Bir Türkiye Gerçeği: Türk dizileri, Nursemalar ve Sansür

Bu köşeyi okuyanlar bilir; Ruhsar, Yılan Hikayesi, Evdeki Yabancı ve hatta Çocuklar Duymasın’dan bahsetmişliğim vardır. Sanmayın ki sadece 90’ların sonu, 2000’lerin başında Türk dizisi izlerdim. Lise son sınıfta herkes sınava hazırlandığı için televizyon izlemeyi bırakmışken ben her gün arkadaşlarıma kaçırdıkları bölümlerin özetini geçerdim bazı sahneleri taklit ederek – hem de biyoloji laboratuvarında (e bi’ de bayıl istersen Feriha?). Sizlere yalan söylemeyeceğim, Türk dizisi izlemek benim için hep bir zevk oldu ve suçlu da hissetmiyorum. Öyle ki sektörün acımasız koşulları ve anlamsız uzun dizi saatleri canımı çok sıksa da bir türlü kopamadım Türk dizilerinden. Belki her şeyi tahmin edebilmenin anksiyetemi rahatlatmasından, belki de verdiği tanıdıklık hissinden, bilmiyorum.
Suçlu hissetmiyorum dedim demesine ama haftalar önce Kızılcık Şerbeti’ne denk gelip içimde feci bir merak hissedince ben bile biraz utanma belirtisi gösterdim. Sanki biri beni kontrol ediyormuşçasına (Cranberry Sorbet olsa beğenirsiniz!) gizli sekmeden açmaya başladım birkaç çarpıcı sahnenin videolarını. Neden mi çekindim? Seküler bir ailenin kızının muhafazakâr bir ailenin oğlundan olan beklenmedik hamileliği ve ikilinin evlenmek istemelerini konu alan dizi, olaylı başlamıştı. Seküler annenin başörtülü kadınları kast ederek "bunlar da her yerde" demesiyle aslında seküler insanları kötü gösterdiği, bir propaganda aracı olduğu fikriyle feci eleştiriliyordu. Bu eleştiriler sosyal medyada dönedursun ben artık çarpıcı videoları geçip tüm diziye kendimi iyice kaptırdım, gizli sekmeler de biraz nefes aldı.
İzledikçe fark etmeye başladım ki aslında bu dizi alanında öncü nitelikteydi bana göre. Birincisi, şimdiye kadar dizilerde muhafazakâr aileleri ya düşük sosyo-ekonomik statüde (Feriha’nın bela babası gibi) ya da insanüstü, arkadaşım Erenalp’in deyimiyle ‘karikatürize mükemmellikte ilahi karakterler gibi’ görürken, burada oldukça varlıklı fakat insani falsoları olan bir aile profili görüyorduk. Bu açıdan hem farklıydı hem de gerçeği yansıtıyordu. İkincisi, toplumun polarize yapısına ışık tutuyor, hem de bunu tipik bir Türk dizisinin aksine olayları sakız gibi uzatmadan yapıyordu. Hakikaten iki uç vardı, ikisi de kendi bildiğini doğru sayıyor ve bunları çocuklarına dayatmaktan geri durmuyorlardı. Emre Erbirer’in yazısında dediği gibi bu iki taraf, "çocuklarını kendi makbullerine göre büyütüyor ve tam da bu noktada muhafazakârı ve seküleri fark etmiyor"du. İkisi de gerektiğinde törpülenmeli ve birbirine anlayış göstermeyi öğrenmeliydi. Ne kadar da biz, ne kadar da gerçek!
Çocukların ilişkilenmesiyle beraber bu iki aile de istemeseler bile etkilenip dönüşmeye başladılar tabii. Buradan sonrası ağır spoiler içerir: Başlarda seküler gelinlerine ve dünür aileye nefretle bakan muhafazakâr görümce Nursema’nın, seküler tarafın arkadaşı Umut’tan hoşlanmaya başlamasıyla geçirdiği dönüşüm diziyi bambaşka bir yere çekti. Annesinin erkek evlatlarına tanıdığı ayrıcalıktan rahatsız oldu Nursema. Kardeşi Fatih’in sevgilisi evlenmeden ondan hamile kalabiliyor ama Nursema biriyle flört bile edemiyordu. Sanatını sergilemesi kabul edilmiyordu ve annesinin uzantısı gibiydi; birey olmasına izin verilmeyen ve ait olduğu yer sadece ev olan (önce baba evi, sonra da koca evi). Sırf birini sevdi diye tokat yedi Nursema. Apar topar ve zorla varlıklı bir muhafazakâr ailenin oğluyla evlendirildi çünkü davul bile dengi dengineydi. Ağlaya ağlaya gelin gitti Nursema. Üstüne bir de kendisine dokunmasını istemediği için damat tarafından şiddet gördü ve pencereden aşağı atıldı. Yineliyorum, bu da çok gerçek!

