Çukurbostan Stadında Bir Saat

Kaleye öyle bir akın edişleri, topun üstüne öyle bir atılışları, kısacası öyle canla başla… Boğaz bu mevsimde neye benzer: Sabahları taze bir kız, öğleye doğru ateşli bir kadın... Çukurbostandakilerin en küçüğü kan kırmızı... Hay yaşa Sakarya!.. Şeker gibi şut çekti neme lazım!.. Hovardalar kimdir, paradi neresidir?
Çukurbostan Stadında Bir Saat

Mehmet Selahattin, 22 Ekim 1932

Takvime baktım. Önümüzdeki pazartesi günü bağ bozumu zamanı başlıyor.  Ne yapalım her düzenin bir bozumu var! Eğer zaman çarkını durdurmak elimizde olsa ömrümüz gençliğin sıcaklığını kaybetmeden, senelerimiz bir tek mevsim içinde geçse hangimizin ne demeye hakkımız olurdu?

Baharı yaz kovalıyor, yazın arkasından güz yetişiyor ve nihayet kış çıplak iskeleti ile Azrail’in gölgesi gibi karşımıza dikiliyor. Bir hafta evvel sıcağından şikayet ettiğim yaza bugün mersiye yazdığımı gülünç mü buldunuz? Hayır, hiç de gülünç değil. Biz insanlar böyleyiz. Daima geçeni ararız. Bugünün çocukları yarın şu içinde yaşadığımız devri nasıl hasretle anacaklar. Sağlığımızın bile kıymetini onu elimizden kaçırdığımız zaman anlamıyor muyuz? Yarın kış gelecek. O zaman da “Ah, sonbahar!” diyeceğiz.

Geçen çarşamba sabahı uykularından sırtlarında birer ürperme ile uyananlar mevsimin değiştiğini fark ettiler. Artık veda o güzel yaza, veda o güzel yazın hatıralarına… Yok yok, kendimizi birden ümitsizliğe kaptırmayalım! Daha önümüzde epeyce ılık günler var. Henüz pastırma yazına bile girmedik ki!

Bir gazeteci arkadaş vardı. Beni her görüşünde Emirgan’daki evine davet eder. Geçen gün gene çağırdı:
-Gel de bizim yalının bahçesinde denize karşı bir parça çekiştirelim.
-“Kimi çekiştiriyoruz?” diye sorunca güldü.
-Merak etme canım çekiştireceğimiz şey canlı mahluk değil!
-Anladım. Teşekkür ederim davetine. Yalnız bana kalsa Boğaz’ın zamanı geçti.
Yaz kış Emirgan’da oturan hazret:
-İşte bunda yanılıyorsun. Ben bu mevsimde Boğaziçi’ni hiçbir yere değişmem. Her sabah gelinlik çağına ermiş bir kızın mahmur mahmur karşında soyunduğunu görmek istemez misin?
-Ooo bu gelinlik çağına girmiş kız da kim? Yalının karşısında bir yosma ile mercimeği fırına mı verdin yoksa?
Güldü.
-Bildiğin yosmalardan değil bu. Boğaz azizim, Boğaz!
Onun gözü ile Boğaz sabahları taze bir kız, öğleye doğru ateşli bir kadın olurmuş. Ben sordum:
-Ya ortalık kararınca?
-O zaman da kıvrak bir Jozefin Beker.
Emirganlı arkadaşın bu cuma için bir yerde işi çıkmasaydı Boğaz’ın sabahlığını, öğleliğini ve geceliğini beraberce görecektik, olmadı.

Edirnekapı’dan birkaç istasyon evvel Çukurbostan isminde bir durak yeri var. Bir cuma günü öğleden sonra burada tramvaydan inin. Birkaç adım yürüyünce Çukurbostan’a gelirsiniz. Adının bostan olduğuna bakıp da burasını kavun karpuz yetiştiren bir tarla sanmayın. Bu çukur arsa birkaç seneden beri bostan değil, sporcu yetiştiriyor, hem ne sporcu! En küçüğü kan kırmızı dedikleri cinsten! Ateş mi ateş hepsi de! Kaleye öyle bir akışları, topun üstüne öyle bir atılışları, öyle bir tekme vuruşları, kısacası öyle canla başla oynayışları var ki büyüklerde bu cantezliğini, bu acarlığı mümkün değil bulamazsınız.

Stadyumun önünde çepeçevre bir duvar var. Bu duvara abanabilenler maçları başından sonuna kadar bedavaca seyrediyorlar. Fakat arkada kalanlar yandı! Bir göz uydurumluk yer bulacağım diye birbirlerini saatlerce çekeleyip kakıştırıyorlar. İki rakip sahaya çıkınca sağdan soldan takdirler başlıyor:
“Hay yaşa Sakarya!
“Gözünü sevdiğim Karagümrük çık da boyunu göster bakalım!”
Ve maç devam ederken seyircilerde eller, ayaklar, başlar hep birden hareket halinde.
“Ulan itme be!”
“Vur beyninin üstüne! Ha şöyle!”
“Şeker gibi şut çekti neme lazım!”
Derken yüzlerce ağızdan çıkan bir uğultu:
“Gooooooooollllll….”
Arada bahse tutuşanlar var:
-Sakarya’ya benden bir yirmi beşlik.
-Benden Karagümrük’e yarım kağıt.
Neticede kaybedenler paraları sökülüyor.

Seyirciler arasında yaşlı başlı adamlar da görüyorum. Spora merak sarmak kırkından sonra saz çalmak gibi bir şey ama bir kere dadanmışlar, bırakamıyorlar demek! Hele şu altmışlık acuzeye bakın! İki delikanlının ara yerine sokuldukça sokuluyor.
-Kuzum oğlum. Şu sarı yeşilliler hangi takımdan?
Cevap veren olmayınca sağ kolunu sağdakinin, sol kolunu solundakinin omzuna attı. Güya maç seyrediyor ama başkalarının kendisini seyrettiğinin farkında olmuyor. Delikanlılardan biri kadının buruşuk yüzüne bakarak kolunu hafifçe çekti. Etraftan bunu görenler gülüşüyorlar:
“Hanım nine koltuğu kiralık zannetti!”

“Şakir oğlum sor bakalım sütlacı kaymaklı mı?”
Satıcılar yaya kaldırımını adeta kuşatmışlar:
“Hani ya eğlencelik?”
“Limoon… Haydi limon verelim, halis limon!”
“Okkası yirmi kuruşa badem!”
Kestaneyi yiyip yiyip kabukları birbirlerinin suratına atanlar mı, ayakta beklemekten yorularak duvara çıkıp yüzükoyun uzananlar mı, maç bir parça ara verince “Üç yıl beni sevdanın ipek saçları sardı.” şarkısını mırıldananlar mı, neler yok!

Stadyumun içinde oyun seyredenleri şöyle parmaklarınızla sayayım deseniz bir elinizin parmağı yeterli gelir. Kendileri azınlık ama kibirleri çok! Bugüne bugün paramıza hükmümüz geçer der gibi durup duvar dibindekileri tepeden tırnağa şöyle bir süzüşleri var.
Kulağıma sık sık şu sözler çarpıyor:
“Hovardalar daha düşmedi!”
“Bugün hovardaların günü değil!”
Bu hovardaların kim olduğunu merak ettiniz ise hemen haber vereyim: Maçı parasıyla seyredenler. Duvar dibi seyircileri kendi aralarında oyun seyrettikleri yere de “paradi” ismini vermiş. Stadyumda buluşmak için birbirlerine söz verdikleri zaman yerlerini şöyle tarif ediyorlar: Paradide sağdan ikinci koltuktayım.
Tiyatronun paradisiyle Çukurbostan’ın duvarı arasında yüksekten bakış noktasında hemen de bir fark yok. Eğlenmekten yanaysa Çukurbostan alemi en heyecanlı bir film temaşasından daha zevkli ve daha sürekli oluyor.


*Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. ‘İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk’un amaçlarından biri de yazara hak ettiği değeri de vererek İstanbul’un geçmişine dair çok zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

İLGİLİ BAŞLIKLAR

NEREDE YAYIMLANDI?

Futbolda Kazandık Şarapta Kaybettik #3

22 Ekim 1932, çukurbostanda futbol maçındayız. İstanbul'da yeni eğlencemiz, hep bir ağızdan "gol" diye bağırmanın tarif edilemez zevki... Diğer tarafta Rumlarla birlikte göç eden şarap kültürü...

02 Kas 2021

Karagümrükspor maçı

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?

1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.

İLGİLİ OKUMALAR