Daha çok kontrol, daha az özerklik: MEB'in yeni genelgesi ne getiriyor?

MEB’in 2026-2027 genelgesi, “millî duruş”tan deneme sınavlarına, öğrenci aramalarından mezuniyetlerde kullanılacak müzik ve pankartlara kadar okul hayatının geniş bir bölümünü daha sıkı biçimde düzenliyor. Eğitimci Ayşe Alan’a göre ortaya çıkan tablo, merkezî kontrolü güçlendirirken öğretmen ve öğrenci özerkliğini daraltıyor; çocuk yoksulluğu, kalabalık sınıflar ve okullar arasındaki eşitsizlikler gibi yapısal sorunları ise büyük ölçüde dışarıda bırakıyor.
Daha çok kontrol, daha az özerklik: MEB'in yeni genelgesi ne getiriyor?

Millî Eğitim Bakanlığı (MEB), 2026-2027 eğitim-öğretim yılına ilişkin iş ve işlemleri düzenleyen genelgeyi yayımladı. Genelgeyle öğrencilerin sınıfta cep telefonu bulundurmaması uygulaması devam ederken öğretmenlerin de sınıfta telefon kullanmaması ve önlük giymesi kuralı getiriliyor.

  • Bakanlık tarafından hazırlananlar dışındaki deneme ve tarama sınavlarının okullarda yapılmasına izin verilmeyecek. Ayrıca veli görüşmeleri yalnızca Okul Randevu Sistemi üzerinden yapılacak.
  • Mezuniyetlerde kullanılacak müzik, video ve pankartlar ise Eser İnceleme ve Seçme Kurulu onayından geçecek. Genelgede ayrıca “millî duruş”u eğitim ve öğretim süreçlerinin ana hedeflerinden biri olarak tanımlanıyor.

Peki, yeni genelge eğitim politikalarında nasıl bir yönelime işaret ediyor? Düzenlemeler öğrenciler ve öğretmenler açısından ne anlama geliyor?

Genelgeyi nasıl okumalı?

Aposto’ya konuşan eğitimci ve yazar Ayşe Alan, değerlendirmesine öncelikle genelgelerin eğitim politikası içindeki yerini tarif ederek başlıyor. MEB'in 2023'ten bu yana her eğitim-öğretim yılı öncesinde genelge yayımladığını hatırlatan Alan, bu metinlerin tek başına yeni bir eğitim sistemi kuran veya yeni bir eğitim politikası oluşturan temel belgeler olmadığını vurguluyor.

Alan'a göre genelgeler daha çok Bakanlığın o yıl neyi öncelikli gördüğünü, okullardan ne beklediğini ve mevcut eğitim politikalarını okulun gündelik hayatına nasıl yansıtmak istediğini gösteren “öncelikler belgesi” niteliğinde:

“2026-2027 genelgesini bir ‘eğitim politikası belgesi’ olarak değil, mevcut eğitim politikalarının okullara nasıl yansıtılmak istendiğini gösteren yıllık bir uygulama ve öncelikler metni olarak okumayı daha doğru buluyorum.”

Eğitimin amacı belirli değerleri sorgulamadan benimsetmek değil

Genelgede “millî duruş”un eğitim ve öğretim süreçlerinin ana hedeflerinden biri olması öngörülüyor. Öğrencilerin “millî birlik ve beraberliğe, vatana ve kardeşlik hukukuna sahip çıkacak şuurda” yetiştirilmesi hedeflenirken yıl boyunca bu doğrultuda etkinliklerin düzenlenmesi isteniyor.

Alan, bunun bütünüyle yeni bir yönelim olmadığını, son birkaç yıldır eğitim politikalarında giderek belirginleşen değer merkezli yaklaşımın daha açık ve güçlü biçimde ifade edildiğini söylüyor:

“Geçen yılki genelgede de Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin ‘erdem-değer-eylem’ çerçevesi, aile, millî kültür, millî ve manevi değerler oldukça belirgindi. Bu yıl ise bunun bir adım ötesine geçilerek ‘millî duruş’ doğrudan eğitim ve öğretim süreçlerinin ana hedeflerinden biri olarak tanımlanıyor.”

  • Alan, “millî birlik” veya “vatandaşlık” kavramlarının eğitimde yer almasının başlı başına sorun olmadığını, okulun toplumsal aidiyet, birlikte yaşama ve yurttaşlık bilinci geliştirme gibi bir işlevinin bulunduğunu belirtiyor. 

