
Güneşli, hatta güneşin oldukça yakıcı olduğu bir ilkbahar sabahı başlıyor Saraybosna’da. Gece kapatmayı unuttuğum perde bana erken uyanma ve yeniden uyuyamama olarak geri dönüyor. Oysa ki planım Saraybosna’ya daha önce geldiğim için ve şehrin kabasını aldığım için kendime miskin bir sabah hediye etmekti.
Kalkıp ağzıma bir şeyler atıyor, sonra kendimi sakin Saraybosna sokaklarına atıyorum. Sabahın erken saatleri, ortalık bomboş. Rastgele yürümeye başlıyorum. Ara sokaklara girip çıkıyorum. Bir şehir aylağının en büyük iki sermayesine sahibim: zaman ve enerji. Seslere, kokulara, gölgelere göre rotamı belirliyorum. Bazen sabah melteminin esme şiddeti o sokağı sevip girmeme neden oluyor. Saraybosna yamaçlar arasına kurulmuş olduğundan bu rastgele denemeler genelde yokuş çıkmakla sonlanıyor. Başta tembellik yapsam da kaderime razı oluyorum ve yokuşları da bu avareliğin bir parçası olarak görüyorum. Şehrin merkezinde yer alan Avusturalya-Macaristan İmparatorluğu eseri görkemli binalar sona eriyor. Çevremde 1-2 katlı ufak evler belirgin olmaya başlıyor.
Aslında başıma bir şey gelsin istiyorum. Biri bir evden çıkıp rakija ikram etsin, geceden bu yana durmadan çalan uykusuz ve sarhoş çalgıcılara beni aralarına alsınlar, macera arayan gençlerin arabasına düşer, kendimi bir anda köyde neşeli ve mütevazi bir ziyafetin ortasında bulurum diye hayal kuruyorum. Bu hayallerin çıkış noktaları ise Gatlif veya Kusturica filmleri. Balkanlar'a yolum her düştüğünde onların bir filmine girecekmişim hissi doluyor içime. İşte bu sabahın bahar güneşi de aynı etkiyi yapıyor üstümde. Bu beyhude umutlarla bayırları çıkmaya devam ediyorum.

Tepeden Saraybosna
Saatlerce nereye gittiğini bilmeden yürümenin huzurlu rahatsızlığından güç buluyorum. O merak dürtüsü sanki bacaklarıma bir reaktör gibi güç pompalıyor. Bir süre sonra evler de azalıyor. Kırsala doğru ilerliyorum. Saraybosna zaten ufak şehir, ben de onun limitine varıyorum. Tüm şehri tepeden gören bir noktada duruyorum. Çevremde artık pek bir yapı yok. Sadece ileride beyaz, döküntü bir 4x4 var. Uzun uzun şehri izleyip yürüdüğüm rotayı çıkartmaya çalışıyorum. Tepenin ardından ise orman manzarası var. Ona bakmaya giderken yanından geçtiğim beyaz araca takılıyor gözüm. Üstünde mayın ekibine ait olduğu yazıyor. Bir anda şehir aylaklığı yerini hayatın gerçekliğine bırakıyor. Şehrin şehirleşmemiş yamaçlarında savaştan kalan mayınların hâlâ temizlendiğini anımsıyorum. Sonra da bulunduğum noktaya bakınca yürüdüğüm yerin riski aklıma düşüyor. Çevremde kimse yok. Geldiğim yoldan hızlıca geri dönüşe geçiyorum.
İçine düşmek istediğim film müzikal bir komediden trajediye dönüşmesin diye nefes nefese çıktığım yokuşları geri iniyorum. Şehir merkezine indikçe kanıksadığım bir şeyi tekrar fark etmeye başlıyorum: Binaların üstündeki kurşun deliklerini. Beni uyandıran güneş zihnimden savaşa dair bilgileri sanki silmişçesine şehrin karanlık yakın tarihini yeniden hatırlıyorum.

Mayın aracı
Aslında kentte yaşayanların durumu çok umursadığı yok. Acının ve yaşananların kabullenildiği bir yer olmuş Saraybosna. İnsanlar bunlarla yaşamayı öğrenmişler. İnsanın en kuvvetli yanı alışmak ve devam etmek değil mi? Sadece Saraybosna kuşatması değil, şehrin her yanı birer savaş anıtı. Tarihî kente girdiğimde kendimi meşhur köprünün başında buluyorum. 100 yıl önce, biraz ötemde 1. Dünya Savaşı’na bahane olan kurşun Franz Ferdinand’ın ve karısının canını almış. Biraz daha yürüyorum. Zihnimde müthiş bir kaos oluşuyor. Bu kadar farklı his bir şehre nasıl sığabilir diye düşünüyorum. Karşıma bir parka kurulmuş dev bir satranç tahtası çıkıyor. Çevresinde takım elbiseli veya şık giyimli, jilet gibi yaşlılar çetin bir mücadeleye tutulmuş arkadaşlarını izliyorlar. Bazen birbirlerine taktik veriyorlar.

Satranç
Hayata devam edebilmenin gücünü gösteriyorlar adeta. Sert ve soğuk kışın ardından çıkan güneşin tadını çıkartmayı en çok biz hak ediyoruz der gibi mağrur bir duruş var üstlerinde. Sigaralarından derin nefesler alıp birbirlerine laf atıyorlar, dalga geçiyorlar. Hep beraber gülüyoruz. Muhtemelen birbirlerine karşı alınmak gibi bir dertleri kalmamış geçen yıllarla. Zaten beraber keskin nişancı atışlarından kaçıp, karaborsada yumurta kovalayıp, can korkusundan cenazelerini gece gömen insanlar birbirlerine neden alınsınlar ki?
Saraybosna değişik bir memleket. Hüznün, dayanışmanın, ihanetin, coşkunun ve her şeyin vadilerin arasında birbirine karıştığı bir kokteyl adeta. Bazen tadı çok kötü, bazense nefis. İçine eklenenlerin oranı belirliyor bu lezzeti. Onlar birbirleriyle uğraşırken ben de şunu farkediyorum: Başıma bir şey gelsin diye çıktığım yürüyüş zaten başıma gelen şeymiş. O yürüyüşle aslında içine düşmek istediğim şeyin içine kendimi atmışım. Kafamı kaldırıp göz kamaştıran ilkbahar güneşine teşekkür ediyorum.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Ruta
Ruta hayatını genelde yolda geçiren ve not tutmak yerine fotoğraf çeken bir adamın seyir defteri.
İLGİLİ OKUMALAR



