Dünkü Yağmurda Karaköy Meydanı

Cuma günü eğlenenler arasında Karaköy’deki berbat mahallelerin sakinleri de var-En çok randevu verilen gün hangisi?

Mehmet Selahattin, 1 Aralık 1928

Sanki bir muharebe meydanındayım! Otomobiller birer ölüm makinesi gibi dehşetle homurdanarak, motosikletler mitralyöz gibi çatırtılı sesler çıkararak, tramvaylar çanları öttürerek ve nihayet zavallı insanlar bu sisli ve kapanık havada bütün bu haftanın yorgunluğunu çıkarabilmek ümidiyle sokağa fırlayan mahluklar mahşer meydanına hayalen benzeyen bu geçitten ezilmeden, çiğnenmeden geçebilmek için şemsiyelerini koltukları altına sıkıştırmış, kulakları kirişte, kah yavaş kah süratli, tıpkı avcı önünden kaçan tavşanlar gibi bin korku ve bin ihtiyatla geçiyorlar. 

Ey okuyucular! Biliniz ki burası Karaköy Meydanı’dır. Karaköy Meydanı günün bilhassa bu saatlerinde insanı en kısa yolla ahrete kavuşturabilir! Nitekim işte bir adam! Yanındaki kadın kolundan tutup çekmeseydi cesedi bu dakikada ihtimal ki morgun teşhis tahtasındaydı. Uzun sözün kısası ölüm burada insanın adeta ayaklarına dolaşıyor. Ya senin böyle tehlikeli yerlerde işin ne diyeceksiniz. Hakkınız var! Fakat ben ki bu sütunlarda halkı -eğlensin eğlenmesin- mutlaka eğlendirmeye memurum. Bugün de size Galata diyarını yazayım dedim. Sonuç itibariyle fena da etmedim galiba!

Poğaçacının önündeyim. Hani şu meşhur poğaçacının! Fakat şöhretine aldanıp da eğer siz de benim gibi karıştırılmış yağdan yapılmış sade soğanlı böreğinden birkaç lokma yemek gafletinde bulunmuşsanız vay halinize! Neyse geçelim, yalnız poğaça bahsini değil bizzat poğaçacıyı da geçelim!

Artık öyle bir mıntıkadayız ki sağımızda kadın namına gördükleriniz hep o sesleri kısık, suratları kireçli ve boyunları atkılı mahluklardır. Sesler işitirsiniz:

-Marika!

-Eleeni!

-Anastasia!

Ve kırmızı fenerli evlerin kapılarında çengele asılmış kasaplık et manzarasında iri baldırlı, birtakım mahluklar görürsünüz. Hiç bunların küfürlerini dinlediniz mi? Müsaade edin de beraber dinleyelim: Sarışın bir yosmaydı bu. İki elini beline dayayarak kulplu bir testi şekline girmiş, karşısındaki kaytan bıyık delikanlıya ha bire veriştiriyordu:

-İstersin ama anafordan yatmak! Haydi vire gaydurî! Sen gidiyordun ben geliyordum he! Ablalaki! Koyayım kafanın içinde iki limon da azacık terbiye göresin. Ben senin karıyım sanki! Bakıyorsun sen benim göz içerde? 

Kaytan bıyıklı delikanlı tam manasıyla balta olmuştu. Dinine, mezhebine, kitabına, mukaddimesiyle o da birkaç okkalı küfür savurduktan sonra birdenbire atıldı:

-Ulan partal kaz! Ver benim elmas küpeleri!

Yosma güldü.

-A be sen delisin? Onları alıp satmadın?

-Numara yapma! Ben adamın burnuna halkayı takarım da ayı gibi oynatırım!

Karşı kahvede tavla oynayan kalpaklı bir Acem, bedava eğlence arayan bir iki kopuk hemen kapının önüne toplandılar. Evvela Acem söz aldı: 

-Durun men meyaneyi faslidem. Osman senden ne istiyi?

Yosma avazı çıktığı kadar bağırıyordu:

-Geçen sen dos gecesi bana vermiş olduğu yalancı taşlı bir küpe! Şimdi istiyor. Ama ben istemiyerum ondan o ki her akşam içirdiğim raki paralari? Ah vire ben çok budala kari! 

Acem dudaklarında şeytani bir tebessümle kaytan bıyıklıya döndü:

-Osman, Huda bilir hâksizsen, Gattina senin bildiğin gadınlardan değil. Benim gendisinde on para alacağım galmamıştır bilürsen? O sırada kopuklardan biri çekirge gibi sıçrayıp Acem’in şaka niyetine ensesine okkalı bir tokat yapıştırmaz mı! Ağam kim bilir ne kadar kızacak diye düşünürken herifin bu tokat adeta keyfini arttırdı. Gevrek gevrek gülerek;

-Gurt ehtiyarlayanda derler ki göppeklerin masharası olur. Amma eyi belle Mahmut! Men bunun acını senden feiziylen çıharırim!

Aralarında biraz daha kalacak olsam kaytan bıyıklı delikanlının Katina’nın intikamını benden almak isteyeceği ihtimalini düşünerek tramvay caddesinde doğru yürüdüm. Köşe başında allı pullu ilanlarla akşama kadar envai çeşit hünerler göstereceğini vaat eden bir -sözüm ona- tiyatronun önünde geleni geçeni seyrediyordum. Kulağıma çarpan yarıda kalmış kesik ve manasız konuşmalar arasında en çok tekrar edilen bir söz var: Randevu! 

Cuma günü şu muhakkak ki en çok randevu verilen günlerden biridir. Bir çocuk -mektepli olacak- arkadaşının elini sıkıyor:

“Aman geç kaldım randevum var!”

Bir hanım öteki hanımın ısrarı karşısında mağlup olmak üzereyken birdenbire elinden kurtularak:

Eyvah! Ben ne yapıyorum? Tam bu saatte buluşacağız. Perihan’la randevum var canım!” diyor.

Tam o sırada ben de hatırladım. Yeni harflerle çıkacak ilk nüsha şerefine tam saat dörtte buluşmak üzere gazetede bulunmaya söz verdim. Şu halde benim de randevum var! Müsaade edersiniz değil mi?


*Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Selahattin’in tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. ‘İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk’un amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair çok zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

"Ey okuyucular, burası muharebe meydanıdır!" #8

Karaköy Meydanı, randevu, kırmızı fener sokağı, Barış Manço, ayı oynatıcılığı, harf inkılabı, Karaköy poğaçası, ilk trafik lambası

07 Ara 2021

Karaköy Meydanı, 1900'ler

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?

1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.

İLGİLİ OKUMALAR