Ancak Alan'a göre asıl mesele bu kavramların nasıl tanımlanacağı ve sınıfta nasıl işleneceği:

“Eğitimin amacı, öğrencilerin belirli değerleri sorgulamadan benimsemesini sağlamak değil; içinde yaşadıkları toplumu anlayabilen, farklılıklarla birlikte yaşayabilen, haklarını ve sorumluluklarını bilen, eleştirel düşünebilen yurttaşlar yetiştirmek olmalı.”

Alan, sınırları açık biçimde tanımlanmayan “millî duruş” kavramının eğitim politikasının merkezine yerleştirilmesinin risklerine de dikkat çekiyor:

“‘Millî duruş’ gibi sınırları açık biçimde tarif edilmemiş bir kavram, eğitim politikasının merkezine yerleştiğinde, çoğulculuğun ve eleştirel düşünmenin alanının daralması riski ortaya çıkıyor. Oysa demokratik bir eğitim sisteminde ortaklık, herkesin aynı düşünmesi üzerinden değil, farklılıklarla birlikte yaşayabilme kapasitesi üzerinden kurulmalı.”

‘Çocuk okula aç geliyorsa pedagojik hedeflerin etkisi sınırlı kalıyor’

Alan, oyunun eğitim sürecinin bir parçası olarak görülmesi gibi pek çok başlığın pedagojik açıdan önemli olduğunu belirtiyor:

“Genelgede pedagojik açıdan olumlu bulduğum pek çok başlık var. Oyunun eğitim sürecinin bir parçası olarak görülmesi, okul dışı öğrenme ortamlarının desteklenmesi, yaşam becerileri, dijital esenlik, özel eğitim ihtiyacı olan öğrenciler için destek eğitim odalarının açılması, BEP’lerin dikkate alınması gibi düzenlemeler önemli.”

Ancak Alan'a göre bu hedeflerin uygulanacağı okulların maddi koşullarını da hesaba katmak gerekiyor:

“Çocuk okula aç geliyorsa, sınıf çok kalabalıksa, okulda yeterli öğretmen veya rehberlik hizmeti yoksa, destek eğitim odası açacak fiziksel alan ve insan kaynağı bulunmuyorsa iyi yazılmış pedagojik hedeflerin etkisi sınırlı kalıyor.”

Alan, ekonomik eşitsizliğin yalnızca velilerden para alınmaması üzerinden düşünülemeyeceğine de dikkat çekiyor:

“Çocuğun beslenmesi, barınması, okula ulaşımı, teknolojiye erişimi ve nitelikli öğrenme ortamlarına ulaşabilmesi de eğitim hakkının parçasıdır. Dolayısıyla benim genelgede eksik bulduğum şey, eğitimin niteliği ile sosyal politika arasındaki ilişkinin yeterince kurulmaması. Eğitimde fırsat eşitliği yalnızca aynı kitabı bütün çocukların sırasına koymakla sağlanmıyor, o kitaptan yararlanabilmelerinin koşullarını da eşitlemek gerekiyor.”

Deneme sınavlarıyla ilgili düzenleme

Bakanlık tarafından hazırlananlar dışındaki deneme, tarama ve hazırbulunuşluk sınavlarının okullarda yapılmasına veya öğrencilere satın aldırılmasına yeni eğitim-öğretim yılında izin verilmeyecek.

  • Peki, LGS ve YKS gibi merkezi sınavların belirleyici olduğu bir eğitim sisteminde bu karar uygulanabilir mi? Öğrenciler arasındaki fırsat eşitsizliğini nasıl etkiler?

Alan, kararın pedagojik gerekçesine büyük ölçüde katılıyor:

“Çocukların sürekli deneme sınavlarına sokulması, sıralanması ve başarılarının birbirleriyle karşılaştırılması özellikle sınav yıllarında okulu bir öğrenme ortamından çok sınava hazırlık merkezine dönüştürüyor. Üstelik ailelere ciddi bir ekonomik yük yaratıyor.”

Ancak Alan'a göre bir taraftan öğrencileri sınav odaklı eğitimden uzaklaştırmaya çalışırken diğer taraftan LGS ve YKS'nin öğrencilerin eğitim hayatında belirleyici olmaya devam etmesi ciddi bir çelişki yaratıyor:

“Bu sınav sistemi değişmediği sürece sınava hazırlanma ihtiyacı ortadan kalkmayacak, yalnızca okulun dışına taşınacak. Asıl fırsat eşitsizliği riski de burada. Maddi imkanı olan aile özel ders, kurs, özel yayın ve dijital platformlardan yararlanmaya devam ederken okulun sunduğu imkanlarla yetinmek zorunda olan öğrenci bunlara erişemeyebilir.

