Ekonomik tetikçi yuvaya dönüyor: Çin’in yolları, Trump’ın algoritmaları ve imparatorluğun yeni biçimi

John Perkins’in Türkçeye April Yayıncılık tarafından kazandırılan yeni kitabı, başka ülkeleri borç ve bağımlılıkla yöneten mekanizmanın ABD’nin içine nasıl döndüğünü inceliyor. Çin’in ticaret yolları ve altyapı yatırımlarından Trump’ın korku ve kutuplaşma siyasetine uzanan anlatı, ekonomik tetikçiliğin banka hesaplarımıza, aboneliklerimize ve haber akışlarımıza kadar giren yeni araçlarını ele alıyor.
Ekonomik tetikçi yuvaya dönüyor: Çin’in yolları, Trump’ın algoritmaları ve imparatorluğun yeni biçimi

John Perkins’in eski kitaplarında ekonomik tetikçi, uzak bir ülkenin başkanlık sarayına elinde hacimli dosyalarla dalardı. Dosyalarda kalkınma tahminleri, enerji ihtiyacı hesapları, barajlar, limanlar, otoyollar ve elektrik santralleri vardı. Ülkenin geleceğini değiştireceği söylenen devasa projeler için Dünya Bankası ya da benzeri kurumlar üzerinden kredi teklif edilirdi. Para görünüşte yoksul ülkeye borç karşılığında verilir, gerçekteyse projeleri üstlenen Amerikan şirketlerine giderdi. Ülkeye kalan, ödenmesi mümkün olmayan bir borç ve bu borcun karşılığında teslim edilmesi beklenen doğal kaynaklar, askerî üsler ve siyasi tavizlerdi.

  • Teklif kabul edilmezse ekonomik tetikçinin arkasında “çakallar” belirirdi: Darbeler, suikastlar, rejim değişiklikleri ve askerî müdahaleler hemen ardından uygulanan strateji olurdu.

Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları – Trump, bu sistemin nasıl farklı araçlarla uygulandığını ve genel stratejilerin nasıl değiştiğini detaylı bir şekilde aktarıyor. Perkins bu kez ekonomik sistemin nasıl dönüştüğünü inceliyor. Önceki kitapların temel sorusu “Amerikan imparatorluğu dünyayı nasıl kontrol ediyordu?” ise yeni kitabın sorusu şöyle: Başka ülkeleri borç, korku ve bağımlılıkla yöneten mekanizma Amerika’nın içine doğru nasıl yöneldi?

  • Bu nedenle kitabın en önemli cümlelerinden biri, başlığındaki isimden çok daha geniş bir anlam taşıyor: “Tetikçi yuvaya dönüyor.”

Perkins’in Trump hakkındaki temel iddiası, onun ekonomik tetikçi düzenini oluşturmadığı. Sistem zaten mevcuttu ama bu kez çok daha işgalci ve güçlü hareket ediyor. Trump ise daha önceden kurulmuş bir sistemi görünür, saldırgan ve kişisel bir iktidar biçimine dönüştürüyor. Başka ülkelerin liderlerine uygulanan korku, borçlandırma, yetersizlik duygusu yaratma ve böl-yönet yöntemlerini Amerikan toplumunun kendisine de uyguluyor. Burada Amerika’nın Türkiye ile benzerliklerinin nasıl ortaya çıktığını da gözlemleyebiliyoruz.

Trump, bu yeni sistemin arkasındakileri kamufle eden kullanışlı bir sembol olarak karşımıza çıkıyor.

Perkins’e göre ekonomik tetikçi sistemi üç büyük dalga hâlinde gelişti. Birinci dalgada ABD, askerî işgaller yerine krediler, kalkınma programları ve şirketler üzerinden bir dış imparatorluk kurdu. Marshall Planı’nın büyük ölçüde hibelerle çalışan yeniden inşa modelinin yerini, doğal kaynakların teminat gösterildiği faizli krediler aldı. Kalkınma söylemi, giderek borç yoluyla egemenlik kurmanın aracı hâline geldi.