Pankart: Amira Arzık
Sonra ne mi oldu? Nursema, başlarda hoşlanmadığı seküler ailenin genç kadınlarıyla dayanışmanın da etkisiyle kendi gücünü fark etti. İkiyüzlülük midesini bulandırdı, kendi doğruları uğruna ondan kurtulmaya çalışan ailesine öfkelendi; ailenin, istediği insanlarla beraber olabilen ama sıra kız kardeşlerine gelince hiçbir şeye karışmayan erkeklerine kızdı. Artık Nursema’nın dönüşümü başlamıştı. O ana karakterdi artık. İşte olanlar tam da bu sıralarda oldu. İçki kadehleri buzlanırken şiddetin alenen normalleştirildiği dizilere göz yuman RTÜK, Kızılcık Şerbeti’ne beş bölüm yayın durdurma ve 1.5 milyon lira para cezası vermeye karar verdi. Gerekçe ise dizinin kadına şiddeti özendirmesi… Maalesef ki ülkemizin kanayan yarası, en acı gerçeklerinden biri olan kadına şiddeti, buna maruz kalan karakterin güçlenip herkese savaş açtığını gösteren bir hikâye üzerinden anlatmak, şiddeti uygulamaktan daha büyük suç olarak görüldü. Gerçek failler ceza almaz ve kadınları koruyan İstanbul Sözleşmesi uygulanmazken, şimdilerde 6284 sayılı kanunu kaldırmak isteyenler sözümona bu sansürle kimi neyden korudu?
Nursemalar varlar, bunu hepimiz biliyoruz. Bazıları yakından tanıdığımız, bazıları sokakta yanımızdan geçip giden o kadınlar. Karaktere muazzam bir şekilde hayat veren oyuncu Ceren Karakoç’a "aynısını yaşadım" diye haykıran canım kadınlar. Bilsek de her zaman dillendirilmiyor bunlar. Dizinin de adını aldığı deyim gibi, Türkiye’de "kan kusup kızılcık şerbeti içtim" deme kültürü çok yaygın fakat artık sansürden bıkmadık mı? Şimdi ister istemez sormak istiyorum: Sansürlenen şey şiddetin muhafazakâr biri tarafından uygulanması mı, kadınları gerçekten camdan atanların hatırlatılması mı, kadının bu şiddet ve bastırılmışlıktan güçlenerek çıkması mı yoksa dizinin polarize olmuş bizlerin değişip dönüşme ihtimalini göstermesi mi? Haklılık payım varsa söyleyin, sizce hangisi?
Not: Birbirini tanıyan ve tanımayan, bambaşka kültürden insanları bir araya getiren "Kızılcık Şerbeti Övüyoruz" adlı WhatsApp grubumuza buradan selam olsun. İyi ki varsınız, iyi ki Nursema’nın yanındasınız!
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
YAZARLAR

Irmak Hacımusaoğlu
Beyine bakar, tespit yapar, yazar, çizer ve günün sonunda “ben ne yapıyorum yaa” der 🫠

20'lik
20’lik, kafada oluşan saçma soruların, açılmayı bekleyen ve bazen suratımıza çarpılan kapıların, gündem ile üzerimize çökebilecek fenalığın paylaşıldığı bir bülten.
İLGİLİ OKUMALAR