Deneme sınavlarını yasaklamak tek başına fırsat eşitliği yaratmaz. Eğer bu karar, her öğrencinin ücretsiz ve nitelikli sınava hazırlık kaynaklarına erişimiyle desteklenirse eşitsizliği azaltabilir. Aksi durumda, sınava hazırlık okuldan piyasaya taşınır ve ekonomik eşitsizlik daha görünür hâle gelir.”

Okullarda arama şiddeti önleyecek mi?

14 Eylül'den itibaren okullarda öğrencilerin üstlerinin ve eşyalarının aranabilmesinin önü açılıyor. Alan’a göre, okul şiddeti meselesini yalnızca güvenlik ve kontrol meselesi olarak ele almak yeterli değil:

“Şiddet çoğu zaman ortaya çıkmadan önce çeşitli işaretler verir. Akran ilişkileri, dışlanma, zorbalık, öğrencinin okula aidiyetinin zayıflaması, ruhsal güçlükler, aile içindeki sorunlar ve okul iklimi bu tablonun parçalarıdır.

Çocuğun okulda sürekli potansiyel bir tehdit olarak görüldüğü bir güvenlik anlayışı ise güvenli okul iklimi yaratmak yerine öğrencinin okulla kurduğu güven ilişkisini zedeleyebilir. Güvenli okul ile güvenlikçi okul aynı şey değildir.”

Mezuniyetlerde müzik, video ve pankartlara onay

Genelgede mezuniyetlerde kullanılacak müzik, video ve pankartların Eser İnceleme ve Seçme Kurulu onayından geçmesi ve etkinliklerin “toplumsal değerler ve öğrenci kimliğiyle uyumlu” olması isteniyor.

Alan'a göre “toplumsal değerler” ve “öğrenci kimliğiyle uyum” gibi kavramların yoruma açık olması, okullar arasında farklı uygulamalara ve keyfî kararlara yol açabilir:

“Bir okulda kabul edilen bir şarkının, pankartın ya da öğrencilerin hazırladığı bir videonun başka bir okulda ‘uygun değil’ denilerek yasaklanması mümkün hâle gelebilir.”

Alan'a göre burada ihtiyaç duyulan şey daha fazla kontrol değil, daha açık ve nesnel ölçütler:

“Okulun görevi öğrencilerin sesini mümkün olduğunca kısmak değil, o sesi demokratik ve sorumlu biçimde kullanabilecekleri alanlar yaratmaktır.”

‘Ortaya çıkan okul modeli oldukça merkeziyetçi’

Alan'a göre genelgenin ortaya koyduğu okul modeli “oldukça merkeziyetçi”:

“Hangi kaynakların kullanılacağından sınavlara, veli görüşmelerinden mezuniyet materyallerine, öğretmenin sınıftaki davranışından kıyafetine kadar çok geniş bir alan Bakanlık tarafından ayrıntılı biçimde düzenleniyor.”

  • Merkezî kontrolün geçen yıl da güçlü olduğunu, ancak bu yıl bunun daha görünür hâle geldiğini belirten Alan, öğretmenlerin mesleki özerkliği, okulların kendi koşullarına göre karar verebilmesi ve öğrencilerin söz hakkı açısından bu tercihin tartışılması gerektiğini söylüyor.

Alan, genelgeden eğitim sisteminin bütün yapısal sorunlarını çözmesini beklemediğinin de altını çiziyor. Ancak yıllık bir “uygulama ve öncelikler metni” olması nedeniyle Bakanlığın hangi sorunları gördüğünün ve hangilerini önceliklendirdiğinin genelgede izlenebileceğini düşünüyor:

“Genelge büyük ölçüde okulun nasıl işlemesi gerektiğini tarif ediyor fakat okullar arasındaki eşitsizliği yaratan yapısal koşullara aynı ölçüde müdahale etmiyor. Çocuk yoksulluğu, okulda ücretsiz ve sağlıklı beslenme, öğretmen ihtiyacı, kalabalık sınıflar, rehberlik hizmetlerinin kapasitesi ve okullar arasındaki fiziksel imkân farkları konusunda güçlü ve somut bir uygulama çerçevesi göremiyoruz.”

Alan asıl meselenin bütün çocukların bu eğitimden eşit koşullarda yararlanabilmesi olduğunu söylüyor:

“İyi bir eğitim sistemi yalnızca çocuklara hangi değerleri kazandıracağımızı veya okullarda hangi uygulamaların yapılacağını belirlemekle kurulamaz. Asıl soru, her çocuğun bu eğitime eşit koşullarda erişip erişemediğidir.”

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

YAZARLAR

Melisa Gülbaş

Aposto editörü

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR