Bilimin kayıp kahramanı: Alexander von Humboldt

Yazı: Meral Varuy
Andrea Wulf’un Prusyalı kaşif, doğabilimci ve biyocoğrafya alanının kurucusu Alexander von Humboldt'un hayatını anlattığı Doğanın Keşfi kitabını ilk kez Los Osos’ta kızımın elinde gördüm. Onu sabahın erken saatlerinde gözleri pırıl pırıl, yüzü tatlı bir tebessümle aydınlanmış, yatağının içine gömülmüş hâlde kitabını okurken gördüğümde çok etkilenmiştim.
Mutluluğunu paylaştığımı görünce bana heyecanla Alexander von Humboldt’un seyahatlerini, keşiflerini, döneminin en önemli yazarları, bilim insanları ve siyasetçileriyle ilişkilerini, onlar üzerindeki etkilerini anlatmaya başladı. Artık Humboldt aşkı, bana da bulaşmıştı. Zaten Wulf, onun keşiflerini o kadar canlı tasvirler ve zevkli hikayelerle anlatmış ki mutlaka okumak ve Humboldt’u çok daha iyi tanımak istedim.
Çağdaşları tarafından Napolyon’dan sonraki en ünlü kişi olarak tanımlanan Humboldt, zamanının en ilham verici insanlarından biri… ABD Başkanı Thomas Jefferson, onu “zamanının en büyük değerlerinden biri” olarak tanımlıyor. Charles Darwin, “Hiçbir şey Humboldt’un Kişisel Anlatı’sını okumak kadar motivasyonumu kamçılamamıştı” diye yazıyor; Humboldt olmadan ne Beagle’a binebileceğini ne de Türlerin Kökeni’ni düşünebileceğini söylüyor. Güney Amerika’yı İspanyol sömürge yönetiminden kurtaran devrimci Simon Bolivar, Humboldt’u “Yeni dünyanın kaşifi” diye nitelendiriyor. Almanya’nın büyük şairi Goethe ise Humboldt’la birkaç gün geçirmenin “yıllar gibi geldiğini” dile getiriyor.
Can sıkıntısının sarayında bir çocukluk
Humboldt, 1769’da oldukça zengin bir Prusya aristokratının oğlu olarak dünyaya gelmiş. Berlin yakınlarındaki malikanelerinde kardeşi Wilhelm ile büyürken ailenin maddi olanakları sayesinde, Aydınlanma Çağı’nın Marcus Herz gibi ünlü fizikçi ve düşünürlerinden özel dersler almış. Bu öğretmenler, Humboldt’un zihin dünyasına hakikat, özgürlük ve öğrenme hevesinin tohumlarını ekmiş.
Humboldt'ın bütün çocukluğu, "can sıkıntısının sarayı" olarak nitelendirdiği malikaneden kurtulacağı, özgürce uzaklara yolculuk edebileceği günlerin düşlerini kurmakla geçmiş. Babalarını çok küçükken kaybeden Humboldt kardeşler, katı kuralları olan annelerini de gençlik çağlarında kaybetmişler.
İlk başlarda annesinin baskısı ile madencilik akademisinde okuyan Alexander’ın esasında ilgi duyduğu konular botanik, zooloji, biyoloji, kimya, coğrafyaymış. Çok genç yaşlarında Goethe’nin de dikkatini çekmiş. 1794 yılında Jena’da yüz yüze tanışmışlar.
Goethe, Almanya'nın özgürlükçü üniversite kenti Jena’nın hemen yakınındaki Weimar’da yaşıyor, sık sık Jena Üniversitesi’nde de çalışmalar yapıyormuş. Humboldt’un konaklayacağı evin tam karşısında ise Alman edebiyatının bir başka dev ismi Friedrich Schiller oturuyordu.
'Onunla geçireceğiniz birkaç gün 7 seneye bedel'
Jena Üniversitesi, Klasik Çağ düşüncesini Romantizm ve Aydınlanma idealleri ile harmanlayarak yeni bir hümanizm fikri oluşturan, “Weimar Klasikçileri” olarak adlandırılacak ekolün merkeziydi. Schiller ve Goethe’nin yanı sıra Hegel ve Schopenhauer'ın da yolunun geçtiği üniversite, yaklaşık 40 yıl sonra Karl Marx’ın doktora tezini de kabul etmişti.
