Bir Düğünde Nasıl Sabahlanır?

Mehmet Selahattin, 1 Mart 1930
Bir düğün evine davetliyiz. Genç arkadaşlardan biri evleniyor. Eskiden bu kabil davetlere gitmeden evvel iştiha açsın diye sirke içerlermiş. Bizim iştihamız sirkeye ihtiyaç görmeyecek kadar keskindi. Yolda birisi büfenin pek zengin olduğundan bahsederken “Monşer sekiz hindi, dört kuzu kesilmiş. Hazırlığa bakarsan…” dedi.
Ekûllerden biri ağzını şapırdattı.
“Dört kuzuyu, sekiz hindiyi bırak da rakı var mı rakı sen ona bak!”
“Hadi canım, ‘bol’ varken rakı içilmez.”
“Bol dediğin şu içine elma atılmış sulu şarap değil mi?”
“Evet.”
“O halde ben ‘bol’ yerine bol rakı içmeyi tercih ederim.”
Saatime bakarak; “Beyler,” dedim. “İyi hoş amma bana pek erken damlıyoruz gibi geliyor.”
Onlarda da aynı endişe:
“Hem de bu damlayışı korkarım bizim sululuğumuza hamledecekler.”
Böyle konuşarak düğün evinin önüne gelmişiz. Her düğün evi gibi bunun da kapısı ardına kadar açık. İki otomobil emre müheyyâ bekliyor. Paltolarımızı vestiyere teslim ederek merdivenleri çıktık. Bütün salonlar dolu. Şehrin en mümtaz simaları burada. Kalabalıktan pek sıkılan bir arkadaş kendini bu yepyeni muhit içinde bulunca hafif bir baş dönmesi geçirdi. Aynada kendi kıyafetini göz hapsine alan diğer bir arkadaş etrafındakilere bakarak göğüs geçirdi:
“Ah, ne ettim de smokinimi giymedim!”
Artık bu onda fikri sabit oldu. Durup durup söyleniyordu:
“Canım nasıl oldu da düşünemedim. Bizden başka smokinsiz yok.”
Hiçbir suretle teselli kabul etmiyor, rast geldiğine “Pek ayıp oldu. Aman ne kepazelik!” diye söyleniyordu.
İç salonların birinde bütün tanıdıklar toplanmıştık. Bu etiket meraklısı arkadaş bizi orada da buldu.
“Bu kadar smokinli arasında arkamdaki elbiseyle dolaşmaktan utanıyorum.”
Hâlbuki siyah reye kumaştan zarif bir elbisesi vardı ve davetliler arasında koyu renk elbise ile gelen sade biz değildik. O sırada açık renk çoraplı birini görmüş. Dehşetle haykırdı:
“Aman Allahım ne görüyorum? Adamın biri yeşil çorap giymiş!”
Böyle önüne gelene dert yanar, etrafında kendine benzer adamlar bulmaya çalışırken zarif smokini ile birdenbire karşısına çıkan bir zata eğilerek sordu:
“Çok büyük gaf değil mi bu? Böyle smokinsiz gelmek?”
Alayı pek seven muhatabı ince ve müstehzi tebessüm ile;
“Doğrusu size yakıştıramadım. Herkes böyle yerlere ne kıyafetle gelineceğini bilmediğinize hükmedecek.” demez mi!
Âdeta hicabından renkten renge girdi.
“Aman, o halde hemen çıkıp gideyim!”
“Yok. O zaman da sizin bir meclise ne vakit gelip oradan ne zaman ayrılmak icap ettiğini bilmediğinize hükmederler.”
Orta salonda mükemmel bir cazbant hazırlanmış, ortalığı gürültüye boğmak için ilk işareti bekliyordu.
Evin genç ve sevimli damadı salondan salona koşarak davetlileri ağırlarken bizim tarafa da uğradı. Smokinsiz arkadaş hemen koştu, bermutat elbisesini gösterdi. “Âdeta ağlamalı olacağım birader.” diye başlarken damat bey kolundaki saate baktı.
“Merak etmeyin, büfe tam 9.5’te açılıyor.”
Biz güldük. Smokinsiz arkadaşı da güldürdük. Bu can sıkıntısını ancak büfenin açılmasıle tadil edileceğini zihnine iyice yerleştirdik. Caz da bir dakika sonra başladı. Hazırun arasında bir hoca efendi kaypak zemin üzerinde birbirlerine sarılmış dönen çiftlere hiç yadırgamadan hayran hayran bakıyordu. O sırada ağır bir raks havası başlayınca bunu bir marşa benzeten birisi kulağıma eğildi.
“Bu ne marşı?”
“Bilmem, belki de marş nüpsiyaldir.”
Tekrar kulağıma eğildi.
“Aman birader, hepsinden evvel şu büfe marşı bir çalınsa…”
Üçüncü fokstrottan sonra büfenin kapısı açıldı. Davetliler tehalükle atıldılar. Büfenin göz kamaştırıcı ihtişamı karşısında küçük bir tereddüt gösterdikten sonra aperatif kadehleri elimizde hindinin başına çöktük. Bizim kadar açıkgözlük yahut açgözlülük edemeyenler büfenin etrafında pervane gibi dolaşıyorlar. Hindiden kocaman bir parçayı tabağına alan biri gülerek;
“Bak gördün ya, hindi canlandı.” diyor.
Açlıktan biraz evvel şikâyet eden bu arkadaşa;
“Yanlışın var, bana kaz canlandı gibi geliyor.” dedim.
Salon bu esnada sari bir neşe tufanı içinde çalkalanıyordu. Bir ses:
“Beyler! Müsyü Cims numara yapıyor.” diye bağırdı.
Büfede boyuna atıştırmakla meşgul birisi cevap verdi:
“Buradaki numara daha iyi. Siz keyfinize bakın.”
Saat 1’i geçiyordu ki büfe boşaldı. Davetliler salonlarda toplandılar. Serpantinler içinde raks edenlere yeni yeni çiftler iltihak ediyordu. Bir aralık birisi elinde 40-50 balonla içeri girdi. Yüz kadar elin bu balonlara saldırışı pek heyecanlı oldu. Bir dakika sonra örselenmekten hepsi patlamıştı, havalanıp tavana yapışan birkaçı müstesna. Arkadaşlardan biri bunları gösterdi:
“Bir de havalanmayın diye nasihat ederler. Havalananlar bak nasıl kurtuldu.”
Sabaha karşı çok nezih bir muhitte çok müstesna bir gece geçiren davetliler yavaş yavaş dağılıyorlardı.
** Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. ‘İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk’un amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
NEREDE YAYIMLANDI?
sosyete düğünü, 1930, 'bol' içkisi, mezat gündemi, Osmanlı döneminde suç
22 Mar 2023

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?
1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.
İLGİLİ OKUMALAR


