Bir ulusun egemenlik manifestosu: Misak-ı Milli ya da Ulusal And

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
Yazı: Zafer Toprak
Misak-ı Milli, Milli Mücadelenin daha başlangıç evresinde yapılandırılmaya başlamış ve altı ay gibi kısa bir sürede bir tür manifesto olarak ortaya çıkmış bir metindi. Ulusal Ant veya Ulusal Yemin olarak da günümüz Türkçesine aktarabileceğimiz Misak-ı Milli, Türkiye'nin bağımsızlık savaşında hedeflediği ilkelerin bütünüydü. Osmanlı Devleti'nin 12 Ocak 1920'de toplanan son parlamentosu olan Meclis-i Mebûsan'da 28 Ocak 1920'de oy çokluğu ile kabul edilmişti. 17 Şubat 1920'de halka açıklanan Misak-ı Milli kararları o günlerde Ahd-i Milli ve Peymân-ı Milli olarak da ifade edilmişti. Türkiye Cumhuriyeti'nin sınırları çetin savaşlar sonucunda ana hatlarıyla Misak-ı Milli ilkeleri doğrultusunda çizilecekti.

Kanaat Kitabevi tarafından hazırlanan ve milli sınırları gösteren 1/2.250.000 km ölçekli Yeni Misak-ı Milli Haritası. TDV, İslam Ansiklopedisi.
Misak-ı Milli özü itibarıyla bir egemenlik bildirisiydi. “Milli hâkimiyet” diye tanımlanan ve saltanatın yanı sıra dış güçlere karşı güçlü bir silah olarak geliştirilen bir ilkeler bütünüydü. Bu süreç Amasya Tamimi ile başmış ve 28 Ocak'ta noktalanmış bir evreyi kapsıyordu. Cumhuriyet Türkiye'sine giden yolun temel felsefesi altı ay gibi kısa bir sürede gerçekleştirilmiş oluyordu. 25 Haziran 1919 günlü Amasya Tamimi'nin üçüncü maddesi ile 23 Temmuz 1919'da toplanan Erzurum Kongresi tarafından yayımlanan beyannamenin altıncı maddesi ulusal egemenlik prensibini açıkça ifade eden esasları ve beyanları içeriyordu. Bu ilke, Misak-ı Milli'nin ertesinde 20 Ocak 1921 günlü Teşkilat-ı Esasiyye Kanunu'nun birinci maddesinde sarih ve hukuksal bir nitelik kazanmıştı. Maddede “Hâkimiyet bilâ kayd ü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müsteniddir” denecekti. Üçüncü madde ise hâkimiyetin kayıtsız şartsız milletin olduğunu vurguluyordu. Ardından dördüncü madde Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin milletin tek ve gerçek temsilcisi olduğunu, millet adına hâkimiyet hakkını kullandığını kaydediyordu. Böylece milli hâkimiyet prensibi klasik şekli ile ve en sarih biçimde kabul edilmiş oluyordu.

