Çuvala sığmayan mızrak: Maarif Modeli'nin yeni tarih müfredatı

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
Tarih öğretimi sadece Türkiye’de değil, dünya genelinde de yıllardır en çok tartışılan ve üzerinde çalışılan alanlardan biri olagelmiştir. Bunda özellikle ulus-devletin vatandaşını inşa etme ideali ve bu idealin eğitimde yansımasının en çok tarih derslerinde görülmesinin etkisi oldu. Tarih disiplininin kendine özgü yapısı ve metodolojisi başlı başına bir zorluk alanıdır. Bu tartışmalı alanı bir sosyal bilimler dersi olarak okul düzeyine taşıyarak tasarlamanın pek çok zorluğu var. Hangi konuların müfredata alınıp hangilerinin dışarıda bırakılacağı bile başlı başına tartışma/çatışma alanı olan başka bir ders yoktur desek sanırım abartmış olmayız.
Bu yazı, 2024 Mayıs ayında “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” ismiyle yayımlanan, bu eğitim-öğretim yılında 9. sınıflarda uygulanmaya başlanan yeni öğretim programlarından biri olan tarih dersi öğretim programını değerlendirmek için yazıldı. Yazının ana ekseni tarih eğitimin amaçları üzerine düşünmek olmasa da kısaca bir çerçeve çizmenin önemli olduğunu düşünüyorum çünkü devletlerin tarih eğitimini tasarlarken neyi öğretmeyi amaçladığını ve bunun eğitimin içeriği üzerindeki etkisini anlamak önemli.
Neden tarih öğretiyoruz?
Ulus-devletin geçer akçe olduğu 19. ve 20. yüzyıl dünyasında ulus övgüsü ve militarist perspektiflerin damgasını vurduğu müfredatlar çoktan beri “geleneksel tarih öğretimi” olarak adlandırılıyor. Günümüz dünyasının tarih eğitiminin üzerine kurulu olduğu iki temel ayağı şu şekillerde özetleyebiliriz:
- Öğrencide eleştirel düşünmenin geliştirilmesine yönelik bir araç olarak tarih eğitimi
- En geniş manada kültürlerarası diyaloğu açan, bu yolla küresel vatandaş yaratma yolu olarak tarih eğitimi
Geleneksel tarih öğretimi, birçok sorunun ötesinde makbul vatandaşı yetiştirme ideali taşıdığından, doğası gereği eleştirel bir bakışı getirmekten uzak oldu. Çünkü ulusun inşasını analiz etmeyi değil ulusçu bir tarihi önceliyordu.
Avrupa Konseyi’nin hazırladığı “21. Yüzyılda Nitelikli Tarih Eğitimi İçin İlkeler ve Rehber” başlıklı belgede tarih dersinin insan onuruna ve haklarına, kültürel çeşitliliğe, demokrasiye, adalete ve hukuk devletine saygı gibi evrensel değerlere vurgu yapılır. Nitelikli bir tarih eğitiminin, öğrencilerin farklı inanç, kültür ve dünya görüşlerine açık olması ile farklı olanların haklarına saygı, her insana adil muamele gibi sivil ve insani sorumluluklarının altını çizmesi gerektiği belirtilir. Ulusu homojen kabul eden, dışlayıcı milliyetçiliğin vatandaşlık eğitiminin çağın gerektirdiği, farklılıkları kapsayan çokkültürlü eğitim ortamlarının ihtiyaçlarına karşılık veremeyeceği ve zamanın ruhuyla örtüşmeyeceği vurgulanır. Bu görüş ulusal tarihi dışlamaz, ulusun ve millî kimliğin inşa sürecini içerir, ancak ulusalcı-tek tipçi bir eğitimin yukarıda sayılan evrensel değerler ile çelişki oluşturacağını söyler.
Bu evrensel kabulü aklımızda tutarak Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin ortaya koymuş olduğu perspektifin tarih öğretimi ile ilişkisine ve müfredattaki değişikliklere bakalım.
Maarif Modeli’nin tarih müfredatında neler değişti?
Yaygın kullanılan anlamıyla müfredat “eğitim ve öğretim programı” demek. Müfredat fen, matematik, edebiyat, tarih, sanat ve kültür gibi pek çok öğeyi bir arada barındırır. Bununla birlikte “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli: Köklerden Geleceğe” başlığıyla duyurulan yeni müfredatın isminde bile tarihe önemli bir vurgu olduğu aşikar.
Eğitim, Cumhuriyet tarihinde seküler ve Batıcı yönelimin en çok yansıdığı ve üzerine eğildiği alanlardan biri oldu. Eğitim ve öğretim alanındaki reformlar gibi Erken Cumhuriyet'in müfredatları da her zaman bu odakta tasarlandı. Güncel dünyaya ayak uydurabilmek, bilimi kılavuz olarak görmek ve çağdaşlık vurgusu bu yönelimin belirgin göstergeleri oldu.