İkinci dalgada bu politikalar ABD’nin içine döndü. Başka ülkelere dayatılan özelleştirme, kuralsızlaştırma, kemer sıkma ve kamu kaynaklarının şirketlere aktarılması, Amerikan iç politikasının da temel unsurları oldu. Yabancı devlet başkanlarını ikna eden ekonomik tetikçilerin yerini lobiciler, yatırım bankacıları, danışmanlar, medya yöneticileri ve siyasetçiler aldı. Borçlu ülkenin yerini borçlu birey aldı.

Üçüncü dalgada ise Çin, ABD’nin geliştirdiği modeli devralarak yeniden biçimlendirdi. Tam bu sırada Amerika’da başka bir dönüşüm yaşandı: Yurttaşlar şirketokrasiye karşı çıkmak yerine, şirketokrasinin en açık temsilcilerinden birini başkan seçti.

Trump’ın yeniliği sistemi gizlememekti. Önceki yönetimler iktidarın halka hizmet ettiği görüntüsünü korurken oligarşiyi perde arkasında güçlendirebiliyordu. Trump perdeyi kaldırdı. Serveti başarı, zenginliği liyakat, sadakati hukuk ve güç gösterisini yönetim becerisi olarak sundu. Bir zamanlar saklananları bağırarak söylemeye başladı.

Çin’in yeni taktikleri

Perkins’in Çin hakkındaki yaklaşımını önemli kılan, Çin’i Amerikan sisteminin mutlak karşıtı olarak sunmaması. Ona göre Çin, ekonomik tetikçi modelini reddetmedi; onu öğrendi, kendisine adapte etti ve uygulamaya başladı.

Çin’in yükselişi klasik bir askerî yayılmadan çok; limanlar, demiryolları, enerji santralleri, maden anlaşmaları, telekomünikasyon ağları ve ticaret koridorları üzerinden yaşanıyor. Yeni İpek Yolu veya daha yaygın adıyla Kuşak ve Yol Girişimi, yalnızca ulaşım sağlayan bir altyapı projesi olmaktan çok daha fazlasını içeriyor. Malların, sermayenin, enerjinin ve verinin hangi güzergâhlardan geçeceğini belirleyen yeni bir küresel mimari yaratıyor.

  • Bir limanı finanse etmek, sadece gemilerin yanaşacağı bir iskele inşa etmek anlamına gelmiyor. O limanın çevresindeki ticaret düzenini, tedarik zincirini, enerji akışını ve siyasal ilişkileri de biçimlendirmek anlamına geliyor. Demiryolunu kuran güç, ticaretin yönünü; enerji santralini kuran güç, ülkenin üretim kapasitesini; dijital altyapıyı kuran güç ise gelecekteki iletişim standartlarını etkiliyor.

Çin’in hegemonyası bu nedenle yalnızca borç miktarıyla açıklanamıyor. Asıl iktidar, ülkelerin ekonomik geleceklerini Çin merkezli bir dolaşım sistemine bağlamasında ortaya çıkıyor. Bir ülke Çin kredisine, Çin teknolojisine, Çin pazarına ve Çin’in kurduğu lojistik hatlara aynı anda bağımlı hâle geldiğinde ortaya tek bir borç ilişkisinden daha kapsamlı bir bağlılık çıkıyor.

Perkins’in aktardığı karşılaştırma bu dönüşümün ölçeğini gösteriyor: 2001 yılında ABD, dünya ülkelerinin yaklaşık yüzde 80’inin en büyük ticaret ortağıyken 2023’e gelindiğinde ülkelerin yaklaşık yüzde 70’inin bir numaralı ticaret ortağı Çin hâline geliyor. Bu rakam, küresel ağırlık merkezinin yön değiştirdiğini gözler önüne seriyor.

Ancak bu durumu basitçe “Amerikan imparatorluğunun yerini Çin imparatorluğu alıyor” diye okumak eksik kalır. Çin’in sunduğu model, Batı’nın demokrasi ve insan hakları koşullarıyla ilişkilendirdiği yardım politikalarının karşısına “içişlerine karışmama” söylemiyle çıkıyor. Bu yaklaşım birçok yönetim için cazip. Fakat siyasal koşul ileri sürülmemesi, güç ilişkisinin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Koşullar bazen anlaşma metninde değil; borcun vadesinde, ticaretin yönünde, teknolojik standartlarda ve gelecekteki diplomatik tercihlerde gözlemlenebiliyor.

Çin, ABD’nin ekonomik tetikçi yöntemini kopyalamakla kalmıyor; daha sabırlı, daha altyapısal ve daha az ahlakçı bir dile tercüme ediyor. Amerikan modeli “sizi kalkındıracağız” diyordu. Çin modeli çoğu zaman “birlikte kazanacağız” diyor. İki söylemin arkasındaki güç ilişkileri farklılaşsa da temel soru değişikliğe uğramıyor: Yol kimin tarafından yapılıyor ve sonunda nereye çıkıyor?

Yeni kitabı önceki Ekonomik Tetikçi kitaplarından asıl ayıran nokta, tahakkümün artık yalnızca para, kredi ve fiziksel altyapı üzerinden kurulmadığını göstermesi. Yeni ekonomik tetikçi, algoritmalar yardımıyla algıları da yönetiyor.

Eski sistemin avucunda şişirilmiş büyüme tahminleri, yanıltıcı ekonomik raporlar ve gerçeği saklayan istatistikler vardı. Yeni sistemin elinde ise kullanıcı davranışlarını anlık olarak ölçen dijital platformlar, kişiselleştirilmiş haber akışları ve hangi duygunun daha fazla etkileşim yarattığını öğrenen algoritmalar bulunuyor. Bu algoritmalar artık bizim her davranışımızdan veriler elde ederek finansal gücünü perçinliyor.

Yanis Varoufakis’in Tekno-Feodalizm kitabında tarif ettiği düzen, bu dönüşümü anlamak için güçlü bir çerçeve sunuyor. Varoufakis’e göre kapitalizm ortadan kalkmıyor; piyasaların ve kârın üzerindeki belirleyici gücü, dijital platformları ellerinde tutan yeni derebeyleri tarafından aşındırılıyor. Amazon, Google, Meta ve benzeri teknoloji şirketleri sadece piyasada ürün satan şirketler gibi davranmıyor; başkalarının çalışmak, alışveriş yapmak, iletişim kurmak ve görünür olmak için kullanmak zorunda kaldığı dijital toprakların sahiplerine dönüşüyor. Kullanıcılar içerik, dikkat ve veri üreterek bu toprakları karşılıksız biçimde işliyor; şirketler ise Varoufakis’in “bulut rantı” adını verdiği yeni bir gelir biçimi elde ediyor. Böylece bireylerin davranışları sürekli izlenen ve ürettiği veriler üzerinden sisteme değer kazandıran bir tür dijital serfe dönüşüyor. Ekonomik tetikçi bekli de artık yalnızca karşısındaki bağımlı kılmak için borç vermek zorunda kalmıyor. Hangi ürünü göreceğimizi, hangi habere inanacağımızı ve hangi korkunun hayatımızı belirleyeceğini düzenleyen dijital toprağın da sahibi oluyor.

Korku, öfke, aşağılama ve tehdit duygusu; sakin bir açıklamadan daha fazla yorum, paylaşım ve izlenme üretiyor. Platformların ekonomik modeli dikkati mümkün olduğunca uzun süre ekranda tutmaya dayandığı için en kutuplaştırıcı içerikler sistem tarafından ödüllendiriliyor. Bu iş modelinin yansımasıysa siyasi kutuplaşmadan beslenmek oluyor.

Trump’ın başarısı, bu yapıyı sezgisel biçimde kavramasında yatıyor. Trump sürekli etkileşim ve kutuplaşma yaratma stratejisi güdüyor. Her açıklama yeni bir düşman, her düşman yeni bir tehdit, her tehdit lidere duyulan ihtiyacı yeniden üretiyor.

  • Mekanizma neredeyse kusursuz bir döngü oluşturuyor: Trump sarsıcı bir açıklama yapıyor. Geleneksel medya açıklamayı eleştirerek büyütüyor. Sosyal medya algoritmaları öfke ve çatışmayı öne çıkarıyor. Trump’ın destekçileri eleştirileri lidere yönelik yeni bir saldırı olarak algılıyor. Bu saldırı algısı sadakati artırıyor. Artan sadakat, Trump’a daha sert bir açıklama yapabilmesi için alan açıyor. Bu kısırdöngü böylece büyüyor.

Böylece siyasetin amacı bir meseleyi çözmek olmaktan çıkıyor. Çözüm, krizi sona erdireceği için liderin ihtiyaç duyduğu duygusal enerjiyi de ortadan kaldırabilir. Bu nedenle kriz sürekli devam etmeli; göçmenler, Çin, basın, bürokrasi, üniversiteler, bilim insanları veya siyasi rakipler sırayla tehdidin yüzü hâline gelmeli.

Eski ekonomik tetikçi, bir devlet başkanına ülkesinin felakete sürükleneceğini söyleyerek kredi anlaşmasını imzalatırdı. Algoritmalar çağının tetikçisi ise milyonlarca kişiye ülkelerinin ellerinden alındığını tekrar tekrar göstererek siyasi sadakat üretiyor.

Trump’ın kurduğu sistemin asıl gücü, her gruba farklı bir gerçeklik sunabilmesinde yatıyor. Klasik propaganda merkeziydi. Aynı gazete manşeti, radyo konuşması veya televizyon yayını milyonlarca insana ulaşırdı. Dijital propaganda ise kişiselleştirilmiş durumda. Kullanıcı, kendi korkularına, önyargılarına ve öfkesine göre düzenlenen bir içerik akışında yaşıyor. Aynı ülkede bulunan insanlar artık kişiselleştirilmiş hakikatlere maruz kalıyor.

  • Bu ortamda siyaset, ortak gerçeklik üzerinde yürütülen bir tartışma olmaktan çıkıyor. Her topluluk kendi mağduriyetinin, kendi düşmanlarının ve kendi kurtarıcısının bulunduğu kapalı bir anlatı evrenine çekiliyor.

Perkins’in dört ekonomik tetikçi ayağı dijital ortamda birbirine bağlanıyor: Korku, algoritmalar tarafından büyütülüyor. Borç, insanları ekonomik açıdan güvencesiz ve itaatkar hâle getiriyor. Yetersizlik kaygısı, sürekli başkalarının hayatlarıyla karşılaştırılan bireylerde yeniden üretiliyor. Böl-yönet ise kişiselleştirilmiş öfke toplulukları üzerinden gerçekleştiriliyor. Artık insanlar bireysel borçlanma batağının da içine çekiliyor.

Üstelik dijital ekonomi, Perkins’in “kiralama ekonomisi” dediği yeni bir bağımlılık biçimi yaratıyor. Artık müzikten yazılıma, filmlerden dijital depolamaya kadar hayatın büyük bölümünü satın almıyor, kiralıyoruz. Aylık ödemeyi bıraktığımızda yalnızca bir hizmeti değil, gündelik hayatımızın bir parçasını kaybediyoruz. Böylece yurttaş, aynı anda hem sürekli borçlu bir tüketiciye hem de davranışları takip edilen bir veri kaynağına dönüşüyor. Yani bir taşla iki kuş vurulmuş oluyor.

Çin akışları, Trump dikkati kontrol ediyor

Çin’in yükselişiyle Trump’ın algoritmik sistemi ilk bakışta birbirinden ayrı iki konu gibi görünebilir. Oysa Perkins’in kitabı, her ikisini aynı tarihsel dönüşümün parçaları olarak okumayı mümkün kılıyor. Çin maddi akışları kontrol etmeye çalışıyor: Limanları, demiryollarını, madenleri, enerjiyi, ticareti ve dijital altyapıyı.

  • Trump ise dikkat akışlarını kontrol ediyor: Korkuyu, öfkeyi, gündemi, görünürlüğü, düşman imgelerini ve hakikat duygusunu.

Biri dünyanın fiziksel dolaşım ağlarında, diğeri zihinlerin dolaşım ağlarında hegemonya kuruyor. Birinin araçları krediler, konteyner limanları ve ticaret koridorları; diğerinin araçları tekrar, kutuplaşma ve algoritmik görünürlük. Fakat ikisi de bağımlılık yaratıyor. Çin’in kurduğu limandan vazgeçmek ekonomik olarak zorlaştıkça, Trump’ın kurduğu anlatı evreninden çıkmak da psikolojik olarak zorlaşıyor.

Bu nedenle yeni ekonomik tetikçi çağında iktidarı yalnızca “Kim daha güçlü bir orduya sahip?” sorusuyla anlayamayız. Şu soruları da sormamız gerekiyor: Ticaret yollarını kim kuruyor? Borcu kim veriyor? Dijital altyapıyı kim sağlıyor? Gündemi kim belirliyor? İnsanların korkularını kim ölçüyor? Bir toplumun önüne hangi hikâyenin çıkacağına kim karar veriyor?

  • Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları – Trump, eski kitapların devamı olduğu kadar onların dünyasının sona erişini de anlatıyor. Ekonomik tetikçi artık yalnızca yabancı bir ülkenin başkanlık sarayında bulunmuyor. Banka hesabımızda, aboneliklerimizde, iş güvencemizde, telefonumuzda ve her sabah önümüze düşen haber akışında.

Perkins’in Trump üzerinden gösterdiği şey, otoriterliğin yalnızca devlet kurumlarını ele geçirerek kurulmadığı. Otoriterlik önce insanların dünyayı algılama biçimlerini ele geçiriyor. Bir toplum sürekli tehdit altında olduğuna, yalnızca tek bir kişinin kendisini kurtarabileceğine ve komşusunun aslında düşmanı olduğuna inandırıldığında demokratik kurumların yıkılması için mutlaka tanklara ihtiyaç kalmıyor.

Çin’in küresel yükselişi de benzer bir dönüşüme işaret ediyor. Hegemonya artık yalnızca bayrak dikmekle yükselmiyor. Başkalarının geleceğini kendi altyapınıza, kredilerinize ve standartlarınıza bağlamak anlamına geliyor.

Eski imparatorluklar sınırları işgal ederdi. Yeni imparatorluklar akışları yönetiyor: paranın, malların, enerjinin, verinin, dikkatin ve korkunun akışını.

Perkins’in yeni kitabını eskilerinden ayıran esas fikir burada ortaya çıkıyor. Ekonomik tetikçi sistemi artık yalnızca dünyanın yoksul ülkelerinde çalışan gizli bir operasyon değil. İçinde yaşadığımız ekonomik ve dijital düzenin kendisi hâline geliyor.

Tetikçi artık kapıyı çalmıyor.

Çünkü çoktan içeri daldı bile.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

YAZARLAR

Ömer Çeşit

Ömer Çeşit, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Siyasal Bilimler lisans ve Kültürel Çalışmalar yüksek lisans programlarını tamamladı. Varlık Yayınları’nda (VBKY) editör olarak görev yaptı. Anafora Kapılmak, Kaçak Gölgeler, Eksik Olan ve Burada ve Şimdi adlı kitapların yazarıdır. Akademi Minerva’nın kurucusu, April Yayıncılık’ın PR Direktörüdür.

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR