Bir acıya kiracı ve umutsuz: Bahçeli iki katlı ev düşlerimiz, yaşamımız ve şehirler üstüne

Şehir plancısı Dr. Ceren Gamze Yaşar, kentleşme konusunda tartışırken kaybolduğumuz ikilikleri kaleme aldı.
Bir acıya kiracı ve umutsuz: Bahçeli iki katlı ev düşlerimiz, yaşamımız ve şehirler üstüne

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

Dr. Ceren Gamze Yaşar - Şehir plancısı

Deprem sonrası altüst olan şehirleri, insanları, hayatları gördükçe ya da yaşadıkça pek çok zihne aynı soru düştü: Bütün evler bahçeli tek katlı ya da iki katlı olsa, yaşayıp gitsek güvenle, olmaz mı?

Bunu deprem öncesi de soran pek çok insan vardı. Benim gibi her yere yürüyerek gitme, her ihtiyacı elinin altında olma, canlı sosyal yaşamın ve şehir hareketliliğinin parçası olma meraklısı amansız merkez sevdalıları dışında kalanlar ve şehir plancısı olmayanlar arasında... Deprem ile birlikte kolektif bilinçaltımızda derin bir yerlerde duran bu yarı kırsal, "doğaya yakın" bahçeli yaşam düşü hiç olmadığı kadar yüzeye çıktı. Bütün Türkiye’yi bahçeli evde oturtsak ne kadar alan kaplar diye hesaplandı hesap makinalarıyla. Malzemeler de kerpiçten olsun, taştan olsun, tahtadan olsun diye projeler önerildi, yaygınca savunuldu.

Bu yazı, bir şehir plancısının size kardeşçe bir uyarısı aslında, “Kabul edilmiş dualar için edilmemişlerden daha çok göz yaşı dökülmüştür” demiş Rahibe Teresa, bu da öyle. Kendimizi güvende hissetmek için, elimizden alınmış iki gram huzurumuzu geri kazanmak için istediğiniz bu düş, çok kısa sürede tam bir kabusa dönüşecek, çözdüğünden daha büyük sorunlar yaratacak bir sahte çözüm, bir tür insanlığın gerçekçi olmayan biçimlerde kendini kandırması. Nereden başlamalıyım diye çok düşündüm bu uzun hikâyeye ve parça parça denk geldiğim her yerde anlatmaya karar verdim, burada da sığdığı kadar olacak.

kır

Öncelikle hangi zemindeyiz? 

Kent biçimi ile yapı biçimi arasındaki ilişkiyi, yaygın adıyla yatay-dikey tartışmasını şehircilik perspektifinden ele almadan önce hangi zeminde hareket ettiğimizi açıklığa kavuşturmak isterim.

İlk olarak temel ihtiyaçlarımız arasında başı çeken konut piyasalaşmış ve bunun da ötesinde finansallaşmış durumda. Konut tartışmamız, ister biçim-mimari boyutunda olsun, ister yapı güvenliği açısından olsun, ister şehircilik (yani yapılar ve kullanımlar arası ilişkiler) yönünden olsun, ister pür estetik ya da malzeme bakımından olsun, piyasa baskısından azade değil ve hatta bugün gözlemlediğimiz sorunların neredeyse tamamı da bu piyasa baskısı ve finansallaşma kaynaklı.

Bütün tartışmalarımızın merkezine konutun finansallaşması ve piyasalaşmasının yarattığı baskıyı koyarak başlamamız gerekiyor. Her yerde ve daha fazla yapılaşma baskısı, ihtiyaç fazlası konut üretilirken konut sıkıntısı çekmeye devam eden pahalı konutları kiralayamayan ya da ev sahibi olamayan bizler, yurdun dört bir yanında alamaz olduğumuz konutları üretmek için kullanılan malzemeleri çıkarmak için gece gündüz devam eden madencilik faaliyetleri, bunlar hep aynı sorunun farklı suretleri.

İkinci olarak, şehir dediğimiz (ya da en basit yerleşim birimi olarak köy) üstündeki toplumsal ve ekonomik ilişkilerle tarih boyunca şekillenmiş bir mekânsal örüntü. Bugün tamamen yıkılmış şehirlerin bile alt katmanlarında izler var, bir geçmiş, somut olsun veya olmasın, bizi yönlendiren bir miras mevcut. Başka bir deyişle sorunlu alanlarımız sadece yeni ve çeperdeki ya da kentsel dönüşümle merkezde boşaltılmış alanlardaki yerleşimler değil, mevcut devasa yapı stokumuz da sorunlu.

Yani elimizde bir dünya güvenemediğimiz binamız var. Bunların yapılması yıllar sürdü. Bazılarımız mülk edinebildik, çoğumuz edinemedik, bazıları bu güvenli-güvensiz yapıları 300-500 ellerinde topladı. Bir de tabii son olarak şehirlerdeki yapılar konutlardan ibaret değil, işyerleri, fabrikalar, kamu kurumu binaları, üniversiteler, okullar, hastaneler, kültür merkezleri, itfaiyeler, sinemalar, alışveriş merkezleri, tiyatrolar, marketler, depolar, antrepolar, otogarlar, aklınıza gelebilecek ne varsa şehirlerde yer almakta. Bunlar hem elimizde olan yapı stoku, hem de nereye yerleşirsek yerleşelim, ihtiyacımız olanlar ve herkesin erişim hakkı (yakınlık) olması gereken yerler.

Yatay-dikey tartışmasını yaparken işte tüm bu yapıları ve aralarında kurdukları ilişkiyi, mevcut yapı stoku ile birlikte ve konutun finansallaşmasını aklımızın köşesinde tutarak tartışmaya başlamak gerekiyor.

KIR 2

Tartışırken kaybolduğumuz ikilikler:

Yatay-dikey, dolu-boş, alçak-yüksek, düşük yoğunluk-yüksek yoğunluk 

Biz içerisinde yaşarken yapı (doluluk) görüyoruz, sokak (boşluk) görüyoruz, bunların biçimlerine dair aklımızda açık bir görüntü var, ancak bu doluluk ve boşlukların bir araya gelişlerinden bir kent biçimi de oluşuyor. Gündelik hayatımızda tam kavrayamadığımız bu biçim şehirlerimizin kaderini belirliyor.

Doluluk ve boşluklar şehir planlama ile tanımlanıyor, tanımlanmalı daha doğrusu. Bizim tecrübemizde daha çok gerçekleşense merkezde fazla dolu daha az boş yaratıp imar haklarını rant baskısı ile bölgenin kaldırabileceğinden fazla şekilde arttırmak, boşlukları istila eden doluları (kaçak kat, çıkmalar, ön çekme ve arka çekmeleri kapatanlar) imar affı ile affetmek, toplanma alanlarını (altyapılı afet sonrası erişilebilir boşluklar) doluluk haline getirmekle başlıyor. Devamında çeperde boşlukları bol, dolulukları az çevreler; yani genel geçer bahçeli evler düşünü kitlelere satarak imara açmak, hızlıca plan tadilatı ile bu bölgelerdeki yoğunluğu arttırıp tarlaların ve benzeri verimli arazilerin ortasına, etaplamadan 8-12 kat seviyesinde imar hakkı vererek devam ediyor. Kentin azalarak bitmesine karşıt, kırsal dokuda eriyerek araya karışmasına engel olan piyasa baskısı ile üretilmiş yatırım amaçlı boş konutları içeren dağınık alanları üretmek, yani kentsel saçılma, bu sürecin genelini özetliyor.

Yatay-dikey mimari ve kent biçimi arasında Türkiye’de kurulan ilişki tam olarak bu. Kent biçimlerimize de pek hoş olmayan biçimde yağ lekesi deniyor. Biz alçak katlı düşleri satarak kendini meşrulaştıran bir imar düzeninde, yatırım amaçlı yüksek katlı konutları rastgele saçılmış geniş çeperlere dolduruyoruz. Şehirleri sokaksız, (yani tanımlı hale gelmiş işlevsel bir boşluğa sahip değil, ki biz o tanımlı boşluklarda, yani sokaklarda ve meydanlarda bütün kamusal yaşamımızı kuruyoruz) otopark denizinde yüzen, toplu taşıma sorununu tam çözemeyen, hizmetlere ve merkeze erişimde sorun yaşayan, teknik ve sosyal altyapısı binadan sonra, bazen çok çok sonra gelen biçimlerin uygulama alanına dönüştürüyoruz. Tabii ‘etaplamadan’ vurgusu çok temelde bir yerde duruyor.

Bir şehrin bütün yerleşilebilir alanları, belki önümüzdeki 50, 100, hatta 500 yıl boyunca ihtiyaç duyulacak alanları imara açılır mı? Açıldı. Türkiye’de yakın dönemin imar planlarında, bütün şehirlerde, yerel ve ulusal çıkar gruplarının baskılarıyla tam olarak bu gerçekleşti. Kamu arazileri özelleştirildi, yerel yönetimlerin, kamunun, arazi kullanımı, şehir planlama ve afet sonrası müdahale araçları elinden alınmış oldu. Bugün, yağ lekesi gibi yayılmış, yüksek katlı yapıları düşük yoğunlukla seyrek şekilde dağılmış, boş duran uzak evleri, merkezde çok pahalı kiralara sunulan evleri olan şehirlerimiz var.

Alçak-yüksek meselesi ile devam edelim. Piyasa işleyişi içinde alçak-yatay olan diğer tüm yerler, baskıyla arttırıldığı için azalıyor ve hep daha da yüksek fiyatlara ulaşıyor. Dağınık dokusu itibariyle iyi planlanmadığında binek araçları için (çoğu zaman hane halkı başına 2-3 tane) yoğun benzin tüketimi gerektiriyor. Her yere olmasa da kentin uygun yerlerinde, kendi kendine yetebilen (hizmetler, işyerleri, kültürel-sosyal-teknik altyapı yönünden) bir alt merkez olarak kurgulandığı sürece çalışabilen bu doku, kooperatif veya sosyal konut gibi alım gücünü hesaba katarak üretilen konut türleri ile ancak anlamlı ve mümkün hale gelebiliyor.

Yani bu alçak katlı-düşük yoğunluklu dokuyu, konutu piyasalaştırmadan ve/veya finansallaştırmadan, ihtiyaçlara uygun üretmediğimiz sürece, bir arzu nesnesi olarak bu iki katlı evler piyasada erişemeyeceğimiz ama gözden uzak yerlerde bomboş duran (Bolu’nun Mudurnu ilçesindeki ‘Disney köyü’ Burj al-Babas’ı düşünün) mekanlara dönüşmeye mahkum. Boş duran mekan da hem kamu zararı hem de doğanın ve emeğin sömürüsü olarak önümüzde beliriyor.

Gelelim yüksek yoğunluk-düşük yoğunluk ikiliğine; bu alanda genellikle alçak kat-düşük yoğunluk, yüksek kat-yüksek yoğunluk eşleştirmesi yapılıyor. Oysa ki bugün çeperlerdeki o çok katlı, yüksek ama dağınık yapılar düşük yoğunluğa sahip şekilde planlanmış durumda. Yani, yapı biçimi ile kent biçimi arasındaki ilişkinin belki de en kötü kombinasyonlarından birine maruz bırakılıyoruz. Yerleşim bölgelerinde uygulanması mümkün olan alçak kat ile yüksek yoğunluk ise iyi bir kombinasyon, iyi örneklerine de ulusal ölçekte ilk bakışta Ankara’da Batıkent bölgesinde rastlıyoruz.

Hazır yoğunluk tartışmaya başlamışken hatırlatmam gerekiyor. Herkese şehre biraz uzak bahçeli bir ev düşü cazip gelmiyor, evden işe işten eve yürümek, bütün ihtiyaçları, tiyatro dahil, yürüyerek karşılamak, iş çıkışında mahalle pub'ında iki bira içmek ve ardından eve gitmek, ya da nargileciye yürüyerek gidip dönmek, bir sıkıntı olduğunda sağlık ocağına yürüyüvermek, parka yürüyerek gidip çocuğunla oynamak, köpeğini gezdirmek, arkadaşlarınla yürürken karşılaşıp bir kahveciye çöküvermek, kitapçıya uğrayıp iki dergi kurcalamak, iş çıkışı yürüyerek balıkçıdan balığını, fırından ekmeğini, manavdan sebzeni, çiçekçiden çiçeğini almak, arabaya binmeden aylar geçirmek, iyi kurgulanmış merkez ve alt merkezlerde mümkün.

Yoğunluk meselesinde de siyah ile beyazdan bahsetmek mümkün değil, eğer bir siyah varsa, buna da çok geniş ve alt-merkezli hale getirilemeyecek bir biçimde dağıtılmış düşük yoğunluklu yapılaşmalarda rastlanabilir (ki buna yatay-dikey yapıların tamamı dahildir).

Yoğunluk bir derecedir, 1-0 gibi düşünmemek gerekir. Ara değerler de mümkündür; ayrıca başta doluluk-boşluk ile ifade ettiğim konu ile de direkt olarak ilişkilidir. Nüfus yoğunluğu arttıkça sosyal ve teknik altyapı ihtiyaçları da artacağından bunların tam olarak karşılanması, başka kullanımlarda yapılar ve boşluklar gerektirdiği için son tahlilde brüt yoğunluğu da düşüren etmenlerdir.

yoğunluk

Örneğin alçak katlı sayılabilecek Ankara’daki Bahçelievler dokusu yüksek yoğunluklu iken (dolu-boş dengesi ve nüfus yoğunluğu yönünden), yine Ankara Yaşamkent’te yapılar minimum 10 katlı olmalarına rağmen, dolu-boş dengesi açısından, bitimsiz ve tanımsız boşluklarıyla, sokaksızlığı ve otopark denizlerinde yüzen kapalı site bahçeli sıkıcı apartmanlarıyla, olmayan yaya dolaşımıyla dağınık bir yapıda olduğu için düşük yoğunlukludur.

Üç ana bileşene sahip yoğunluk konusu bu yazıda bahsi geçenler için belirleyicidir, ki bunlar nüfus yoğunluğu, yapı yoğunluğu ve kent biçimi (bütün kent için yoğunluk, derişiklik-saçılmışlık) olarak üçe bölünebilir. Burada bana ayrılan yeri çoktan doldurduğum için de yüksek yoğunluk ve düşük yoğunluk tartışmasını yürüttüğüm bir infografik ile bu yazıyı burada noktalıyorum.

yoğunluk



Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ BAŞLIKLAR

YAZARLAR

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

SpektrumSpektrum

HİKAYE

Başka bir kader yoksa: Çocuklara verilecek cezaların artırılmasının sonuçları ne olabilir?

Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

Başka bir kader yoksa: Çocuklara verilecek cezaların artırılmasının sonuçları ne olabilir?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Zalim iyimserlik: İktidar, muhalefet ve topluma Anadolu’dan bakmak

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.

16 Tem 2026

Zalim iyimserlik: İktidar, muhalefet ve topluma Anadolu’dan bakmak
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Ahbap Derneği olayı: Türkiye’de dernek ve vakıflar nasıl denetleniyor?

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Pelin Cengiz

·

15 Tem 2026

Ahbap Derneği olayı: Türkiye’de dernek ve vakıflar nasıl denetleniyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

İstanbul Barosu raporu: Kuyu tipi cezaevlerinde neler yaşanıyor?

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Melisa Gülbaş

·

13 Tem 2026

İstanbul Barosu raporu: Kuyu tipi cezaevlerinde neler yaşanıyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.

Uraz Kaspar

·

12 Tem 2026

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak