sözleşmeli oluyor, kadrolu oluyor, ücretli oluyor ama asla “muteber” olamıyor. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde eğitimin ve “aydınlanmanın öznesi” olan, 25-30 yıl öncesine kadar “kutsal bir meslek” sahibi öğretmen, bugün veli WhatsApp gruplarının dedikodu nesnesi olmuş durumda.
Mevcut kanunlar, özel okul öğretmenlerinin düşük ücretlerle ve güvencesiz çalıştırılmasına engel olabilecek çözümler barındırmıyor. Ailelerin yüzbinlerce lira ödeyerek çocuklarını gönderdiği özel okullardaki öğretmenlerin büyük çoğunluğu asgari ücretin biraz üstündeki maaşlarla çalışmaya mahkum ediliyor. Özel sektörde çalışan öğretmenlerin örgütlenme özgürlüğü ve çalışma koşullarını iyileştirme talepleri karşılık bulamıyor.
Tüm bu olumsuzluklara rağmen öğretmenlerin, umudu ve mücadeleyi elden bırakmadığını da görebiliyoruz. Türkiye’de hâlâ ve iyi ki öğretmenler, öğrencileriyle birlikte bu özgürleşme alanını yaratmaya çalışıyor.
Özel okul öğretmenlerinin hak arama çabaları, atanamayan öğretmenlerin mücadelesi, öğretmenlerin sendikal cabaları, çoğu eğitim hayatının içinde şekillenmiş mesleki dayanışma örgütleri, özgür, demokratik ve adil bir eğitim sistemine giden yolun önünü açacak mücadelenin zeminini oluşturmaya, bir hattın savunuculuğunu yapmaya çalışıyor.
Bugünün Türkiye’sinde öğretmen olmak, pek çok öğretmen için yalnızca bir mesleği icra etmek değil, aynı zamanda bir direniş ve umut mücadelesinin parçası olmak anlamına geliyor. Öğretmenlerin eleştirel düşüncenin yeşertilmesi ve toplumsal adaletin sağlanması adına inatçı çabaları mevcut baskılara karşı önemli bir direnç noktası oluşturulması umudunu da içinde barındırıyor.
Paulo Freire’nin sözüyle bitirelim:
“Gerçek eğitim, bir iktidar değil, özgürleşme eylemidir.”
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
YAZARLAR

Ayşe Alan
Çeşitli okullarda tarih öğretmenliği, bölüm başkanlığı ve idareciliğin yanı sıra İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji ve Eğitim Çalışmaları Merkezi’nde (SEÇBİR) proje koordinatörü olarak çalıştı. Tarih Vakfı “20.yy Dünya ve Türkiye Tarihi Öğretmen Kılavuz Kitabı”, Eğitim Reformu Girişimi “Düşünme Eğitimi İçin Öğretmen Kılavuz Kitabı” ve Bilgi Üniversitesi Yayınları “Ayrımcılık: Örnek Ders Uygulamaları” kitaplarının yazarlarından.

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.

Bu yılki NATO Zirvesi; semboller, anlatılar ve kültürel güçle örülen "yumuşak gücün" ortadan kalkmadığını; aksine yeni bir biçim kazandığını gösteren anlarla doluydu. Savunma sanayiinin ve caydırıcılığın öne çıktığı bir dönemde yumuşak güç de bu gerçekliğe uyum sağlıyor; daha sert semboller, daha karizmatik lider imajları ve daha gösterişli ritüeller üzerinden yeniden üretiliyor.

Mutlak butlan kararı, yalnızca CHP iç dengelerini değil, toplumsal muhalefetin yönünü, enerjisini ve mücadele kapasitesini de doğrudan etkileyen bir kırılma noktası oldu. CHP’nin seçilmiş yönetiminin butlan tartışmalarına ayırdığı enerjiyi azaltıp odağını muhalefeti örgütlemeye ve CHP’yi de aşan geniş bir özgürlük cephesi kurmaya yöneltmesinin imkanları neler olabilir?
08 Tem 2026

Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi aldığı için ABD’nin ulusal güvenliğine tehdit oluşturan devletleri ekonomik ve askerî olarak sınırlandıran CAATSA yaptırımlarına Aralık 2020’den beri maruz kalan Türkiye’ye ABD Başkanı Trump’tan müjde geldi. NATO Zirvesi için Ankara’ya gelen Trump, hediye paketini Erdoğan’a sundu: Yaptırımlar kalkacak, F-35 konusu ele alınacak.

Ankara’dan bir NATO Zirvesi geçti, geçiyor. En çok akılda kalan da galiba normal zamanlarda kavganın dövüşün, kirin pasın eksik olmadığı bir evin misafir gelecek diye çehresinin değişmesi oldu. Bütün vaktini oturma odasında geçiren ev ahalisinin beyaz örtülerle üzeri kapatılmış salon takımını görme şaşkınlığı… Ve o salona alınmayıp odaya kapatılan çocuklara yapılanların haksızlığı…




