Etiketleri umursamayan Desiree Akhavan

Yıllar önce Desiree Akhavan'la yaptığımız röportaja geri dönüyoruz.
Etiketleri umursamayan Desiree Akhavan

Büşra Mutlu

Bundan yıllar önce, !f İstanbul kapsamında yılın en ilham verici yönetmenini seçecek jürinin bir parçası olmak için buralara kadar gelen biricik Desiree Akhavan'la bir araya gelmiş ve dopdolu bir röportaj gerçekleştirmiştik. Editörünüzün blogdaki en iyi içeriklerden biri olduğunu düşündüğü röportaja yeri gelmişken bültenimizde yer vermek istedik.

Başlamadan, Desiree’nin cümlelerini kırpmakta çok zorlandığımızı ve röportajın tamamının burada olduğunu belirtelim. Kafanızda kim olduğuna ve kendisiyle nasıl tanıdığımıza dair gibi bir soru varsa öncesinde şöyle buyurabilirsiniz.

Merhaba! Bugün yaratıcı bir insan olmak, ürettiklerini insanlara sunmak, negatif ve pozitif dönüşler almak gibi şeylerden bahsetmek istiyorum. Sen bunların hepsini tecrübe ettin ve şu an festivalin en ilham verici yönetmenini seçmek için buradasın. O yüzden basit bir “Nasılsın? Festival nasıl gidiyor?” sorusuyla başlayalım.

İyiyim. Festivalde jüri üyesi olmak garip. Bu üçüncü jüri üyeliğim ve her seferinde daha farklı bir tecrübe yaşadım. Normalde oldukça bağımsız takılıyorum, zamanımın çoğunu yalnız geçiriyorum, ne istersem onu yapıyorum ama burada günüm başkaları tarafından organize ediliyor ve 24 saat boyunca aynı jüri üyeleriyle birlikteyim. Her ne yapıyorsak birlikte yapıyoruz, ne yersek birlikte yiyoruz. Gerçekten ilginç bir tecrübe. Bana biraz liseyi hatırlattı, hani o zaman da sürekli insanlarla çevrilisin. Kafanın içi fikirlerle dolu ama düşündüklerini yazmaya ya da azıcık kişisel bir zaman için fırsatın yok. Yani aslında o kadar da aşırı değil tabii, bugün 12’de buluştuk ama saat 11’de uyanınca… Yine de neyse, bana liseyi hatırlattı ve bir zamanlar bütün hayatımın böyle olduğunu düşündüm. Şu an sürekli başka insanlarla birlikteyim ve normalde bir ofiste çalışmadığım ve sette olmadığım sürece yalnız olmaya alıştığım için (ki o da çok sık olmuyor), insanlarla birlikte olmak ilginç geliyor. Alışık olmadığım bir durum.


Son 2 yılda, filminin Sundance prömiyerinden bu yana geçen süreçte yaşadığın en iyi ve en kötü anlar nelerdi? Büyük şeyler olmalarına gerek yok.

Sundance’e kabul aldığımızı öğrenmek tartışmasız filmin en iyi anıydı. Harikaydı. Kabul almak gibi bir beklentim yoktu. Umuyordum ama gerçekten olacağını düşünmüyordum. O yüzden çok büyük bir şok oldu ve gerçekten harikaydı. Hayatımın en iyi anlarından biriydi.

Ama en kötü anı kesinlikle Sundance prömiyerini yaptığımız geceydi. Çok stresliydi ve bir anda beklentiler çok yükseldi. Bilmiyorum, ondan sonra hiçbir şey yeterince iyi gelmiyor. Pek çok an var tabii, en iyi anlarımdan biri Melbourne’daydı. Melbourne Avustralya’da bir film festivaline gittim. Kendi filmimin gösteriminden önce Catherine Breillat’nın filmini görmeye gittim. Kendisi de oradaydı ve gerçekten çok sevdiğim bir yönetmen. Kendi filmimden önce onun soru-cevap oturumuna katıldım ve çok garipti çünkü canına okudular. İzleyicilerin yarısı güldü, filmi beğenmedikleri çok belliydi. Sorulan sorular çok saldırgandı. Ardından ben kendi filmimi tanıttım ve o gün kim olduğunun bir önemi olmadığını gördüm. O açıdan güzeldi. Kim olursan ol bazı saçmalıklarla uğraşmak zorundasın, yaptığın işi beğenmeyen insanlar olacak ve bunda bir sıkıntı yok. Benim için o gün “Oh insanlar bundan nefret edebiliyor. O zaman insanlara bağımlı olmaktan, beni beğenmelerini istemekten vazgeçmem gerek” şeklinde anlam buldu. Daha sonra filmimi sundum ve sahnede şöyle dediğimi hatırlıyorum: “Böyle bir dünyada yaşadığım için çok mutluyum. Gidip idolümün filmini izleyebiliyorum, ardından kendi filmimi sunuyorum ve hepiniz izlemeye hazırsınız. Neden bu kadar şanslıyım?” O an gerçekten çok mutlu hissettim.

Prömiyer yaptığımız gece de gösterimle alakalı bazı teknik problemler vardı ama çok da önemli değildi. Yani, kimin umrunda? Bir tek, o gece Hollywood’dan filmi daha önce izlememiş bazı kişiler gelmişti ve prömiyerden önce çok heyecanlıydılar, belki de sıradaki büyük hit ben olacaktım. Ne var ki gösterimden sonra hiçbiri bir daha benimle konuşmadı. Olacağımı düşündükleri ‘sıradaki büyük hit’ olmadığım çok açıktı ve kalbim kırıldı. Şimdi komik tabii, çünkü dönüp bakıyorum ve gerçekten kimin umrunda? Hiçbir önemi olmadı. Ve belki de bugün büyük bir hit olmak bir noktada çabuk tüketilir olmak demek. Belki koruyabilirsin tabii ama yine de birinin senden bir şeyleri anında, tek seferde alması anlamına geliyor. Kariyerin, her ne yaparsan yap, aslında bir maraton, sürat koşusu değil. Tek bir tatlı filmle herkesi etkileyip bırakmak ya da sadece iş gücüne katılmak için bunu yapmıyorum. Bir hayat kurmak, her filmle daha iyiye gitmek, oyununu değiştirmek, oyununu iyileştirmek, söyleyecek yeni şeylere sahip olmak istiyorsun. Ve genelde, şimdiye kadar buna çok fazla kafa yorduğum için, ilk filmiyle bir gecede çok hızlı başarılar kazanan insanların aynı başarıyı yakalamakta çok zorlandıklarını düşünüyorum.

Peki kategoriler hakkında ne düşünüyorsun? İnsanların filmleri kategorize etmek gibi bir eğilimi var ve henüz resmi bir janra dönüştü mü bilmiyorum ama bir “Brooklyn’deki genç kadınlar” akımı mevzu bahis. Sanki insanlar bir anda bu kadınlar hakkındaki hikayeleri dinlemeye çok istekli oldular ama neden anlamıyorum. Bir de bir kategoriye dahil edilmek nasıl hissettiriyor? Çünkü söz konusu filmlerin bazı ortak noktaları olsa da hikayeleri çok farklı…

Bir izleyicisi olması ve aslında öncülük etmiş filmler, benzer konular hakkında filmler yapmış insanlar olması bir yönden güzel. Lena’nın filminden, Tiny Furniture’dan önce onun gibi bir film yapılmamıştı ve aslında çok heyecan ve ilham verici. Genç kızları kendilerini daha ciddiye almaları konusunda motive ediyor ama bence genel olarak kadın hikayelerinin daha ciddiye alınması gibi bir trend söz konusu. Bridesmaids gibi, hani bir sürü film var. Ve genç kadınlar için bugün çok farklı atmosfer var. 

Peki İranlı, biseksüel gibi etiketlerle anılmak hakkında ne düşünüyorsun? 2014’te insanların seni etiketlemesiyle bir problemin olmadığını söylemişsin. 2 yılın ardından hâlâ böyle mi düşünüyorsun?

Evet, umrumda değil. Yani beni ilgilendiren bir şey değil. İnsanların beni nasıl görmek istediği ya da beni ve filmi nasıl etiketlemek istediği biraz… Beni rahatsız etmiyor çünkü bunlar çok net olmayan ve tek bir şey ifade etmeyen kapsayıcı terimler. İranlılar bana bakıp “Yeterince İranlı değil” diyor, Amerikalılar “Beyaz değil o zaman Amerikalı değil” diyor. Açıkçası bilmiyorum. Ben kendimi nasıl tanımlayacağımı bilmiyorum, o yüzden bu konuda iyi bir fikri olan varsa duymak isterim.

Röportajın tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

İLGİLİ BAŞLIKLAR

NEREDE YAYIMLANDI?

BÜLTEN SAYISI

Sürpriz Bülten: ONUR 🌈

Umarız Onur Haftası herkes için bol müzikli geçmiştir. Sürpriz #Pride özel bültenimize hoş geldiniz !

26 Haz 2021

Sürpriz Bülten: ONUR 🌈

YAZARLAR

İLGİLİ OKUMALAR