Oysa bugün, 2024 yılında, başlatılan bir müfredat paketi “maarif” kavramıyla ön plana çıkıyor. Bu kelimenin, anlamındaki zenginlik sayesinde değil de mevcut iktidar ve onun milliyetçi-muhafazakar söylemine daha uygun geldiği için seçildiğini düşünmek için pek çok sebep var. Aslında bu tercih Öğretim Programı’nın amaçları arasında yer alan “Türk dilini bilme ve etkili kullanma” ile de bir tezatlık oluşturuyor. Zira bu türden Osmanlıca kelimeler modelin temel metninde çok sık karşımıza çıkıyor.
MEB, yeni müfredatı şöyle tarif etmiş:
“Yeni müfredatla birlikte, liselerde haftada iki ders saat olarak okutulan tarih dersi programında, insanı ve onun faaliyetlerini 'geçmiş-bugün-gelecek' bağlamında anlamlandırabilmek için gerekli bilgi, beceri ve değerlerle donanmış 'tarih okuryazarı' bireyler yetiştirmek amaçlandı. Bunların yanı sıra tarih dersi aracılığıyla öğrencilerin Türk milletinin insanlığa katkılarına dair kanıtlar göstermeleri, Türk tarihini ve kültürünü oluşturan temel öge ve süreçleri açıklamaları, millî kimliğin oluşum sürecini çözümlemeleri, medeniyetin dayandığı millî ve manevi değerleri davranışlarına yansıtmaları ve insanlığın ortak mirasının korunmasında ve yaşatılmasında duyarlılık göstermeleri hedeflendi.”
Aslında burada da başka bir çelişki karşımıza çıkıyor. Medeniyet millî-manevi değerleri aşan bir olgu. Hem bu tabirde hem de yazının devamında açacağım müfredatın arka planında bir medeniyet dairesinin dışında kalmışlık var. Bu zihinsel arkaplan ile insanlığın ortak mirasına katkı ifadesi önemli bir tezat oluşturuyor.
Modelin ismindeki “köklerden geleceğe” vurgusu yeni müfredatta ilginç bir şekilde karşımıza çıkıyor.
- Buradaki “kökler” eskiden “Orta Asya’dan Anadolu’ya” başlığıyla verilen konuların, yeni müfredatta “Türkistan’dan Türkiye’ye” başlığını almasıyla; eskiden "Anadolu’nun Türkleşmesi" olarak anlatılan öykünün artık "Anadolu’nun Türk-İslamlaşması" biçimini almasıyla karşımıza çıkıyor.
Aslında yeni müfredat içerik olarak pek de yeni bir şey söylemiyor. Tarih müfredatı uzun yıllardır Türk-İslam sentezine sıkı sıkıya bağlı, Türk Tarihi’ni kesintisiz ilerleyen bir tarih olarak gösteren, dünya ve yerel tarih konularını dengeli bir şekilde kapsamayan, özcülükten kopamayan bir yapıdaydı. Bu içerik büyük oranda devam ediyor.
Yeni müfredatta tarih öğretimi için yeni olan ne?
Yeni tarih müfredatı da tıpkı “Model” gibi pek çok çelişki barındırıyor. Hem Maarif Modeli ortak metni hem tarih programında “ilerlemeci” olduğu iddia edilen programlarda, en azından kağıt üzerinde, pedagojik açıdan ilerleme olduğu bir gerçek. Programda tarihsel düşünme becerilerine vurgu var ve ders içi etkinliklerle bu beceriler desteklemek üzere tasarlanmış, zenginleştirme önerileri ve farklı bilişsel düzeylere yönelik öneriler sunulmuş.
Ancak yeni müfredatta, tarih programının önemli bir kısmını yine Osmanlı ve İslam tarihi oluşturuyor. Bu ağırlık dışında tarih öğretiminin içeriğinde büyük bir değişim olmadığı söylenebilir. Bazı konuların sınıf düzeyleri arasındaki yerleri değişmiş, bazı konular, üniteler birleştirilmiş ve az da olsa yeni konu eklenmiş. Diğer yandan yeni program, en azından amaçlar bazında, üst düzey beceri setleri getiriyor. Bu yoğunlukta içerik ile bu düzeyde kazanımların haftada iki saatlik bir ders ile başarılması mümkün görünmüyor.
Sadeleşen konular daha çok 12. sınıf Millî Mücadele ve Atatürk Dönemi Siyasal Olayları ünitelerinde öne çıkıyor. Bununla birlikte 12. sınıf T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersine yakın tarih konuları eklenmiş. Yakın tarihin müfredatta yer alması olumlu bir gelişme. Ancak girişte altını çizdiğim şekilde, hangi konuların olup hangilerinin olmadığına baktığımızda daha iyi bir fotoğraf çekmemiz mümkün oluyor.
