Barbarları beklerken: Bayram kalabalığı ve kitlelerin tekinsizliği

Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
Günümüzde bayramlar 7/24 yoğun bir tempoyla devam eden hayatlarımızda kısa bir devre arası, nefes alınabilecek bir boşluk ve bir süreliğine de olsa köşeye çekilebilecek bir aralık sunuyor. Çoğu insan için tatil konsepti farklılık gösteriyor. İmkanı olanlar, kalabalık ve gürültülü şehirlerden uzaklaşıp şu an "tatil" denilince zihinde beliren deniz, kum ve sahil üçgenine sığınıyor. Kimisi ise memleketine dönüp bu boşluğu daha geleneksel biçimlerde doldurmayı tercih ediyor. Hikayenin bir de mecburiyetten “gidemeyenleri” var.
Geride kalanların çoğu, bayramlarda yaşadıkları şehirlerin merkezî veya tarihî noktalarına akın ediyorlar. Sosyal medyada uzaktan çekilen görüntülerle tespit edilen “izdiham” en az birkaç gün tartışılıyor. "İstanbul’un artık yaşanmaz hâle geldiğinden" başlayan yakınmalar, toplu taşımanın ücretsiz olmaması gerektiğine yönelik şikayetlerle devam edip kalabalığa yönelik homurdanmalarla yükseliyor.
Bu homurdanmalar, yaşadıkları şehirlerin periferisine itilmiş insanların, şehir merkezlerine ait olmadıklarına, sosyal yapının onları sürüklediği yerlerden çıkmamaları gerektiğine yönelik bir önkabulden hareket ediyor. Hâlihazırda turistlere ayrılmış bir dekorun arkasından kafasını uzatıp çıkıntılık yapan, kentin özenli estetiğini bozan ve steril alanları kirleten tehlikeli bir kalabalık olarak görülüyorlar. Empati duygusu barındırmayan bu tavrı, kolektif olana yönelik nefret ve korku gibi duyguların yanında yoksulluğa yönelik rahatsızlığın bir ifadesi olarak da görmek mümkün.
Necmi Erdoğan, Yoksulluk Halleri adlı çalışmasında zenginin imgeleminde yoksulun yaşadığı mekanla ve bedeniyle "sağlıksız, kirli, pis kokulu" addedildiğini ve tamamen izole edilemedikleri durumlarda veya toplumsal karşılaşmalarda "bulaştırılma, kirletilme" korkusunun kendini gösterdiğini söyler. Ona göre “Yoksul madunun grotesk bedeni, yüksek semboliği sarsar ve sınırlara, konumlara, kurallara saygı göstermediği ve özdeşlik, sistem ve düzeni rahatsız ettiği ölçüde tiksinmeye neden olur.”
Bu açıdan bayramlarda ücretsiz ulaşımla çeperden merkeze gelen insanlara yönelik rahatsızlık, esasında onların arkasına itildikleri dekorun bir süreliğine de olsa önüne geçmeleri, parçası olmayı "hak etmedikleri" bir resmi kirletmelerinden kaynaklanıyor. Bu anlayışın bir sonucu olarak da ancak ücretsiz ulaşımın olduğu bayram gibi tatil zamanlarında denizi görme fırsatı bulan insanlar, şehrin dışından merkeze gelen “tekinsiz yabancılar” olarak görülüyorlar.
Böylesi bir rahatsızlık ve sterillik talebini başka alanlarda da görmek mümkün. Uçakta ağlayan bebekten otobüsteki yaşlılara, hasta, küçük, yaşlı, farklı insanlara karşı çeşitli tahammülsüzlük ifadelerine denk geliyoruz. Gündelik hayatın olağan akışını azıcık da olsa sekteye uğratan bu gibi örnekler yine toplumsal olana duyulan rahatsızlığın semptomları olarak beliriyor.
Peki kalabalıkların olmadığı bir şehir deneyimi mümkün mü? The Atlantic’te yayımlanan bir makalede soylulaştırmanın sesinin sessizlik olduğu söyleniyordu. Zenginler, sessiz sakin yerlerde, şehrin bitmez tükenmez gürültüsünden uzakta, korunaklı alanlarda yaşayabiliyorlar. Hatta dünyada artık tamamen milyonerler için yeniden yaratılan şehirlere bile denk gelmek mümkün. Bunun yanında turizm ekonomisi de şehirlerde merkez ile çevre arasındaki uçurumu giderek daha fazla artırıyor.
Kitlelerin tekinsizliği
Burada kolektif bağların giderek aşındığı bir kültürel vasattan da bahsedebiliriz. Öncelikle radikal bir atomizasyonun hüküm sürdüğü günümüzde toplumsal bağlar hiç olmadığı kadar gevşedi. Bireyin amansız bir mücadelenin ortasında olduğuna yönelik anlatılar daha fazla görünür olurken sosyal yapı, düzenin güç mantığına terk edildi. Rekabet etmesi, yeterince güçlü olması gereken ve sınıfsal, cinsel veya politik asimetrilerden bağımsız tek başına “mücadele ederek” varlığını sürdürmek zorunda kalan bir özne tahayyülü baskın artık.
Bununla beraber sosyal izolasyonun da evrensel bir niteliğe sahip olduğu düşünüldüğünde toplum, kitle ve kolektif hareket adına ne varsa pejoratif bir anlam dünyasının içine hapsediliyor. Hâl böyle olunca kitlelere atfedilen muğlak, tekinsiz, hikayesiz ve başıboş kalabalık etiketleri, kişiyi toplumsal sorumluluklardan azade kılan, biriciklik yanılgısını besleyen bir çeşit “ergen rahatsızlığına” itiyor.
Konuya dönecek olursak bayramda tarihî yerlere akın eden kalabalıkların gerçek bir hikayesi yok mu? Geçen bayramda liseli bir genç kendisine uzatılan mikrofona İstanbul’da yaşamasına rağmen ilk kez Eminönü’nü gördüğünü söylüyordu. Burada esas problem ücretsiz ulaşım değil, bir çocuğun “İstanbul rüyasına” ortak olabilmek için bayram ve ücretsiz ulaşım gibi bir istisna hâlini beklemek zorunda kalması. Ücretsiz ulaşım hakkından şikayet edilen bu kalabalıkların hikayesine daha fazla baktıkça kentin kamusal alanlarının sınıfsal niteliği giderek daha fazla belirginleşiyor. Bu açıdan kent mekanları, gösterdikleri kadar gizledikleri ve arkada bıraktıklarıyla da toplumsal yapının eksiksiz bir ifadesini sunuyor.
Toplumun politik olarak giderek daha fazla “güvenlik sorunu” etrafında ele alındığı bi düzlemde birey, diken üstünde ve steril dünyalarda düşmanın bitmez tükenmez yolunu gözleyen ya da klasik anlamıyla “barbarları bekleyen” bir formla gündelik hayatını sürdürüyor.
Böylece dayanışma duygusu yerini sürekli korunaklı alanların gözlendiği, kimsenin dekorun arkasına bakma zahmetine girmediği daimi bir rahatsızlık hissine bırakıyor. Krizin sıradan hâle geldiği bir dünyada dayanışma ya da daha gündelik biçimiyle dostluk gibi derinlikli bağlar hiç olmadığı kadar önem teşkil ediyor. Bu açıdan bayramlardaki kalabalığa bakarken ücretsiz ulaşımın lanetleri yerine, kamusal alanın bu şehrin bütün insanlarına açılması gerektiğini görmek, bu geleceksizlik zamanlarında ufak bir çatlak açmaya yardımcı olabilir. Çünkü sosyolog Richard Sennett’in de dediği gibi:
“İnsanları birbirleri için kaygılanmaz hâle getiren bir rejimin, meşruiyetini uzun süre koruyamayacağından eminim.”
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
YAZARLAR

Enes Köse
Aposto'da sorumlu editör.

Aposto Gündem
Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ OKUMALAR
Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

Fas’tan İspanya’nın Kuzey Afrika’daki özerk şehri Ceuta’ya yönelik kitlesel geçişlerde en az 57 kişi öldü. İspanya İçişleri Bakanlığı, 30 Temmuz’dan itibaren yaklaşık 50 bin kişinin kente girdiğini; Ceuta yönetimi ise sayının 60 bine ulaşmış olabileceğini açıkladı. Cuma akşamına kadar 48 bin 300 kişinin Fas’a döndüğü bildirilirken Madrid yönetimi sınır bölgesine asker ve ek güvenlik personeli gönderdi.

Üsküdar Belediyesi'ndeki yapı ruhsatı ve iskan işlemlerinde usulsüzlük yapıldığı iddialarına ilişkin soruşturmada Belediye Başkanı Sinem Dedetaş’ın da aralarında bulunduğu dört kişi tutuklandı. İki şüpheli adli kontrolle serbest bırakılırken savcılık, belediye iştiraki Kent AŞ üzerinden müteahhitlerden para talep edildiğini ve ruhsat süreçlerinin yetkisiz kişilerce yönlendirildiğini öne sürüyor. Dedetaş suçlamaları reddederek müteahhitlerden para alınması yönünde hiçbir talimat vermediğini söyledi.

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.