Milli Mücadele döneminin ilk propaganda afişi olma özelliğini taşıyan Halaskaran-ı İslam
Egemenlik anlayışının kökeni 18. yüzyıla, Rousseau'ya kadar gidiyordu. Nitekim Atatürk'ün “milli hâkimiyet” fikri büyük ölçüde Rousseau'nun Toplum Sözleşmesi'nden esinlenmişti. Rousseau'nun sözünü ettiği yasama gücü 1924 Teşkilat-ı Esasiyye Kanunu'nun dördüncü maddesinde vurgulanan Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin ta kendisiydi. Kuvvetler birliği anlayışı doğal olarak II. Meşrutiyet'in hazin öyküsü ve Milli Mücadele'nin gerektirdiği birlik anlayışının sonucuydu.
Cihan Harbi'ni kaybeden Osmanlı hanedanı Mondros Ateşkes Antlaşması ile barış beklentileri içerisine girmişti. Ancak ateşkese rağmen işgaller devam etmiş, İtilaf Devletleri artık gücünü yitirmiş olan Osmanlı Devleti üzerindeki gizli planları yavaş yavaş uygulamaya sokmaya karar vermişlerdi. Rusya'nın sıcak denizlere inme hedefi, Boğazlar ve İstanbul egemenliği isteği; İngiltere ve Fransa'nın Orta Doğu'yu kuşatma hayalleri; İtalya ve Yunanistan'a vaat edilen Ege toprakları işgal devletlerinin yayılımcı emellerinin somut kanıtlarıydı. Jean-Paul Garnier'in Osmanlı İmparatorluğu'nun Sonu başlıklı kitabında vurguladığı gibi “ölüm döşeği'ndeki Osmanlı Devleti'nin mirası büyük devletlerin iştahını kabartmıştı. İstanbul'da yönetimde oluşan otorite boşluğu, dışarıdan müdahaleler, halkın içinde bulunduğu yoksulluk ve bitkinlik sonun başlangıcı olarak görülüyordu.
İzmir'in işgali karamsarlığı son haddine vardırmıştı. Anadolu halkı giderek direnişe geçiyordu. Birçok bölgede Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri kurulmaya başlamıştı. Halkın hemen hemen her şehirde oluşturduğu bağımsızlık hareketleri Kuvay-i Milliye adı altında bölgesel düzeyde direnişe geçiyordu.

Milli Mücadele'nin zaferle sonuçlanışı ertesi Askeri Rüştiye öğrencileri İstanbul sokaklarında gösteri yürüyüşünde.
Nitekim 19 Mayıs 1919'da Mustafa Kemal Samsun'a varmış, Misak-ı Milli'ye giden yolun taşları Amasya'da döşenmeye başlamıştı. Kısa bir süre sonra Erzurum ve Sivas kongrelerinde örgütsel yapı gerçekleştirilmişti. 27 Aralık 1919 günü Ankara'ya ulaşan Mustafa Kemal, yaptığı konuşmada Misak-ı Milli'nin sınırlarını kaba hatlarıyla kamuya duyurmuştu. Bu sınır İskenderun Körfezi'nin güneyinden, Antakya'dan, Halep ile Katma istasyonu arasında Cerablus köprüsünün güneyinden geçerek Fırat Nehri'ne ulaşıyordu. Oradan Deyrizor'a iniyor, doğuya uzanarak Musul, Kerkük ve Süleymaniye'yi içine alıyordu.
Bu sırada Osmanlı Mebusan Meclisi son kez olarak 12 Ocak 1920'de toplanacaktı. Ankaranın muvafakatiyle seçilen son meclis vekilleri arasında Erzurum'u temsilen Mustafa Kemal'de vardı. Ancak kendisi hakkında Saltanat'ın almış olduğu tutuklama kararı nedeniyle İstanbula gitmesi söz konusu olamazdı. Mustafa Kemal son Mebusan Meclisi'nde alınması gereken kararlar üzerine İstanbul'a gidecek vekillerle biraraya gelmiş, Mebusan Meclisi'nin dağılma olasılığını da göz önünde bulundurarak meclisi tekrar toplayabilme olasılığını düşünmüştü. Ayrıca İstanbul'a gideceklerden kendisinin orada bulunmasa da başkan seçilmesini istemişti. Mebusan Meclisi'nde direniş hareketini de temsilen Müdafaa-i Hukuk adında bir grup kurulması ve Erzurum ve Sivas Kongreleri kararları ışığında Misak-ı Milli'nin kabulü Ankara'nın beklentileri arasındaydı.
12 Ocak 1920 günü Mebusan Meclisi toplanınca Saltanat'la itilafa düşmemek için kurulacak grubun adı Felah-ı Vatan olarak belirlendi. Bu arada aynı kaygılarla Mustafa Kemal'in başkanlık isteği de yerine getirilememişti. Ama 28 Ocak günü, Misak-i Milli yani Türk Milletinin Bağımsızlık Beyannamesi, Edirne Milletvekili Mustafa Şeref Bey'in “Efendiler. Beyler. Arkadaşlar. Milli Misâkımız'ın ittifakla kabulünü memlekete, millete, bütün dünyaya ilanını teklif ediyorum” çağrısı üzerine gizli oturumda kabul edilmişti. Bir süre sonra basılıp dağıtılarak kamuoyunun da bilgisine sunulan bu metin, İtilaf Devletleri'nin tepkisini çekmekte gecikmedi ve İstanbul bilfiil işgal edildi. Mebusan Meclisi kapatıldı. 16 Mart 1920'de Sevr Antlaşması, Saray cenahına imzalatılmaya çalışıldı.