Yakın tarih konuları “Soğuk Savaş Sonrası Dünya ve Türkiye” başlığı altında son derece yavan anlatılan bir olaylar dizisi olarak yer bulmuş. Bu olaylar güvenlik politikaları ve dış politika bağlamında ele alınıyor. Yani MEB’in daha önce de 2017 müfredat değişikliğinde ve Maarif Modeli’nde özellikle altını çizdiği “ilerlemeci” bir eğitim anlayışına tezat bir şekilde “iç ve dış mihraklar” söyleminin değilse de kavrayışının tekrar karşımıza çıktığını görüyoruz. Yakın tarihin netameli konuları, önceki müfredatlarda olduğu gibi ya dışarıda bırakılmış ya da görmezden gelinmiş. Söz gelimi, tarih dersinde işlenmesi, farklılıklara saygı ve birarada yaşama ekseninde olumlu sonuçlar doğurabilecek Sivas Katliamı bu müfredatta kendine yer bulamamış.
Ders içeriğine Mavi Vatan, Dağlık Karabağ Sorunu, Sığınmacı ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi gibi konular eklenmiş. Bununla birlikte aynı dersin içeriğinde kavramsal bazı değişiklikler de var. “Pontus meselesi, Ermeni Sorunu / Tehciri, 1915 Olayları” ifadeleri, “Asılsız Pontus iddiaları – Asılsız Ermeni iddiaları” olarak değiştirilmiş. Ayrıca, öğrencilere sorulabilecek rehber sorulardan biri de “Asılsız Ermeni iddialarının ortaya çıkış̧ nedenleri neler olabilir?” olarak karşımıza çıkıyor.
Model’de yayımlanan hâliyle tarih müfredatı, pedagojik olarak tarihsel düşünme becerilerini ve sınıf içi etkinlik temelli bir öğretim anlayışını getiriyor. En azından yöntemsel açıdan böyle. Ancak bu yaklaşım, hazırlanan içerik ile uyumlu değil.
İşte mızrağın çuvaldan taştığı hâller de tam bu hâller. Ne yazık ki sağ-muhafazakar tarihçiliğin sığ yaklaşımını eğitim içeriğine boca etmek böyle bir kısırlık yaratıyor. Sürekli olarak karşımıza çıkan kendini ispatlama ihtiyacı, etnik kimliğinin veya dinî topluluğunun yeteneklerini abartılı biçimlerde hikaye etme yönelimi, ülke güvenliğinin tehdit altında olduğu anlayışı, tartışmalı konularda son derece keskin ve değişmez sınırlar çizme, eleştirel yaklaşımları düşmanlaştırma gibi tipik sağ-muhafazakar yaklaşımlar tarih kavrayışını bir fasit daireye hapsediyor.
Bu anlayış her zaman gözümüzün önünde. Yakın zamanda Milli Savunma Üniversitesi Rektörü, tarihçi Erhan Afyoncu’nun Türkiye (erkek) millî futbol takımını Avusturya galibiyeti sonrasında ve maç öncesinde attığı tweetler bu ironik durumun tipik bir özeti niteliğinde. Bir maç skorunu tarihteki bir savaşla, teknik direktörü bir Osmanlı paşasıyla özdeşleştirmenin, kazanılan bir maçı “Viyana’yı aldık” diye ifade etmenin tarih terminolojisindeki karşılığı anakronizm, eleştirel akıldaki karşılığı ise zihnen çocuk kalmışlıktır.
Bütüncül yaklaşım başka bir bahara kaldı
Ülkelerdeki müfredat değişimleri çok önemli ve maliyetli dönüşümlerdir. MEB’in on yıldır hazırlandığını söylediği bu program, farklı kesimlerden pek çok eleştiri ve öneri gelmesine rağmen, çok kısa bir sürede askıda bırakıldı ve yürürlüğe konuldu. Bu eğitim-öğretim yılında uygulanmaya başlanacak bu müfredat, öğrencileri kendi inandıklarıyla yetinen, eleştirel akla mesafeli ve dünyaya kapalı bir içerikle baş başa bırakıyor.
Müfredata bazı sosyal tarih konularının, yakın tarihin, bilim ve sanattaki gelişmelerin eklenmesi olumlu adımlar. Ancak eleştirel düşünme becerilerini geliştireceğini, bütüncül bir yaklaşımı olduğunu, tarih okuryazarı yetiştireceğini iddia eden bir müfredat daha nitelikli bir içeriğe sahip olmalı. Tarih öğretimi özelinde ihtiyacımız olan daha kapsayıcı, evrensel değerlere vurgu yapan, dünya tarihini ve yerel tarihi dengeli bir şekilde dağıtan bir içeriktir. Zira küresel krizlerin derinleştiği, göçlerin arttığı, sorunların bu kadar karmaşık olduğu bir zamanda geleneksel milliyetçi anlayış ve tek perspektifle oluşturulan müfredatların işlemeyeceği çok açık.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
YAZARLAR

