
Pervaneli 24 kişilik uçakta bitmek bilmez bir buz tabakası üzerinde uçuyoruz. Yaklaşık bir saatlik uçuşun çoğu Grönland adasını kaplayan dev buzul üstünde geçiyor. Kızıl Erik’in insanları yüzlerce yıl önce nasıl trollediğini anımsayıp gülüyorum. İzlanda’dan denize açılıp Grönland kıyılarına varan ve sonrasına burayı kolonileştirmek için yerleşecek insanları adaya çekmek isteyen Kızıl Erik düşünüp müthiş bir çözüm buluyor. İzlanda’ya gidip “burası kar buz fırtına, yemyeşil bir yer buldum adı bile Greenland burası gibi Iceland değil.” diye insanları gaza getiriyor. Gemilere doldurduğu insanlar Grönland’ın ilk yerleşimcileri oluyor. Geçirdikleri ilk kışta acaba ne hissettiler merak ediyorum.

Bu esnada Grönland buzulu bitiyor ve deniz üstünde uçmaya başlıyoruz. Ancak deniz üstünde beyaz bir şeyler var. Kısa sürede bunların buzuldan kopan parçalar olduğunu anlıyorum. Atlas Okyanusu’nun soğuk kuzey sularında süzülüyorlar. Biz iniş için alçaldıkça buzullar büyüyor. İlulissat’ın renkli binaları üstünden süzülerek şehrin küçük havaalanına iniyoruz. Otele gideceğimiz araca binip yola çıktığımızda sağımda kalan denize bakıyorum. Üstünden uçarken ufak sandığım bazı buz parçaları şehir hatları vapuru büyüklüğündeler. Büyüklük algılarımı geldiğim yere uyumlu hâle getirmem gerektiğini anlıyorum. Birkaç kilometrelik araba yolculuğu sonunda otele varıyoruz. Grönland standartlarında oldukça uzun bir kara yolculuğu sayılır bu. Toplam 150 kilometre yol olan bir ülkedeyim sonuçta.

Otele çantaları bırakıp 4 bin kişilik dev metropolde dolaşmaya başlıyoruz. Evler genelde 1-2 katlı ahşap renkli yapılar. Daha büyük olan renkli yapılar ise hastane, kilise ve çeşitli devlet kurumları. Artık kurallar uygulanmasa da binaların kırmızı, mavi, sarı, yeşil gibi cart ve dikkat çekici renklerde olmasının çok mantıklı bir nedeni var. Kara kışta, fırtınada göz gözü görmezken doğru yere gitmek. Zaten kardan buz sıkıntılı bir yürüyüş oluyordur, üstüne küçücük şehirde sevmediğin birinin evine yanlışlıkla gitmek çok hoş olmayabilir. Şehirde dolaşırken eski Sovyet konutlarının minyatürleri gibi olan binalarla karşılaşıyorum. Kibarca söylemek gerekirse Danimarka hükümetinin Grönland’ta yaşayanları şehir hayatına ve medeni dünyaya ısındırma çabaları olduğunu öğreniyorum. Uzun süre İnüit kültürünü asimile ederek yok etmeyi hedefleyen Danimarka Krallığı’nın bu mimari hamlesi sonucu zaten depresif bir dünyaları olan Grönlandlıların büyük ruhsal sıkıntı çektiği ortaya çıkınca proje durdurulmuş. Şu anda da toplumun en alt kesimleri mecburen bu binalarda yaşıyor. Yolda gördüğüm büyük bir markete giriyorum. Fiyatlar Danimarka’daki sıradan bir marketten daha ucuz görünüyor. Meğer devlet insanlar bölgede yaşamaya devam etsin ve Danimarka'yla bağlarını koparmasın diye destekte bulunuyormuş. Bir süredir uyanan Bağımsız Grönland fikrinin korkusu Danimarkalıları onları zengin eden adaya para harcamaya yöneltmiş.
Peki Grönland neden bu kadar önemli? 1800’lü yıllarda dünyadaki en önemli aydınlatma gücünün balina yağı olmasından dolayı başta önem kazanmış bu buzlarla kaplı ada. Bölgede yaşayan balinaların yağlarının Milano, Londra, Berlin ve tüm Avrupa'yı aydınlattığını ve bu gelirin Danimarka Krallığına gittiğini belirtmek gerekiyor. Ancak elektriğin yaygınlaşmasıyla Grönland 1900'lerin başında kaybediyor. İkinci Dünya Savaşı’nda Amerikalılar için önemli bir köprü görevi gören ada savaş sonrası yine sakin hayatına dönüyor. Ancak dünyada artan endüstriyel balıkçılık yine Danimarka krallığının ilgisini adaya yönlendiriyor. Günümüzde ise Grönland’ı kaybetmemenin yarattığı en büyük korku adanın kuzeyindeki ve buz altındaki petrol kaynaklarından geliyor. Bu nedenle İnüitler ne kadar asimile edilip Danimarkalı yapılırsa o kadar iyi.

