Emekli Büyükelçi Selim Yenel ile: 50. yılında Kıbrıs Barış Harekatı ve 'Kıbrıs sorunu' üzerine

50 yıl önce, 20 Temmuz 1974'te dönemin başbakanı Bülent Ecevit'in başlattığı Kıbrıs Harekatı, 1950'lerden beri adada yükselen şiddete bir cevaptı. Peki ya sonrası? Bugün halen diplomatik bir bilmece olarak çözülmeyi bekleyen Kıbrıs sorununu, Emekli Büyükelçi ve Global İlişkiler Forumu İcra Komitesi Başkanı Selim Yenel ile konuştuk.
Emekli Büyükelçi Selim Yenel ile: 50. yılında Kıbrıs Barış Harekatı ve 'Kıbrıs sorunu' üzerine

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

50 yıl önce bugün, 20 Temmuz 1974 sabahı, dönemin başbakanı Bülent Ecevit, Kıbrıs Barış Harekatı’nı tüm dünyaya şu sözlerle duyurdu: 

“Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kıbrıs’a indirme ve çıkarma harekatı başlamış bulunuyor. Öyle umarım ki birliklerimize ateş açılmaz ve kanlı bir çatışma çıkmaz. Aslında biz savaş için değil barış için, yalnız Türklere değil Rumlara da barışı getirmek için adaya gidiyoruz...”

Özellikle 1869'da Süveyş Kanalı'nın açılmasından beri stratejik önemi artan adada "Kıbrıs sorunu" olarak adlandırdığımız meselenin temelindeki gerilim, 1950'lerden beri yükseliyordu. 1955'te İngiliz sömürge yönetimine karşı enosis, yani "Yunanistan'la birleşme" talebiyle kurulan EOKA, çok geçmeden silahlarını adadaki Kıbrıslı Türklere de doğrultmuştu. 1960 yılında Türkiye, Yunanistan ve İngiltere'nin garantörlüğünde kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti'nin gerilimi düşürüp yeni statüko olması beklense de bu dönem uzun sürmedi. 3 yıl içerisinde Anayasa'nın feshiyle Kıbrıs Cumhuriyeti fiilen son buldu ve Kıbrıslı Türk sivillerin köylerini terk etmelerine ve Kıbrıslı Rum milisler tarafından kuşatılmış belirli yerleşim bölgelerinde toplanmalarına neden olan "Kanlı Noel" gibi şiddet olayları başladı. Kıbrıslı Türkler de Türkiye'den gönderilen subayların desteğiyle "Türk Mukavemet Teşkilatı" (TMT) bayrağı altında kendi silahlı oluşumlarını kurarak karşılık verdiler. 

1974’te Kıbrıs’ta EOKA-B'nin Yunan askerî cunta hükümetinin desteğiyle yaptığı darbenin ardından dönemin başbakanı Bülent Ecevit'in başlattığı Kıbrıs Harekatı sonrasında Kıbrıs fiilen ikiye bölündü: Kuzey Türklerin, güney ise Rumların oldu. 

  • Bugün kuzeyde kurulan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), sadece Türkiye tarafından tanınırken, uluslararası camiada Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ekseriyetle adanın meşru hükümeti olarak kabul ediliyor.

1974'ten beri çatışmanın tarafları arasında bir çözüm bulmak amacıyla sayısız ve ne yazık ki sonuçsuz pek çok müzakere yapıldı. Bunlar arasında bir çözüme en çok yaklaşılan an BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın “İki Etnik, İki Bölgeli Birlik” planı çerçevesinde yapılan referandumdu. Ancak Türk tarafının kabul edip, Rum tarafının reddettiği Annan Planı'nın beklenmedik bir sonucu oldu: Planı reddeden adanın güneyi 2004'te Avrupa Birliği’ne (AB) katılırken, halen izolasyon şartlarında yaşayan KKTC’nin süreci durduruldu.

Bugün halen diplomatik bir bilmece olarak çözülmeyi bekleyen Kıbrıs sorununu, Emekli Büyükelçi ve Global İlişkiler Forumu İcra Komitesi Başkanı Selim Yenel ile konuştuk.



Kıbrıs belki de tarihi boyunca üzerinde en fazla bayrağın dalgalandığı kara parçalarından biri. Osmanlı yönetiminde geçirdiği 300 yılın ardından bu bayraklar silsilesi İngiltere ile başlıyor; Türkiye ve Yunanistan bayraklarına, 1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti’nin, 1964’te BM’nin, 1983’te KKTC’nin ve 2004’te AB’nin bayrakları ekleniyor. “Akdeniz’in batmayan uçak gemisi” olarak tanımlanan bu adanın, tarihi boyunca paylaşılamamasının arkasında yatan jeopolitik nedenlerle başlayabilir miyiz? Kıbrıs neden bu kadar önemli?

Her şeyden önce Kıbrıs, Doğu Akdeniz’in tam ortasında olmasıyla coğrafi açıdan ideal bir yerde. Osmanlı İmparatorluğu’na baktığımızda, çevredeki her noktaya hâkim olma isteği sebebiyle Kıbrıs’ı ele geçirmek istediğini görüyoruz. Yakın bölgelerde Hristiyanların kurabileceği grupları veya ülkeleri bir güvenlik problemi olarak gören Osmanlılar, aynı sebepten Rodos’u da işgal ediyor. İmparatorluğun çözülme döneminde ise Kıbrıs’ın İngilizler için önemi yükseliyor. Hindistan’a kadar yayılmış Britanya İmparatorluğu’nun Kıbrıs’a ilgisi, Mısır’da sahibi olduğu Süveyş Kanalı’nın da inşa edilmesiyle daha da artıyor. Aslında İngilizler de Kıbrıs’ı Osmanlı Devleti’yle benzer bir çerçeveden görüyordu. Herhangi bir Fransız veya Rus tehlikesine karşı, Kıbrıs’ın Britanya’nın gözetiminde yer alması onlar için büyük bir önem taşıyordu.

2. Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan dekolonizasyon akımına Kıbrıs da dahil oldu: Her ne kadar Rumlar çoğunlukta olsa da ada iki toplum tarafından paylaşılmak durumundaydı. Rumlar önce İngilizlere karşı ayaklandı, sonrasında ise Türklere saldırılar başladı. Rumlar ile Türkler arasında çatışmalar şiddetlenirken nihayet Türkiye devreye girme kararı aldı. Sonrasında Türkiye ve Yunanistan’ın da baskısıyla, orada bir Kıbrıs Cumhuriyeti kurulduysa da maalesef yürümedi. Daha üç yıl geçmeden sorunlar çıktı.

Elbette, Kıbrıs’ın Türkiye için güvenlik açısından da bir önemi var. Eğer planlanan enosis gerçekleşmiş ve 50 yıl önce Kıbrıs adası da Yunanistan’a bağlanmış olsaydı Türkiye tamamen çevrilmiş olacaktı. O bakımdan da Türkiye bu durumu kabul edecek bir noktada değildi. Şu anda ada ikiye bölünmüş vaziyette, yani her ne kadar Avrupa Birliği’nin bayrağı dalgalanıyorsa da sadece güneyde dalgalanıyor.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Paraşütçü Komandoları Kıbrıs’a İnerken. / Kıbrıs Raporu

Bugün “Kıbrıs sorunu” olarak ele alınan meselenin ilk taşları, 1950’lerde adanın iki toplumu arasında, Türkiye ve Yunanistan’ın da dahil olduğu çatışmalar sırasında döşeniyor. Bu dönemde yaşananları Soğuk Savaş koşullarındaki bir dünyanın çerçevesinden nasıl okumak gerekir?

O dönemde her ne kadar Türkiye ve Yunanistan karşı taraflarda olsa da, ikisi de NATO üyesiydi ve Soğuk Savaş döneminde Batı’nın yanında yer alıyorlardı. Bu sebeple Batı için de iki NATO ülkesinin çatışması pek kabul edilecek bir şey değildi. Özellikle ABD bunu hiçbir zaman istemedi ve öncesinde görüldüğü üzere hep bu durumu önlemeye çalıştı. O bakımdan iki tarafın da biraraya gelip bir çözüm bulmaları gerekiyordu, nitekim bu şekilde bir Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu. Ama kurulmasıyla ne yazık ki üç yıl gibi kısa bir süre içinde problemler patlak verdi.

Bu ay 50. yılını idrak edeceğimiz Kıbrıs Harekatı etrafında örülen farklı tarihyazımları, hem Türkiye’nin AB ile ilişkilerini hem de KKTC’nin dünyadaki konumunu etkiliyor. Sizce Türkiye’nin 1974’te harekat kararı almasını gerektiren şartları dünyaya yeterince iyi anlatabildik ve o dönemde Ada’da yaşayan Kıbrıslı Türkler’in yaşadıklarını dünyanın hafızasında yeterince canlı tutabildik mi? Burada neler yapılabilirdi?

Dış politikada olduğu gibi her yerde algı çok önemli, haklıyken haksız duruma düşebiliyorsunuz. Yunanistan’daki askerî cunta darbeyi yaptıktan sonra Türkiye’nin müdahalesi uluslararası camiada haklı görülüyordu. Fakat ikinci harekatla bu algı değişti. Kendi açısından Türkiye haklıydı: Kıbrıslı Türkleri koruması ve sıkıştığı dar alanı da genişletmesi gerekiyordu. Fakat bunu uluslararası kamuoyuna izah etmek pek kolay değil: Sonuçta bir ülkenin bir bakıma bölünmesi söz konusu ve Birleşmiş Milletler (BM) çerçevesinde de bu kabul edilemez. Sonrasında önce Kıbrıs Türk Federe Devleti, sonucunda da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kuruldu. Ada bu noktada hem fiilen hem de resmen bölünmüş hâle geldiyse de izahı yapılamadı. 

Kocasının yasını tutan Türk Kadın. Kıbrıs, 1964. Fotoğraf: Sir Don McCullin

Sonraki dönemlerde Soğuk Savaş biterken Sovyetler Birliği'nin çöktüğünü ve Yugoslavya’nın bölündüğünü görüyoruz. Özellikle Yugoslavya’dan çıkmış milletler birlikte kaç yıl yaşadılar, dil yakınlıkları da vardı fakat günün sonunda biraraya gelemediler. Kıbrıs’ta ise hem din hem de dil bakımından farklı iki toplum birleştirilmeye çalışılıyor. Kuşaklar geçti, birbirlerini tanımayan ve hiç beraber yaşamamış kuşaklar oluştu. 

Ayrıca Türkiye’den korkulması gerektiği gibi bir algı da var. Brüksel'deyken oradaki Güney Kıbrıs Rum Daimi Temsilcisi ile arkadaş olmuştum, zaman zaman konuşuyorduk. Bir gün dedim ki "Sizler Türkiye’den korkuyorsunuz ama farkında değilsiniz ki Kıbrıslı Türkler de Kıbrıslı Rumlardan korkuyor." Çok şaşırdı, farkında değildi ki Kıbrıslı Türklerin de bir korkusu var. O zaman "Türk ordusu orada size bir şey olmaz" demişti. Fakat neticede Kıbrıslı Türklerin de "Kanlı Noel" gibi daha öncesinde yaşanan üzücü olaylardan kalmış bir travması var. Bazı Kıbrıslı Türkler, bu travma sebebiyle birlikte yaşamaya halen şüpheli yaklaşıyor. Yani Kıbrıslı Rumlar, Türkiye’den çekiniyor fakat Kıbrıslı Türkler de onlardan çekiniyor. Kıbrıslı Türklerin yaşadıkları endişeleri ve bu sebeple güvence istediklerini belki de daha fazla ortaya koymak lazım.

Yetkin Report’ta yayımlanan bir yazınızda Avrupa Birliği’nin “Kıbrıs prangasını ayağından çıkartması” gerektiğini yazmıştınız. Türkiye-AB ilişkileri çerçevesinde bu söyleminizi açıklayabilir misiniz?

Güney Kıbrıs, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerini ve Birliğe üye olma çabasını kendi lehine kullanabileceğini düşündü ve bu durumu bir tesir gücü olarak gördü. Ama Türkiye, Avrupa Birliği’nden uzaklaştıkça Güney Kıbrıs’ın elindeki bu manivela gittikçe azaldı. Günün sonunda Avrupa Birliği de "Türkiye bütün koşulları yerine getirirse ve Kıbrıs’ı da çözerse biz üye yapacağız" demiyor. Aksine son dönemde, üye devletlerden "Türkiye gerekli reformları yapsa ve Kıbrıs’ı çözse dahi Avrupa Birliği’ne girmesi şüpheli" gibi açıklamalar geldi. Üyelik bakımından Güney Kıbrıs’ın Türkiye üzerindeki yaptırım gücü sıfıra gelmiş olsa da Kıbrıs Gümrük Birliği ve vize serbestisi gibi diğer konularda konumunu hâlâ koruyor. 

AB-Türkiye Gümrük Birliği’nin yenilenmesi, iki tarafın da yararına olabilecek bir husus fakat AB'nin Güney Kıbrıs’a da teşmil edilmesi şartı bir problem yaratıyor. Global İlişkiler Forumu’nda yayımladığımız bir yazıda Türkiye’nin bunu Rum tarafını tanımadan uygulayabileceğine değinmiştik. Geçmişte az da olsa Rum kesiminden bize mal geliyordu, sonradan bu engellendi. Bu tekrar yapılabilir fakat Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Türkiye tarafından tanınması mümkün değil. Vize serbestisi noktasında ise tamamlanması gereken altı şarttan biri olan adli işbirliği, Güney Kıbrıs’ın da dahil olması sebebiyle bir problem teşkil ediyor.

Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı bir bakıma eskiye, sert güce dönüşü işaret ediyor. Trump tekrar seçilirse Ukrayna’ya Amerikan desteğinin durması ihtimali de var, bu durumda Ukrayna konusunda Avrupa Birliği tek başına kalacak. Rusya’nın sadece Ukrayna’yla kalacağını da düşünmüyoruz, ileride başka ülkelere de saldırması ihtimali var, mesela Baltıklar’a saldırabilir. 

NATO varken olmaz denebilir, fakat Trump’ın açıklamalarına bakıldığında "Eğer tüm üyeler yeterince para vermiyorlarsa, ben de Rusya’nın istediğini yapmasına izin veririm" gibi söylemlere rastlıyoruz. Dolayısıyla bir öngörülemezlik hâli var. 

Çin, ABD ve Rusya’nın yanı sıra orta güçlerden biri olan Türkiye, AB’nin ilerleyen süreçte gelişebilecek partner ihtiyacına cevap olabilir. Dolayısıyla AB’nin önümüzdeki beş yıl içinde Kıbrıs’ı artık bir tarafa bırakması ve daha geniş çıkarlarını gözetmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu noktada Avrupa Birliği ve Türkiye daha sürdürülebilir bir ilişki içine girmek istiyorsa bazı konularda perspektiflerini değiştirmeliler. 

Fakat Türkiye ile AB arasında bırakın üyelik müzakerelerini, diyalog bile yok. İki taraf da şu anda buna hazır değil, hatta mevcut durumdan hoşnut gözüküyorlar: Türkiye üzerinde baskılar azalmış vaziyette, AB ise zaten üye olmamızı istemiyor. Ne yazık ki iki taraftan biri daha düzgün bir öneriler paketi getirmediği sürece bu durum böyle devam edecek gibi duruyor. 

Hep söylerim, bunu bizim yapmamız lazım: Türkiye'nin ortaya çıkıp birlikte çözelim demesi lazım. Ancak Avrupa Birliği’nin karar alma süreci de ortada: Hepsinin ortak bir karar vermesi gerekiyor, bu durum da bir bakıma ülkelere hareket alanı bırakmıyor ve Birliği etkisiz hâle getiriyor.

Enosis’ten Taksim’e, federasyondan iki devletli çözüme, Ada için yakın tarih boyunca ortaya atılan pek çok farklı çözüm önerisi var. Türk tarafının izolasyonu devam ederken ve Türkiye’nin AB ile ilişkileri bir çıkmaz sokağa girmişken bugün Kıbrıs sorununu ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikasını nasıl ele almalıyız?

50 yıldır özellikle Birleşmiş Milletler çerçevesinde çok çeşitli girişimlerde bulunuldu. Bunlardan belki de somut bir netice alma ihtimali en çok olanı, Annan Planı’ydı. Fakat plan için yapılacak referandum öncesi, Güney Kıbrıs’ın sonuç ne olursa olsun AB’ye üye olması kabul edilmişti. Neticede Rumlar birleşmeye hayır derken, Türkler ise evet dediler: Sonucunda ise verilen sözlere rağmen cezalandırılan taraf Türkler oldu. 

O tarihten sonra BM’nin bir takım girişimleri olduysa da neticede yine bir anlaşmaya varılamadı. Çünkü her şeyden önce Kıbrıslı Rumlar, Türk azınlığı eşit olarak görmek istemiyorlar ve bugün bu sorun hâlâ devam ediyor. Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıslı Türklerle adayı paylaşmak istemiyorlar ve onların açısından bakılırsa da haklılar. Kıbrıs Cumhuriyeti, Avrupa Birliği’ne üye vaziyette ve uluslararası alanda tanınan bir ülke. Bu çerçevede "Siz bize dahil olun. Biz yönetmeye devam edelim, size de biraz pay veririz" diyorlar. Belli alanlarda daha önde olabilirler fakat eşit düzeyde bir paylaşım gerekiyor, bu olmadıkça da bir çözüm bulunması mümkün değil. 

Lefkoşa'yı ikiye bölen Yeşil Hat

50 yıldır devam eden süreç, bir süre daha devam edecek. Devam etmesinin sebeplerinden biri de Türkiye’nin güçlü konumu. Türkiye güçsüz olsaydı, Kıbrıslı Rumlar yukarıya doğru ilerleyip sert güçle bölgeyi ele geçirmeye çalışabilirlerdi. 

Bu duruma Karabağ bir örnek olabilir. Karabağ’ı Ermenilerin ele geçirmesiyle 30 yıllık Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı liderliğinde Minsk süreci başladı. Sonrasında Azerbaycan zaman içerisinde güçlendi ve uluslararası konjonktürü uygun bulduğu bir noktada sert güç yoluyla Karabağ’ı ele geçirdi. Bu sebeple eğer Türkiye’nin askerleri Kıbrıs’ın kuzeyinde olmasaydı belki Rumlar da bunu deneyebilirlerdi. Ayrıca Kıbrıslı Rumlar, Türk askerini adada istemedikleri hâlde Annan Planı'nı kabul etmeyerek çok büyük bir hata yaptılar. Çünkü o plan kabul edilseydi Türkiye, askerlerini geri çekmiş olacaktı. Annan’ın planını reddetmekle Türk askerinin adadan çekilmesini de reddetmiş oldular bir bakıma. 

KKTC’de yaşayan Kıbrıslı Türklerin Türkiye ile ilişkisi de zaman içerisinde değişmeden kalmadı. Türkiye’nin yıllarca “Yavru Vatan” olarak gördüğü KKTC’de yaşayanların toplumsal hissiyatı sizce yakın dönemde nasıl bir noktaya geldi?

Türkiye, KKTC’yi söylemde ayrı bir devlet olarak kabul ediyor fakat davranışları her zaman o şekilde değil. Ankara, Kıbrıs Türk tarafını "Yavru Vatan" olarak görür ve işlerine karışır. Hatta Ankara’ya yeni hükümet geldiği zaman Dışişleri Bakanı veya Cumhurbaşkanı gibi figürlerin genellikle ilk ziyareti Lefkoşa’ya, ikincisi de Bakü’ye olur. Açık konuşmak gerekirse, bizim de bu kadar karışmamamız lazım. Bu noktada daha özgür bir şekilde çalışmalarına imkan vermek gerekiyor. Fakat bunun için öncelikle onların kendi ayakları üzerinde durabilecek noktaya gelmelerini sağlamamız gerekiyor ve 50 yılda bu maalesef ki yapılmadı. 

KKTC, Türkiye’nin ekonomik gücüyle ayakta duran bir ülke. Kuzey Kıbrıs ne nüfus ne yüzölçümü açısından çok büyük bir yer değil, bu sebeple müthiş yatırımlarla rahatlıkla Kuzey Kıbrıs'ı kalkındırabilirdik. Kuzey Kıbrıs’ta Türk Lirası geçerli, kendi para birimi yok. Dolayısıyla bizim ekonomimiz bir bakıma orayı da etkiliyor

Ayrıca Kıbrıslı Türkler dışında Türkiye’den giden bir Türk göçmen grubu da var. Adada büyük bir askerî gücümüz olduğunu da unutmayalım. Hatta belki fazla büyük, Türkiye’den adaya ulaşma imkanının eskisine oranla çok daha kolay olduğunu düşünürsek bölgeyi tutmak için bu seviyede bir güce ihtiyaç olmadığını düşünüyorum. Bunları düşündüğümüzde aslında ortamın biraz rahatlatılması gerektiğini de görüyoruz. 

Mesela Maraş hâlâ kapalı, çünkü hâlâ müzakere sürecinde bir pay olarak görüyoruz. 50 yıldır çökmüş bir vaziyette, hayalet şehir hâline geldi. Türk Devletleri Teşkilatı toplantıları gibi uluslararası görüşmelere KKTC’nin de girmesini sağlamaya çalışsak da bu atılım tek başına yeterli değil. Türkiye’nin artık ortaya çıkıp “50 yıl geçti, birleşme olacağı yok ve birleşmelerinde mantık da yok” demesi lazım. Fakat bu durumun sonucu olan iki devletli çözümün konuşulması bile, özellikle AB’yi alarma geçiriyor. Ben iki devletli çözümü daha akıllıca ve gerçekçi buluyorum.

Selim Yenel kimdir? 

Selim Yenel, 1956 yılında İstanbul’da doğmuştur. Türkiye Dışişleri Bakanlığı’na 1979’da giren Yenel, 1981-84 yılları arasında Paris’te OECD Türkiye Delegasyonu’nda ilk görevine atanmıştır. Dışişleri Bakanlığı’na geri dönerek 1988-92 yılları arasında Birleşmiş Milletler Türkiye Delegasyonu’na atanmıştır. Sonrasında 1994’te Brüksel’deki Türkiye’nin Avrupa Birliği Delegasyonu’nda göreve başlayan Yenel, 1999’da Ankara’ya dönerek 2005’e kadar AB ilişkileri üzerine çalışmıştır. 2005’te Viyana Büyükelçisi olarak, Aralık 2011 ile Ocak 2017 arasında da Avrupa Birliği’ne Büyükelçi ve Türkiye Daimi Temsilcisi olarak atanmıştır. Yenel, daha sonra Temmuz 2018’de Dışişleri Bakanlığı ile birleşene kadar AB Bakanlığı’nda Bakanlık Müsteşarı olarak görev yapmıştır. 2019 yılında Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreter Birinci Yardımcısı tayin edilen Yenel, Ocak 2020’de Global İlişkiler Forumu İcra Komitesi Başkanlığı’na seçilmiştir.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

YAZARLAR

Hazal Karabulut

Intern at Aposto

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

SpektrumSpektrum

HİKAYE

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.

Uraz Kaspar

·

12 Tem 2026

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Yumuşak güç sertleşirken: 36. NATO Zirvesi'nde diplomasinin yeni kodları

Bu yılki NATO Zirvesi; semboller, anlatılar ve kültürel güçle örülen "yumuşak gücün" ortadan kalkmadığını; aksine yeni bir biçim kazandığını gösteren anlarla doluydu. Savunma sanayiinin ve caydırıcılığın öne çıktığı bir dönemde yumuşak güç de bu gerçekliğe uyum sağlıyor; daha sert semboller, daha karizmatik lider imajları ve daha gösterişli ritüeller üzerinden yeniden üretiliyor.

Nart Özel

·

11 Tem 2026

Yumuşak güç sertleşirken: 36. NATO Zirvesi'nde diplomasinin yeni kodları
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Görüş | Butlan krizi nasıl bir fırsata dönüştürülebilir?

Mutlak butlan kararı, yalnızca CHP iç dengelerini değil, toplumsal muhalefetin yönünü, enerjisini ve mücadele kapasitesini de doğrudan etkileyen bir kırılma noktası oldu. CHP’nin seçilmiş yönetiminin butlan tartışmalarına ayırdığı enerjiyi azaltıp odağını muhalefeti örgütlemeye ve CHP’yi de aşan geniş bir özgürlük cephesi kurmaya yöneltmesinin imkanları neler olabilir?

08 Tem 2026

Görüş | Butlan krizi nasıl bir fırsata dönüştürülebilir?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Trump’ın Türkiye’ye hediyesi: CAATSA yaptırımlarının kalkması ne anlama geliyor?

Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi aldığı için ABD’nin ulusal güvenliğine tehdit oluşturan devletleri ekonomik ve askerî olarak sınırlandıran CAATSA yaptırımlarına Aralık 2020’den beri maruz kalan Türkiye’ye ABD Başkanı Trump’tan müjde geldi. NATO Zirvesi için Ankara’ya gelen Trump, hediye paketini Erdoğan’a sundu: Yaptırımlar kalkacak, F-35 konusu ele alınacak.

Pelin Cengiz

·

08 Tem 2026

Trump’ın Türkiye’ye hediyesi: CAATSA yaptırımlarının kalkması ne anlama geliyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

NATO hazırlıkları: Ankara’ya abiler gelmiş, başkentte bir bayram havası

Ankara’dan bir NATO Zirvesi geçti, geçiyor. En çok akılda kalan da galiba normal zamanlarda kavganın dövüşün, kirin pasın eksik olmadığı bir evin misafir gelecek diye çehresinin değişmesi oldu. Bütün vaktini oturma odasında geçiren ev ahalisinin beyaz örtülerle üzeri kapatılmış salon takımını görme şaşkınlığı… Ve o salona alınmayıp odaya kapatılan çocuklara yapılanların haksızlığı…

NATO hazırlıkları: Ankara’ya abiler gelmiş, başkentte bir bayram havası