Bizi birleştiren kelimelere sığınabilmek

Ece Temelkuran ile Hepberaber üzerine, kelimelerin gücüne inandığımız sohbetimizden bazı notlar…
Bizi birleştiren kelimelere sığınabilmek

Ece Temelkuran’ın edebiyatımızda özel bir yeri olduğunu düşünürüm hep, kendine has tarzı olmak ve bunu kaleme aldığı her satırda bu denli özgün bir şekilde ortaya koymak gerçekten zor. Bu özel yerin bir diğer nedeni ise edebiyatla politikanın kesiştiği o noktada durması bence.

“İnsan, insana inanma ihtiyacına direniyor...”

Hepberaber’de 10 tane kelime-tema üzerinden giderek içinde bulunduğumuz kaos ortamından adım adım uzaklaşmanın yollarını arıyoruz ve kendimize yaklaşıyoruz. Benim çıkarımıma göre kitap ismiyle beraber bir sözcük algoritması hissi uyandırıyor, gelin o sözcüklerin derinine kısa ama bir o kadar samimi bir sohbetle hep beraber inelim!

Yaklaşık 4.5 yıldır Zagreb’de yaşıyorsunuz, Türkiye’den uzakta ve bu kitabı İngilizce kaleme alıyorsunuz, sonradan Türkçe ’ye çevriliyor, ilgimi en çok çeken noktalardan biri bu. O yüzden bu konuyla başlamak istiyorum. Bir sohbetinizde “Hepimiz kendi dilimizin duygu coğrafyasını başka bir dilde canlandırmaya çalışıyoruz” demiştiniz. Biraz bunu açmak istiyorum, sizce bu duygu coğrafyası olması gerektiği şekilde canlandı mı bu kitapta?

Bu çok mümkün değil, bir dilin bir dile çevrilmesinin tam anlamda mümkün olduğunu düşünmüyorum. Borges: “Sözlükler her bir dilin birbirine denk olduğunu söyleyen ve henüz kanıtlanmamış bir teori üzerinde durur.” der ve ben çok doğru bulurum. Her bir dil birbirine eşit değildir, biz bambaşka bir duygu coğrafyasına sahibiz. Bazı dillerde bazı duyguların isimleri yok bazı dillerde de bazı duygular yok. Aslında bu yüzden dil öğrenmek önemli, başka duygu coğrafyalarını tanıma fırsatı verir insana.

Anne Duformantelle’in Riske Övgü kitabında bir cümlenin altını çizmiştim. “Umut etkisi ona verdiğimiz değerle başlayan tuhaf bir uyuşturucudur. Ve aynı zamanda umut vazgeçişin tuhaf bir biçimidir, biz gelecek üzerine bahse girmeye iter.” Siz de umut kelimesini farklı bir açıdan ele alıyorsunuz, sonu bir yere varmayan sanki sadece anı kurtaran bir kelime gibi hissettiriyor. Siz umudun karşısına inancı koyuyorsunuz. Kendimiz, etrafımızdakilere, tutunduklarımıza inanmamızı... İnancın çürütülemez olmasını daha somut olmasına mı bağlıyorsunuz?

Umut etkisi olmayan bir sözcük ve ben eleştirince kızıyorlar. "Umut var mı?" sorusu çok sorulduğu için bu kitabı yazdım. "Umut var" desem yarın, bugün yaptığınızdan farklı ne yapacaksınız? Demek ki umut sadece duygusal bir mesele ve sonucu yok. Umut hep dışardan beklediğimiz bir şey, inanç bizim içimizde. Ve insanlığa inanmaya karar verirseniz umut zaten herkese verebileceğiniz bir sonuç haline geliyor. Umut pasif bir kelime bence, çok işe yaradığını düşünüyorum. Sadece anı kurtarıyor. Kurtarılmayı bekleyen pasif varlıklar gibi soruyor insanlar bu kelimeyi. Umut birinden alınıp verilecek, kişiyi etkisiz kılan bir kelime. Yarını yok.

 İnancın çok farklı şekilleri var, en büyüğü de kendimize inanmak. Sizce kendimize inandığımıza ne zaman emin oluruz?

"Emin oluruz"a cevap veremeyeceğim ama bu bir karar, ahlaki bir tavır. İnsana inanmak, insanlığa inanmak kendinize inanmakla başlar. Her inançta olduğu gibi bir pratik, ibadet gerektiren bir şey. Siz yapmaya başlarsınız ve inanç gelir. Öte yandan insanlığa inanmamayı seçtiğiniz zaman olacaklar o kadar tehlikeli ki. Bu biraz da ahlaki bir seçim aslında. Bu aslında vazgeçmemeye karar vermek gibi…

Ben neden insanlığa inanmaktan bu kadar bahsediyorum? 

Bu soyut bir kavram olarak kalmasın, bütün dünyada birçok kişi acı çekiyor. İnsanlığı boğan bir sistem ve eşitsizliğin içinde yaşıyoruz. Peki insanlar mutsuzken neden hiçbir şey değişmiyor? Garip bir durum bu ve ben bunun önündeki engelin kendine ve insana inanmamak olduğunu düşünüyorum bu yüzden bir araya gelemiyoruz. Bu yüzden insanlığa inançtan bahsediyorum çünkü dünyanın değişimindeki en büyük engel inanç kaybı. 20.yüzyıla baktığımızda bu daha derli toplu ama 21.yüzyılda bunun ortadan kalktığını görüyorum bu da beni böyle bir kitap yazmaya itti.

Neden inanmıyoruz? Biz mi seçtik inanmamayı acaba? Ne zaman vazgeçtik? diye sormaya teşvik ediyor.

İçimizde hep bir geçicilik hissi varmış gibi sanki, yaşadığımız bu süreç bir anda bitecek gibi yaşıyoruz. Ama ekonomik, ahlaki, teknolojik ve politik krizlerin bir yenisiyle yüzleşiyoruz her gün, 90’larda doğup tüm bunları yaşayan bir kuşak olarak bazı şeyleri de kabullenmek gerekiyor ancak öyle ileriyi görebiliriz diye düşünüyorum.

İnsanlık tarihi boyunca çözemeyeceğimiz her şey sizin kucağınızda patladı. Kabullenmek doğru sözcük mü bilmiyorum ama gerçekliği etraflıca kavramak ve bunu konuşmak gerekiyor. Sizin kuşağınızın yeni sözcüklere ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. 20.yüzyılda kullanacağımız politik ve ahlaki sözcükler size yetmeyecek çünkü.

Başka bir dünya var ve o sözcüklerle bu dünyayı anlamamız mümkün değil. Yeni sözcükler öyle sözcükler olmalı ki tüm dillerde aynı anlama gelmeli ve siyasal kutuplaşmaya karşı dirençli sözcükler olmalı. O yüzden bu 10 sözcüğü seçtim. Ve bir tür, dünyayı değiştirmek isteyenlere lügat vermek istedim. Bakın bu sözcüklerle dünyayı değiştirmek mümkün olabilir!

Seçtiğiniz kelimelerin sihri herkese dokunup fazlaca duyguyu içinde barındırabilmesi bence. Bir cümleniz özellikle bana çok iyi geldi “Hayal kırıklıklarına alışık nesiller olarak hayallerimizin gerçekleşmesine de kendimizi hazırlamamız gerekebilir.” Bu cümleyi yazarken neler hissettiniz?

Birçok insan fark etmez ama hayallerinin gerçekleşmesinden korku duyar. Türkiye’de özellikle son zamanlarda güzel bir şey olduğu zaman ağlıyoruz, duygularımıza hâkim olamıyoruz. Kötü şeylere o kadar alıştık ki artık. Alışmayı gururla da söylüyoruz sanki... Bu ne kadar acıklı aslında, güzel olanın giderek nadirleşmesi ve bizi duygusal olarak hazırlıksız yakalaması her seferinde.

Hayallerimizin gerçekleşmesi bizi sarsıyor, çünkü hazırlıksızız.