Market sonrası yürüyüşte sürekli mezar kazan bir kepçe görüyorum. Ancak 4000 küsur nüfuslu bir şehirde tek günde o kadar cenaze olması mümkün değil. Zaten o boyutta bir felaket yaşansa fark etmeme şansımız olmaz. Donmuş permafrost toprak nedeniyle cenazelerin yıl boyu sadece yazları kazılan mezarlara gömülebildiğini öğreniyorum. Yıl boyu istatistiklere bakarak kışa ölecek kişi sayısı hesaplanıp ona göre mezarlar kazılıyormuş. Yürüyüşte bu yıllık mezar kazma dönemi denk geliyorum. Şehirde göreceklerim kısa sürede tamamlanınca asıl geliş nedenim olan buz bölgesine doğru dümeni kırıyorum. Ana buzuldan İlulissat’ın ağzına kurulduğu Disko Körfezine (Evet, ismi böyle, ben uydurmuyorum) dökülen buzulları görmek için yarım saatlik bir yürüyüş yapmak gerekiyor. Yolunda sonundaki kayalık tepeye tırmandığım merdivenleri çıkarken neyle karşılaşacağımla ilgili hiçbir fikrim yok. Çünkü mevsime ve havaya göre değişen bir yerden bahsediyoruz. Merdivenin son basamağından adımımı atar atmaz muazzam bir görüntüyle karşılaşıyorum. Karşımda açık denize ulaşmak üzere olan apartman, hatta AVM boyutunda buz dağları var. O kadar çoklar ki suyun yüzeyi görünmüyor. Sanki uzaydan inen beyaz dev uzay gemileri gibi görünüyorlar.
Her birinin kendine özgü hatları var. Sanki bir tasarımcının elinden çıkmış gibiler. Binlerce yıl boyunca oluşan bu devler özgürlüklerine kavuşmak üzereler. Titanik’i batıran buz dağının da buradan koptuğu ve akıntıyla sürüklenerek geminin rotasına girdiği söyleniyor. Bu kadar kırık dev buz dağıyla karşılaşınca insanın aklına küresel ısınma düşüyor ister istemez. Artık geri dönülemez bir noktada olduğumuz gerçeğinin kanıtı gibi karşımdaki manzara. Güzel olduğu kadar ürkütücü. Aslında küresel ısınma dediğimiz şey bugünün meselesi değil. Dünya epey zamandır yeni bir buzul çağının başlangıcında bulunuyor. Ancak insan ömrünün kısalığıyla anlayamayacağı bir süreç olduğu için bu epey süredir devam ediyor. Ancak sanayi devrimiyle biz bu süreci çok hızlandırıyoruz ve günümüzdeki iklim krizine çeviriyoruz. Dünyanın geçirdiği iklim evrimi bizim ve çoğu canlının uyum sağlayamayacağı bir hızda ilerliyor.

Gördüğüm manzaranın görkemiyle içim ürperiyor. Uzunca bir süre uçsuz bucaksız alanı izliyorum. Rehberim sahile çok yaklaşmamamı söylüyor. Açıkta dönen buz dağlarının yarattığı gölge dalgalar kıyıya çok yaklaşana kadar buzların kapladığı denizde fark edilmediği için çok tehlikeliymiş. Metrelerce yükselen bu dalgalara kapılıp sıfır derecenin de altındaki suya düşersem hipotermiden ölmemek için birkaç saniyem olduğunu öğreniyorum. Bunu öğrendikten sonra benden beklenileceği gibi sahile iniyorum ve devlere daha yakından bakıyorum. Saatler geçiyor ve dönüş vakti geliyor. Saate baktığımda gece olduğunu fark ediyorum. Yazın ortasında kuzey kutup dairesi içerisinde olduğum için güneşin batmak gibi bir görevi yok. Otele dinlenmeye gidiyoruz. Uyumak için odadaki ışık kesici perdeyi çekiyorum. Kıyafetlerimi çıkartıp geçen uzun günü düşünüp, öğrendiklerimi sindirmeye çalışırken yol arkadaşım Uğur son bir defa camdan bakmak için perdeyi aralıyor. İlk tepkisi “Bu ne?” oluyor. “Denizde bir hareket var.” diye devam ediyor. Belki camımızın önündeki ufak koyda bir buz dağı dönüyordur ona şaşırıyordur diye düşünüyorum. Bir anda “balina” kelimesi çıkıyor ağzından. Yataktan fırlıyorum. İkimizde cama yapışmış önümüzde dalıp çıkan balinayı izliyoruz. Dakikalar sonunda balina yüzerek açığa gidiyor. Bizlerse yataklarımıza dönüyoruz. Günün Z raporuna sindirmem gereken bir şey daha ekleniyor: Donla balina izlemek.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Kerimcan Akduman
Turizm profesyoneli, yazar, fotoğrafçı. İstanbul'da doğdu, yetişti. Reklamcılık yapmaktan sıkılıp 1,5 sene dünyayı dolaştı. Eve dönüp öğrendikleriyle turizm sektörüne girdi. Dünyanın uzak bölgelerinde deneyim odaklı turlar düzenliyor.

Ruta
Ruta hayatını genelde yolda geçiren ve not tutmak yerine fotoğraf çeken bir adamın seyir defteri.
İLGİLİ OKUMALAR