Humboldt, üyesi olduğu bu seçkin grupta, o günlerde 40’lı yaşlarında olan Goethe’den çok daha genç olmasına rağmen liderliği üstlenmişti. Başkalarını dinlemeye çok meraklı olmayan Goethe bile sonradan onun hakkında “Onunla sadece bir saat sohbet ederek 8 günlük okumaya bedel bilgi alabilirsiniz” diye yazacaktı. Bir başka defasında ise “Onunla geçireceğiniz birkaç gün 7 seneye bedel” demişti.
Humboldt'un biyografisinin yazarı Andrea Wulf, Goethe’nin ölümsüz eseri Faust’un baş karakteri Heinrich Faust ile Humboldt arasındaki büyük benzerliklerin de tesadüf olmadığına dikkat çekiyor. Nitekim Goethe’nin ilkini 1808’de ve ikincisini ise 1832’de yayımladığı Faust’u yazmaya yoğunlaştığı zamanların hepsi, Humboldt’un ziyaretlerinin hemen sonrasına denk geliyor. Ayrıca Humboldt’un, Jules Verne’in eserlerine de esin kaynağı olduğu kesin.
Andrea Wulf, Humboldt'un Goethe ve Schiller ile geçirdiği bu verimli dönem sonrası çıkacağı 5 yıllık Güney Amerika gezisi için “Humboldt artık doğayı hem kalbiyle hem gözüyle görmeye hazırdı” diyor. Geri dönüşte beraberinde getirdiği 60 bin örnek ve sayfalarca nota dayanarak yazdığı kitaplar, Humboldt'un Fransa'da gördüğü ilgi nedeniyle Napolyon tarafından kıskanılmasına ve Kant'a ilham olmasına neden oluyor.
Humboldt, coğrafya ve doğa bilimi bilgisine ek olarak sosyal ve politik konulara da ilgi duyması, özellikle kölelik karşıtlığı sayesinde ABD Başkanı Thomas Jefferson ve Büyük Kolombiya'nın kurucusu Simón Bolívar gibi siyasetçilerin akıl danıştığı kişi oluyor.
Botanikçi arkadaşı ile Chimborazo’ya tırmandı
Humboldt, çağının yaygın kabullerine taban tabana zıt görüşlere sahipti. Ona göre insan, doğanın efendisi değil, bir üyesiydi. Doğadaki her şey birbiriyle etkileşim içindeydi. İnsan, doğayı kendi çıkarları ve keyfine göre şekillendirmeye kalkmamalıydı. İnsan, sadece doğanın sistemine uygun hareket etmeli, doğanın kanunlarını öğrenerek onunla uyumlu olmalıydı.
Humboldt ve Fransız botanikçi arkadaşı Aime Bonpland’ın Chimborazo’ya çıkma cesareti düşünülmeyecek kadar zor bir deneyimdi. Zirveye vardıklarında ayakkabısı yırtılmış ve ayağı kan içinde kalmıştı. Dondurucu soğuk ve yükseklik vurgunu, bedensel güçlerini tükenme noktasına getirmişti. Artık daha fazla tırmanmak hayati tehlike arz ediyordu.
- Barometresini kurdu ve yüksekliği 5.917 metre olarak ölçtü. Bu, tarihte o güne kadar bir insanın tırmandığı en yüksek noktaydı.
- O zamana kadar bir coğrafyanın bitki örtüsü, tanrının oraya bahşettiği bir lütuf olarak görülüyordu. Humboldt, bunun iklimle bağlantılı olduğu basit gerçeğini kayda geçiren ilk bilim insanı oldu.
Çok zor şartlarla Chimborazo’nun zirvesine çıktığı Haziran günü, 5.917 metre yükseklikten aşağıya, tropik yağmur ormanlarına doğru uzanan manzaraya baktığında doğayı yaşayan bir bütün olarak gördü. Atmosfer bile oksijeniyle, taşıdığı polenler, tohumlar, böcek yumurtalarıyla geleceğin hazırlayıcılığını yapıyordu. Dağın yamacında her bitkiyi, olması gerektiğini düşündüğü yerde buluyordu. Bir hiyerarşi yoktu; bir denge ve bütünleşme vardı. Her şey, her şeyle etkileşim içindeydi.

Ekvador'daki Chimborazo yanardağına ait ünlü illüstrasyonu, farklı yüksekliklerde yaşayan bitki türlerini gösteriyor. Kaynak: Wikimedia Commons
Chimborazo’dan inince ilk işi Bitkilerin Coğrafyası Üzerine Denemeler’i yazmaya başlamak olacaktı. Kelimeler, gördüğünü anlatmakta kifayetsiz kalınca Chimborazo’daki bitki örtüsünün ve jeolojik formların yükseklik ve iklimle paralel değişimini gösteren bir çizim yapacaktı. Sayfanın kenarlarında da dünyadaki diğer yüksek dağlarda, aynı doğa örtüsünün karşılık geldiği yükseklikleri işaret ederek karşılaştırma olanağı sunuyordu.
- Sözlük: Bilim tarihinde çığır açacak bu çizime Naturgemälde dedi. Bu Almanca sözcüğün birebir çevirisi ‘“doğanın tablolaştırılması” anlamına geliyor. Ama Humboldt, kavramsal olarak bir bütün olarak doğanın büyük resmini ima ediyordu. Onun deyişi ile “Tek bir sayfaya sığan mikrokozmos” veya “Çokluktaki birliğin tablosu.”
Yeni dünyanın kaşifi
Bolivar, Humboldt’a yazdığı bir mektupta onun Güney Amerika için önemini vurgularken ‘’Bizi, yaşadığımız coğrafya ile gurur duyar hâle getirdiniz. Sizin yazdıklarınız sayesinde ben ve arkadaşlarım cehaletten uyandık’’ diyerek onu “yeni dünyanın kaşifi” olarak niteleyecekti. Darwin ise sonradan “İçimde sönmez bir ateş yaktı” diye anacağı Humboldt’un izinden gitmeye karar verecekti.
Humboldt, tıpkı doğanın birliği gibi bilimin de birliğini savunuyordu. Her bilim insanının sadece kendi alanında değil, farklı bilimsel alanlarda da bilgi sahibi olması gerektiğine inanıyordu. Felsefe, mantık, biyoloji, kimya, coğrafya, astronomi, jeoloji, zooloji, botanik gibi alanlar birbirlerinden ayrılamazdı.
- Sıklıkla polymath (Hezarfen) olarak da anılmasının nedeni buydu. 1834'te, yani bilimsel disiplinlerde uzmanlaşma sürecinin işaret fişeği olan scientist (bilim insanı) sözcüğünün ilk kez kullanıldığı yılda Humboldt, en önemli eseri Kozmos’u yazarken farklı konularda uzman bilimciler, tarihçiler ve edebiyatçıların da aralarında bulunduğu birçok insanı biraraya getirdi.
Kozmos’un başarısı o kadar büyük oldu ki Humboldt, ABD’de herkesin bildiği bir isme dönüştü. Moskova gazeteleri ondan “Bilimin Shakespeare’i” diye söz ediyordu. Paris Bilimler Akademisi, onu “Çağın Aristo’su” ilan etmişti. Kitabın sadece İngiltere’deki bir baskısı, 40 bin kopya satacaktı. 20. yüzyılda bilim dendiğinde hepimizin aklına ilk olarak Einstein’ın gelmesi gibi 19. yüzyıl boyunca bilim dendiğinde herkesin aklına ilk gelen isim de Humboldt’tu.
- Pasifik kıyısı boyunca devam eden ünlü Humboldt Akıntısı’ndan Humboldt penguenleri ve sayısız Humboldt bitkisine, Greenland’teki Humboldt buzulundan Yeni Zelanda, Güney Afrika ve hatta Çin’deki Humboldt dağlarına kadar, adı halen her yerde karşımıza çıkıyor.
- Nevada bile, 1860’larda ABD’ye dahil edildiğinde “Bu yeni eyaletin ismi ne olsun?” diye tartışırken az daha Humboldt adını alacaktı. Rocky Dağları’na, “Humboldt And Dağları” adı verilmesi de gündeme gelecekti o yıllarda. ABD’de çok sayıda idari bölge, dağ, ırmak ve şehir hâla onun adını taşıyor.
Bilimi herkesin erişimine açmaya adanmış bir hayat
Humboldt’un en sıradışı özelliklerinden biri, bilginin özgürce ve ücretsizce paylaşımına verdiği değerdi. Yaşamının farklı aşamalarında ücretsiz kurslar verecek, ücretsiz konferanslarda konuşacaktı. Humboldt, bilimi herkesin erişimine açık hâle getirme konusunda da çağdaşlarından ilerideydi. Kitlesel eğitim fikrinin yükseldiği bir çağda, doğru zamanda, doğru yerde, doğru kişiydi. Latin Amerika’dan getirdiği çok değerli örnekleri, Avrupa’da talep eden her bilim insanına göndermekte de hiç tereddüt etmiyordu.
Öleceği güne kadar, dünyanın birçok ülkesindeki bilim insanlarına ve öğrencilere yazdığı on binlerce mektupla bütün bilgisini cömertçe paylaşmayı sürdürdü. Humboldt, küresel işbirliğine çok inanıyordu. Durmaksızın yazdığı ve çok önemli bilimsel düşünceleri dünyaya yaydığı mektupları ile adeta bir küresel ağ kuruyordu.
Humboldt, tıpkı doğada birliğe inandığı gibi bilimde de işbirliği ve birliğin, ortak çalışmanın bizi gerçeklere daha çabuk ulaştıracağı düşüncesindeydi. "Humboldian" bakış da bu şekilde doğmuştu.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
NEREDE YAYIMLANDI?
Alexander von Humboldt, bilimi herkesin erişimine açma yolunda çağdaşlarından önde bir hayat sürdü. “Tinder’ın atası” olarak kabul edilen Operation Match, 1965 yılının boğucu flört ikliminde Harvard öğrencileri tarafından geliştirildi.
08 Tem 2024

YAZARLAR

Liber Kültür Sanat Derneği
Liber Kitap Kültür Sanat Derneği'nin temel hedefi toplumda okuma alışkanlığını yaygınlaştırmak, okuma fırsatından mahrum kalan kesimlere erişim imkanı sağlamak, sanatı ve sanatçıları destekleyerek yaratıcı düşünceyi teşvik etmek ve gelecek kuşakların daha aydın bireyler olarak yetişmesine katkı sağlamaktır.

Quando İçgörü
Teknoloji ve bilim dünyasını şekillendiren trendlere yönelik analizler, sektörlerden içgörüler, güncel veriler ve etki yaratan raporlar.
İLGİLİ OKUMALAR