Ayşe Alan
Çeşitli okullarda tarih öğretmenliği, bölüm başkanlığı ve idareciliğin yanı sıra İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji ve Eğitim Çalışmaları Merkezi’nde (SEÇBİR) proje koordinatörü olarak çalıştı. Tarih Vakfı “20.yy Dünya ve Türkiye Tarihi Öğretmen Kılavuz Kitabı”, Eğitim Reformu Girişimi “Düşünme Eğitimi İçin Öğretmen Kılavuz Kitabı” ve Bilgi Üniversitesi Yayınları “Ayrımcılık: Örnek Ders Uygulamaları” kitaplarının yazarlarından.

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.

Bu yılki NATO Zirvesi; semboller, anlatılar ve kültürel güçle örülen "yumuşak gücün" ortadan kalkmadığını; aksine yeni bir biçim kazandığını gösteren anlarla doluydu. Savunma sanayiinin ve caydırıcılığın öne çıktığı bir dönemde yumuşak güç de bu gerçekliğe uyum sağlıyor; daha sert semboller, daha karizmatik lider imajları ve daha gösterişli ritüeller üzerinden yeniden üretiliyor.

Mutlak butlan kararı, yalnızca CHP iç dengelerini değil, toplumsal muhalefetin yönünü, enerjisini ve mücadele kapasitesini de doğrudan etkileyen bir kırılma noktası oldu. CHP’nin seçilmiş yönetiminin butlan tartışmalarına ayırdığı enerjiyi azaltıp odağını muhalefeti örgütlemeye ve CHP’yi de aşan geniş bir özgürlük cephesi kurmaya yöneltmesinin imkanları neler olabilir?
08 Tem 2026

Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi aldığı için ABD’nin ulusal güvenliğine tehdit oluşturan devletleri ekonomik ve askerî olarak sınırlandıran CAATSA yaptırımlarına Aralık 2020’den beri maruz kalan Türkiye’ye ABD Başkanı Trump’tan müjde geldi. NATO Zirvesi için Ankara’ya gelen Trump, hediye paketini Erdoğan’a sundu: Yaptırımlar kalkacak, F-35 konusu ele alınacak.

Ankara’dan bir NATO Zirvesi geçti, geçiyor. En çok akılda kalan da galiba normal zamanlarda kavganın dövüşün, kirin pasın eksik olmadığı bir evin misafir gelecek diye çehresinin değişmesi oldu. Bütün vaktini oturma odasında geçiren ev ahalisinin beyaz örtülerle üzeri kapatılmış salon takımını görme şaşkınlığı… Ve o salona alınmayıp odaya kapatılan çocuklara yapılanların haksızlığı…