Mustafa Kemal, Sivas Kongresi Heyeti ile.
23 Nisan 1920'de de bu kez Ankara'da Millet Meclisi toplanacaktı. Mebusan Meclisi'nin dağılmasıyla bazı mebuslar sürgün edilmiş, tutuklanmış; bazıları ise Anadolu'ya kaçarak Millet Meclisi'ne girmişlerdi. Mebusan Meclisi, Ankara'ya taşınmış oluyordu. Bu arada direnişin Saltanat'a karşı da tavır koyması so- nucu Damat Ferit Paşa hükümeti Kuvay-i Milliyecilerin hain olduğunu bildiren bir fetva yayımlatmıştı. İstanbul'daki meclisten bazı mebusların tutuklanmasına karşılık olarak da Ankara, Anadolu'daki İtilaf subaylarını tutuklamıştı. Ve nihayet milli iradeye oluşacak olası müdahaleleri engellemek için İstanbul hükümeti ile tüm ilişkiler kesilmişti.
Misak-ı Milli'nin maddelerinin devletlerin eşitliği temelli Wilson İlkeleri'ne uyumlu olmasına özen gösterilmiş, belge dönemin hukuki ve siyasi şartları göz önüne alınarak hazırlanmıştı. Ama son kertede her alanda tam bağımsızlık amaçlanmış, ulusal sınırlar çizilmişti. Ülke bütünlüğü ve kayıtsız şartsız millet egemenliğinin tartışmaya açık olmadığı belirtilmişti. Misak-ı Milli, Boğazlar'ın önemini bir kez daha vurgulamıştı. İstanbul ve Çanakkale Boğazları'nın güvenliğinin sağlanması şartı ile Boğazların dünya ulaşım ve ticaretine açılması için Türk hükümetiyle birlikte ilgili devletlerin verecekleri kararlar geçerli olmalıydı. Milli ve ekonomik gelişmemizi engelleyen siyasi, adli ve mali sınırlamalar yani kapitülasyonlar kaldırılmalıydı. Arap topraklarının geleceği burada yaşayan halkın vereceği oylar ile belirlenmeliydi. Kars, Ardahan, Artvin, Batum (Elviye-i Selâse) ve Batı Trakya'nın hukuki durumunu belirlemek için halk oylamasına gidilmeliydi. Ülkedeki Hristiyan azınlıklara, komşu ülkelerdeki Müslümanlara tanınan haklardan fazlası verilemezdi. Ve nihayet Mondros Ateşkes Anlaşması'nın imzalandığı sırada (30 Ekim 1918) Türk askerlerinin koruduğu sınırlar içindeki Türk vatanı bütündü. Hiçbir biçimde parçalanamazdı.
Uluslararası olarak kullanımı güvenliği tehdit etmediği sürece açık olacak Boğazların egemenliğine sahip olmak, tasarlanan Türkiye sınırları içerisinde olduğu için önem arz ediyordu. Boğazların başka bir devletin kontrolü altında olması, Türkiye'nin iç işlerine karışılmasına neden olacağı gibi, uluslararası ticaret de bu ulaşım ağı üzerinden sürdürüldüğünden milli ekonomiyi dar boğaza sokabilirdi. Kapitülasyonlar ise uzun bir süredir Osmanlı'nın elini kolunu bağlamıştı. Egemenlik büyük ölçüde risk altındaydı. Bu tür ayak bağı kesin kaldırılmalıydı. Tam bağımsızlık denildiği zaman elbette siyasi, mali, ekonomik, adli, askeri, kültürel vs. her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik amaçlanıyordu. Bu sayılanlardan herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, millet ve ülkenin gerçek manası ile bütün bağımsızlığından yoksunluğu demekti.
Öte yandan Wilson prensipleri doğrultusunda, gerek ülke sınırlarının kuzeydoğu ve kuzeybatı tarafının çizilebilmesi için gerekse de Arap topraklarında halkın kaderinin belirlenebilmesi için bu coğrafyalarda oylama yapılmalıydı. Milli egemenlik demek halkın kaderine kendisinin karar vermesi demekti. Son olarak Osmanlı tarihi boyunca yapılan ıslahatlar sırasında bir dizi dini mezheplere ayrıcalıklar tanınmıştı. Bu ayrıcalıklar zamanla suistimal edilmiş, yabancı devletlerin Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışmalarıyla sonuçlanmıştı. Yeni Türk Devleti bu konuda da yeni bir sayfa açılmasına karar verilmişti. Dini, dili, ırkı, milleti, sınıfı, konumuna bakılmaksızın herkes eşit haklara sahip olacaktı. Azınlıklar ise mütekabiliyet esasına göre hak talep edebileceklerdi.
Misak-ı Milli kendi döneminde de eleştirilere uğradı. Koskoca Osmanlı İmparatorluğu yitirilmiş, toprak kayıpları tepkilere neden olmuştu. Ama Mustafa Kemal bu konuda gerçekçiydi. Nitekim savunma stratejisi üzerine kurulu bu gerçekçi duruşunu Ankara'ya vardığı gün ifade etmişti: “1. Dünya Harbi'nin sonuçları, devletimizin birtakım fedakarlığa katlanmasını zorunlu kılıyor. Buna göre devlet için milli, yeni bir sınır kabul ettik. Mütareke imzalandığı gün ordularımız fiilen bu hatta hakim bulunuyordu. Bu sınır, İskenderun Körfezi güneyinden Antakya'dan Halep ile Katma İstasyonu arasında Cerablus Köprüsü güneyinde Fırat Nehri'ne kavuşur. Oradan Deyr-i Zor'a iner; Daha sonra doğuya kıvrılarak Musul, Kerkük, Süleymaniye'yi içine alır” açıklamasını yaparak yeni sınırların ancak bu şartlarda çizilebileceğini açıklamıştı.
Sonuç olarak Mustafa Kemal, tüm yaptıklarıyla, Anadolu'da bağımsızlık mücadelesiyle Türk halkının kendi egemenliğini ve geleceğini kendisi yazacağını ve istiklal için din, dil, ırk, millet ayrımı yapmadan birlikte hareket edileceğini ilan ediyordu."...Osmanlı Devleti'nin temelleri çökmüş, ömrü tamamlanmıştı. Osmanlı memleketleri tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk'ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son mesele bunun taksimini sağlamaya çalışmaktan ibaretti... O hâlde ciddi ve gerçek karar ne olabilirdi? Efendiler, bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da milli hakimiyete dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak!” sözleriyle geleceğin Cumhuriyet Türkiye'sinin yolunu açıyordu.
Uzun bir sürecin, çeşitli görüşmelerin, alınan kri-tik kararların sonucunda oluşturulan Misak-ı Milli ise kurulmakta olan yeni Türk Devleti'nin temeli Milli Mücadele'nin diplomatik dayanağı oldu. Amasya, Erzurum ve Sivas'ta alınan kararların bir devamı olarak ulusal egemenliğin ana belgelerinden biri olmuştu. Londra Konferansı'nda dünyaya duyurulmasından üç yıl sonra Lozan Konferansı'nda bu ilkeler resmen kabul edilerek bağımsız yeni Türkiye'nin yolu çizilmişti.
Ulusal Ant
Osmanlı Mebusan Meclisi üyeleri, Devlet'in bağımsızlığı ve milletin geleceği, haklı ve sürekli bir barışın gerçekleşebilmesi için üstlenecekleri fedekârlığın son aşaması olarak aşağıdaki ilkelere tam olarak uyulması ile mümkün olabileceğini, bu ilkeler dışında Osmanlı Saltanatı'nın ve topluluğunun yaşamasının düşünülemeyeceğini kabul ve onaylamışlardır.
Madde 1: Osmanlı Devleti'nin yalnız Arap çoğunluğunun oturduğu 30 Ekim 1918 tarihli Ateşkes Anlaşması'nın yürürlüğe girdiği anda hasım orduların işgali altında kalan kısımlarının geleceği, bu bölge halkının özgür oyları ile belirlenmesi gerektiğinden bu Anlaşmanın saptadığı çizginin içinde ve dışında din, ırk ve isteklerin birlik ve birbirlerine karşılıklı sevgi ve fedakârlıkla dolu ve sosyal durumları ile çevre koşullarına uyum gösteren Osmanlı İslam çoğunluğun yerleşik bulunduğu kısımların tamamı gerçekten ve hükmen hiçbir nedenle ayrılık kabul etmez bir bütündür.
Madde 2: Halkı, ilk serbest kaldıkları zamanda yapılan genel oylama ile Anavatana katılmış olan Elviye-i Selâse (Üç liva — Batum, Kars, Ardahan) için tekrar halk oylamasına başvurulmasını kabul ederiz.
Madde 3: Türkiye ile yapılacak barışa bırakılan Batı Trakya'nın hukuki durumunun saptanması da, halkının tam bir özgürlükle belirtecekleri oylara göre gerçekleşmelidir.
Madde 4: İslam Hilâfetinin karargâhı, Osmanlı yüce saltanatının başkenti ve hükümetinin merkezi İstanbul şehri ile Marmara denizinin güvenliği her türlü tehdide karşı korunmalıdır. Bu ilke saklı kalmak koşulu ile Akdeniz ve Karadeniz boğazlarının ticaret ve dünya trafiğine açılması bizimle diğer tüm ilgili devletlerin birlikte verecekleri karara bağlıdır.
Madde 5: İtilaf devletleri ile hasımları ve bazı ortakları arasında kararlaştırılacak anlaşma dairesinde azınlıkların hakları, komşu memleketlerdeki Müslüman halkın da aynı haklardan yararlandırılacakları inanıcı içinde tarafımızdan sağlanacaktır.
Madde 6: Milli ve ekonomik gelişmemizi sağlamak ve daha çağdaş ve düzenli bir yönetim ile devlet işlerini başarıya ulaştırmak için bizim de, gelişmemizin için gerekli koşullar için bağımsız ve özgür olmamız yaşam ve geleceğimizin temelidir. Bu nedenle siyasi, adli, mali ve diğer gelişmemizi engelleyeecek kayıtlara karşıyız. Tahakkuk edecek borçlarımızı ödeme koşulları da bu ilkelere aykırı olmayacaktır.
28 Ocak 1920
Bu yazı Toplumsal Tarih'in izniyle derginin Şubat 2020 sayısından alınmıştır.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
NEREDE YAYIMLANDI?
Dün, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nı kutladık. 24 Nisan ise özellikle Ermeniler için, acı ve anmayla geçen bir gün. Hrant Dink'in yazısından yola çıkarak, bu iki günün arasındaki 23,5 Nisan'ı ele aldık.
24 Nis 2024

YAZARLAR

Toplumsal Tarih
Toplumsal Tarih arşivinden.

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.
16 Tem 2026

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.




