Depremin Karanlığında Yön Bulmaya Çalışırken: Devlet Nedir?


KAÇUV ’un deprem sonrası çalışmaları 2000 yılından bu yana temel amacı; maddi sorunları nedeniyle tedavileri aksama riski taşıyan çocukların tedavilerinin sürekliliğini sağlamak olan Kanserli Çocuklara Umut Vakfı (KAÇUV) , depremden etkilenen ve kanser tedavisi gören çocuklara umut oluyor. KAÇUV ’un deprem sonrası hayata geçirdiği acil dayanışma planı ve ilk aşamada yapacağı çalışmalara aşağıdan ulaşabilirsiniz: Depremden etkilenen ve tedavisi devam eden çocuklar ve aileleri için konaklama desteği sağlayan Vakıf, öncelikle İstanbul’da yer alan KAÇUV Aile Evlerinde konaklama imkânı sunuyor. İstanbul Eczacı Odası iş birliğiyle kanser tedavisi gören çocuklara ilaç temini desteği sağlayarak deprem bölgesindeki çocukların tedavilerine devamları için çalışmalarını sürdürüyor. Tedavisi devam eden çocuk ve ailelere üç ay boyunca her hafta düzenli olarak dijital alışveriş kodu ile gıda desteği ve nakdi destek sunmayı, aynı zamanda deprem bölgesindeki ailelere medikal ve hijyen ürünlerinden oluşan Umutlu Kutuları ulaştırmayı amaçlıyor. Depremin yarattığı ve tedavinin getirmiş olduğu zorlukları KAÇUV psikologları ve gönüllüleriyle sürdürdükleri Sanatla Hayata Renk Kat Projesini çocuklar ve aileleri için yaygınlaştırmayı hedefliyor. Siz de çocukluk çağı kanserlerine dair farkındalığı artırmak ve tedavi gören, depremden etkilenen çocuklar ve ailelerine destek olmak için Kanserli Çocuklara Umut Vakfı ’nı takip edebilirsiniz.
Daha fazlasını öğren →
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
6 Şubat Pazartesi sabahı yakın geçmişimizin en karanlık günlerinden birine uyandık; sevdiklerimizden bir mesaj düşer diye elimiz yüreğimizde telefon başında nöbet tutarken korkumuz dakika dakika yasa döndü; yasımız öfkeye, öfkemiz tepkiye… Tüm kamusal tartışma alanları tükenmiş, tepki gösterebileceği tüm sivil alanlar tutulmuş, tepki gösterdiği her ortamda “trollerin” bağırış ve hakaretleriyle yalıtılan kalabalıklar yine Twitter’ın yolunu tuttu, sesi en çok çıkıp da otoriteyi en ağır eleştirenler de yine nasibini aldı. Devletin varlığını, yetkinliğini, sahadaki gücünü ve yetkisini ne şekilde kullandığını sorgulamak vatandaşın işi değildi; çünkü devletleşmiş bir hükümetin işini nasıl yapacağını kimse daha iyi bilemezdi, ne de olsa 16 Nisan 2017’de %51,41 “tek söz sizde” demişti. Şimdi 73 sene sonra “Yeter, söz milletindir!” diyebilmek için “Twitter’a ne olur, Youtube kapanır mı, Tiktok’tan haber alabilir miyiz, e-postalara da erişim engeli gelir mi, birbirimizden nasıl haber alacağız?” diye sonu gelmez korku dolu sorgulamalar içindeyiz. Sahi, nedir bu “devlet” diye anlatılan devasa güç? Yurttaşların iradelerini 5 senede bir teslim ettikleri bir grup insanın yönettiği bu devlet, sandık vakti gelmeden eleştirilemez mi hiç? Yoksa en çok eleştiren devletin “beka”sını en çok isteyen, devletini en çok seven midir? Sesi çıkanın başında bitip hainlikle suçlayan, parmak sallayan, hakaretler savuran ve ekmeğini bundan çıkaranlar (!) kim hakikaten; bizimle dertleri ne?
Devletin ne olduğu tartışması en az devletin kendisi kadar eski; bu otoritenin ne için kullanıldığı ve kullanılabileceği ise binlerce yıllık mücadeleler silsilesi… Galiplerin borusunun öttüğü ve “yenilenlerin” otoritenin insafına kaldığı otoriter ya da yarı-otoriter tüm rejimlerde memleketin derdiyle dertlenmek de büyük suç, hep öyleydi.
Yaşadıklarımızı tahlil etmek de oldukça güç, afet bölgesinde geçirdiğim 6 günün ardından gördüklerimi anlatmak da… Fakat düşününce biraz, gözün görüp aklın unutamadıklarıyla sormak istedim: Devlet nedir? Devlet var mıydı? Varsa, ne kadardı? Ya da var olan o devlet, nasıl bir devlet?
Platon’un “Devlet”i var mesela, yetkinlikler, erdemler ve bilgelik üzerine kurulu; bugüne yansıtılınca sadakat yerine liyakati önceleyen, eğitimli, nitelikli, vizyoner kadroların idaredeki makamları tuttuğu bir devlet modeli... Yönetimiyle iktidara sadakat göstermeyen ve muhalif başkanı Nasuh Mahruki nedeniyle topa tutulan, 2016’da yöneticilerinin şirketleri dahi tehdit edildiği için başkanlığı devredilen, giderek içi boşaltılan AKUT’un yok olmayacağı; dürüstlüğün esas olduğu bir sivil toplum kuruluşunda yönetimin akrabalara teslim edilemeyeceği, denetçilerin genel kurullar dışına itilemeyeceği bir devlet. AFAD’ın Ahbap’a rakip edilmeyeceği, siyasetçilerin bağışların peşine düşüp afet bölgesi yerine sivil toplum figürlerini odağa almayacakları bir devlet. Afet yönetimine dair hiçbir bilgi ve eğitimi olmayan, ilahiyat fakültesi mezunu AFAD Afetlere Müdahale Genel Müdürü İsmail Palakoğlu’nun makamını bir gün dahi işgal edemeyeceği bir liyakat rejimi… Devlet varsa ortada belli ki o devlet, Platon’unki değil.
Hobbes’un devleti, bireylerin iradeyi devlete güvenlik ve korunma karşılığında teslim ettiği bir devlet. Hal böyle olunca, “savaşta düşmanla, barışta afetle savaşır” denilen TSK’nin 390 bin 960 silah altındaki personelinin afetin ilk anında sahaya çıkmasını, emir komuta zinciri içinde arama kurtarma faaliyetlerini yönlendirip yürütmesini, GATA hekimlerinin sahra hastanelerinde can kurtarmasını talep etmek Hobbes’un devletinde pek sıradışı değil. Hele ki sınırları kevgire dönmüş bir ülkede, şehirler adresi ve sayısı tespit edilemez kalabalıklarla dolmuşsa enkaz altındaki yakınlarının kurtarılmasını 100 saattir bekleyenleri asayişi gözetmeden çadırkentlere ikna etmek yerine yeterli güvenlik önlemlerini almak, günlerce enkaz başında kalıp hayatlar kurtarmış sığınmacının “yağmacı” sanılıp linç edilmesini engellemek devletin işi, yıkılmamış evleri, dükkanları, fabrikaları korumak da… Devlet varsa ortada belli ki o devlet, Hobbes’unki değil.
Toplumsal sözleşmenin, yani kalabalıkların iradesini ortaya çıkan “devlet”e teslim ettiği yazısız anlaşmanın üç taahhüdü var Locke’un devletinde: Yaşam, Hürriyet ve Mülkiyet. Bunlar korundukça devlet meşru… Yapı denetimleri doğru düzgün yapılmamış, ahbap-çavuş ilişkileriyle el altından verilen rüşvetlerle denetim belgelerine imza atılıp geçilmiş, zaman aşımından görmezden gelinmiş, müteahhidi ve denetçisi aynı olan bu binaların milyonlarca liraya satıldığı ve koskoca mezarlıklara döndüğü 10 şehirde bu taahhütlerin gerçekleşmediği aşikar. TOKİ binalarını hâlâ Yapı Denetim Yönetmeliği dışında tutan; hastane, vali konağı, havalimanı, belediye binaları gibi kamu binalarını dahi usulüne uygun denetlemeyen, denetlediğindeyse riskli binaları tekrar kullanıma açan devlet Locke’un devleti değil. Yüz binlerce insan enkaz altındayken “yaşam”a odaklanmak yerine, sakıncalı mecra (!) Twitter’ı ifade özgürlüğünü hiçe sayarak kanunsuzca sınırlayan ve gördüğünü aktaran gazetecileri gözaltına alan aynı devlet değil.
Egemen olduğu topraklar üzerinde güç kullanma tekeline sahip Weber devleti; sokak ortasında bombaların patlamadığı, silahlı çatışmaların yaşanmadığı, tırların önünün kesilmediği, kimsenin bir diğerini bir işi yapmaya zorlayamadığı, linçlerin, yağmanın, talanın olmadığı bir devlet. Depremzedelerin evlerinin başında nöbet tuttuğu, sokakta kalanın Allah’a emanet olduğu, afet şehirlerinde katliam naralarının atıldığı, yağmacı sanılan kurtarmacıların linç edildiği, sığınmacıların topyekun hedefe oturtulduğu bir soyut düzen değil. Eğer Antakya’da, İskenderun’da, Nurdağı’nda, Islahiye’de bir devlet vardıysa afet anında, o devlet bu devlet değil.
Fakat öyle bir devlet var ki Hapishane Defterleri’nde Gramsci’nin; bugün varlığını en derinden hissettiriyor bize, çünkü her yerde, her mecrada, durmaksızın vatandaşın ensesinde… Gördüğümüz en büyük afette dahi neyin nasıl, nerede, kim tarafından, ne kadar yüksek sesle konuşulduğunun peşinde… Öyle bir devlet ki sadece yürütme ve yasamayla ilgili değil, iktidarı elinde tutan o zümrenin çıkarlarını korumak için nasıl düşündüğümüzü ve neye inandığımızı her şeyden önemli görüyor. Aklımızda depremden etkilenen yüz binlerce yurttaşın dertleriyle yardım kolileri sırtlanırken dahi ekranlardan bize parmak sallıyor, acı ve üzüntüyle klavyenin başına geçmiş gençten, gazeteciden hesap soruyor, “burada kimse yok” diyenin tepesinde dikiliyor, Twitter’da, şans eseri (!), afet günü açılmış binlerce hesapla sesimizi kısıyor. Gözümle gördüğüm lincin, yıkımın, ihmalin, noksanlığın; kulaklarımla duyduğum “Biz Hatay’ı terk edeceğiz artık, kimse gelmedi bize, 3 gün aç susuz yattık yağmur altında”, “Allah milletimizden razı olsun, onlar dışında kimse gelmedi buraya, ne haldeyiz soran yok” diyenlerin yalan olduğunu söylüyor. Yetmez gibi afetin 6. gününde bölgeye gönderdikleriyle medyaya “ilk günden bu yana her şey oldukça organizeymiş gibi” içerik pompalıyor, talimatla haber yazdırıyor, hakikati sahadan paylaşanlara “tasmalı hainler” diyenlere sahip çıkıyor. İşte en kötü zamanda dahi işi gücü bırakıp enformasyonla ilgilenen, dezenformatif prodüksiyonlar yapan, troll ordularını sahaya süren, her şeyden çok kirli bilgiyi ulaşılır hale getiren, hakikati sorgulatan o, Gramsci’nin devleti… Hegemonun kim olduğu akıllara kazınsın diye “Ben buradayım, sakın ha!” diye gerçekliğe set çekiyor.
Siz de hissettiyseniz varlığını, “devlet yoktu” diyenlere aldırmayın. Vardı, burada, bizlerleydi. Derdi farklıydı.
Not: Serbest Kürsü'de yer alan tüm görüşler yazarlara ait olup, Aposto'nun editoryal bakış açısını yansıtmamaktadır.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
NEREDE YAYIMLANDI?
İskenderun'daki ‘riskli alan’ların Cumhurbaşkanı kararıyla kaldırıldığı ortaya çıktı. Diyanet, “depremzede evlatlıkla evlenmeye engel yok” dedi. Brezilya'da ‘Kurtarıcı İsa’ heykeli, depremlerde hayatını kaybedenler anısına aydınlatıldı.
18 Şub 2023

YAZARLAR

Umutcan Savcı
Co-Founder at Aposto

Aposto Gündem
Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ OKUMALAR