Özellikle gençler için hayallerinin gerçekleşebileceği bir hayatı düşünmek, uzun zamandır beklenen ütopyaların yazılmasına neden olabilir. Çünkü bugün tüm sinema ve edebiyat endüstrisi distopyalar üretmeye odaklı Dünya daha ne kadar kötü olabilir sorusunun cevapları üretiliyor. Aynı endüstrinin bu kararlılıkla ütopyalar ürettiğini düşünmek bile mutlu ediyor. O üretilen ütopyalardan gerçekliğe en uygun olanı beraber seçip hayata geçirebiliriz.

Bahsetmek istediğim bir neden daha var, özellikle son yıllarda gençler arasında gördüğüm, nahiflik meselesi... Alaycılığı bir iletişim yöntemi olarak belirliyorlar. Bunun üzerine düşünmemiz lazım. Çünkü ben hayal kırıklıklarının yanlış kaynadığı yerlerden alaycılığın çıktığını düşünüyorum.

Alaycılık; kendi hayal kırıklıklarımıza rağmen kendimizi koruma mekanizmamız. Çünkü birçok korkumuz var, çoğuyla karşılaşmayı hep erteliyoruz. Hayatımızın sınırlarını korkularımız mı belirler?

Tabii ama bazen korkularımıza da ihtiyacımız olur, hayata bağlarlar. Hangilerinin buna yaradığını denemek lazım. Örneğin genç bir kadın olarak korku sahibi olmak çok gerçekçi bir tutum. Hayatımızı sınırlar ama bize ait değildir bu korkuların çoğu. Korkular bize bu hayatın getirdiği şeyler de olabilir, o zaman bu hayatı değiştirmek gerekir. Bu korkularla yüzleşmeden önce hangisinin bize ait olduğunu bilmek gerekir.

Korkuyu kabul etmek ve onunla arkadaşlık etmek yapabileceğimiz en önemli şey çünkü korkularla dolu bir çağın içindeyiz. Bu korkuları kabul edip, insanın insanda açtığı yarayı kapatacak olanın yine insan olduğunu bilmek lazım. Ve arkadaşlık, insanlık tarihinin en güzel buluşu, insanlık tarihinin en soylu, saygılı ve özgür insan ilişkisidir. Ve bizde korkularımızla arkadaşlık kurarak başa çıkıyoruz ve bu arkadaşlıkları genişletirsek, o zaman bu korkuları yaratan sistemi değiştirecek güce de ulaşabiliriz.

Kendi korkularımızı daha büyük bir perspektiften görmekten bahsediyorsunuz. Bu bana aslında Camus’nün absürd felsefesini anımsatıyor. Varoluşun temeline kırılganlığı koyuyorsunuz. Aslında varoluşun uyumsuzluğunu bilerek yaşamanın en büyük direniş olduğunu kabullenmek gibi…

Camus benim en çok önemsediğim düşünürlerden bir tanesi aslında. Her zaman gerçeği söylemiş bir adam ve kendine karşı çok dürüst ve benim çok ilham aldığım bir isim. Kendimi de o döngünün bir parçası olarak görüyorum. Ne olursa olsun hayat devam etmekte.

Evet dünya saçma ama biz hala onun içinde güzellik yapabiliriz.

 Her yazar, düşünür bir geleneğin devamı ben de Camus’den etkilendim ama Simone Weil ve Hannah Arendt’i de unutmamak lazım. Kurdukları değerler sistemi çok etkiliyor.

 Hayatı yaşamayı kadınlardan öğrenmeli demiştiniz bir podcaste konuk olduğunuzda. Biraz dişil enerjiden de bahsetmek istiyorum. Önümüzdeki dönemlerde bu enerjinin daha baskın olacağını düşünüyor musunuz?

Evet bu yüzyılın kadınların yüzyılı olacağını da yazdım aslında. Bu yüzyılın kadınların yüzyılı olacağını görüyoruz da. İnsanlık tarihi olarak ilk kez bu kadar eğitimliyiz, ilk kez bu kadar ekonomik güce sahibiz ve politik deneyimimiz var. En önemlisi de siz önceki kuşaklar gibi utandırılarak yalnız bırakılmaktan korkmuyorsunuz. Güçlü olmaktan korkmuyorsunuz ve bu en büyük devrim. Sizin kuşağınız bu devrimi yapıyor ben de hayranlıkla desteklemeye çalışıyorum. O yüzden kadın cinayetlerinin bu kadar yaygınlaşması tesadüf değil…değişen sisteme cevap olarak bu cinayetler var. Hayatı kadınlardan öğrenmeliyiz çünkü, dışlanmış, ezilmiş, ikinci plana atılmış olanın her zaman hayata daha kapsamlı bir bakış açısı vardır, hayatın diğer tarafını da bilirler.

Ben de kadın sorununu da varlık sorunu olarak görüyorum. Önce bireyi, sonra toplumu ayrıştıran bir sorun… Ben kadınların sevgiye daha çok sahip çıktıklarını düşünüyorum. Siz sevgiyi nasıl tanımlarsınız?

Sevgi meselesi bir emek meselesidir. Sevgi bir duygu değil emek ilişkisidir. Bizim dünyamızda insana ilişkileri hızlı başlayan hızlı biten temaslarla ilgili. Dolayısıyla emekle ilişkisini bu yüzyılda kurmak zor olabilir.

Biraz gurur/onun ilişkisinden de bahsetmek istiyorum, çünkü onur kelimesinin açtığımızda, insanlığı besleyecek birçok duyguyu içinde barındırdığını anladım, Hepberaber’i okurken. Sizce onurumuzu koruyabilmek adına nelerden vazgeçeriz? Onurun birleştirici gücünü açmak istiyorum biraz.

Onurla gurur arasındaki farkın dünya tarihine nasıl yansıdığını fark etmiyoruz. Tüm yükselen sağ hareketler gururdan bahseder. Gururun ne kadar şiddet içeren bir kelime olduğunu bilmiyoruz. Gurur kırıldığı zaman tamiri için başkasının zarar görmesini gerektiren bir kavram. Onur ise hep beraber yaşanacak bir kavram. Başkasına yapılan bir kötülük karşısında utanırız onurlu olduğumuzda. Bu utanç duygusu insanları birbirine bağlayan bir şey. Onur insanlığa dair temel bir sevgiden yola çıkar. Bir sürü şey yapabilir insan onurunu korumak için. Onur hem politik eylemin hem de ahlaki seçimlerin temeli benim için özgürlükle birlikte en önemli sözcük.

Kelimelerin gücüne inanıyorum. Siz de bahsediyorsunuz aslında yeri geldiğinde ne kadar tehlikeli olabileceklerinden, sizce onları özgür bırakmalı mı? 

Kelimeler tehlikelidir insanları yok edip olayları oldurtabilirler. Kelimeler tek başına yapmaz tabii bunu insanların da onlara inanması lazım Kelimeleri evet özgür bırakmalı, tutmakla bir yere varılmadığını biliyoruz. İnsanlık tarihi bize bunu söylüyor, ben de Hepberaber’de en az tehlikeli kelimeleri seçtim. Tabii hayat bizi her zaman şaşırtabilir. Hayatın bizi ansızın şaşırtması bizim onu merak etmemizi sağlar ve merak yaşlanmanın zıddıdır. Bu yüzden merak edelim ve hayallerimizin gerçekleşmesinden hiç korkmayalım

Henüz kaybetmediğimiz şeylerin yasını tutmamızı engellemek için Hepberaber!

Sohbetimizi izlemek isterseniz buradan ulaşabilirsiniz.


 


Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

1Kitap1Mekan1Kitap1Mekan

BÜLTEN SAYISI

Biz Olabilmek İçin

Ece Temelkuran ile Hepberaber üzerine, kelimelerin gücüne inandığımız sohbetimizden bazı notlar…

21 Oca 2022

Biz Olabilmek İçin

YAZARLAR

1Kitap1Mekan

Gerek klasik, gerek modern edebiyattan kitap önerilerimi ve birçok yeni mekan tavsiyemi 1Kitap1Mekan bültenimde bulabilirsiniz!

İLGİLİ OKUMALAR