En sevdiğimiz festival 20 yaşında

Sabırla beklediğimiz Primavera Sound Festival'in yirmincisine iki sene gecikmeyle kavuştuk.
En sevdiğimiz festival 20 yaşında

İki senedir ertelenen, sabırla beklediğimiz, Avrupa’nın en iyisi desek abartı olmayacak festival Primavera Sound’daydık. Festivalin organizatörleri, önceki senelerdeki ertelemeleri telafi etmek üzere bu sene iki hafta sonu festival alanında ve aradaki hafta içi günlerde de şehrin farklı yerlerinde gerçekleşen konserler olacak şekilde bir format denediler. Her ne kadar böyle çok performansı bir arada izlemek harika olsa ve Primavera Sound en sevdiğimiz festival olmaya devam etse de maalesef şehir içindeki konserler ile ilgili planlama sorunları, alan yetmezliği, personel eksikliği gibi negatif yanları da vardı.

İki birbirinden iyi lineup’tan biz ikincisini seçtik, posteri buradan görebilirsiniz. Hafta içi Barselona’ya ulaştığımızda şehir festivalin etkisiyle inanılmaz kalabalıktı, konserler de öyle... Festivale katılmayanların da bilet satın alabildiği şehir içindeki mekanların kapasitesi iyi düşünülmemiş ve festival bileti olup da konserlere katılmak isteyenler için bir rezervasyon sistemi oluşturulmamış olduğu için konser mekanlarında inanılmaz uzunlukta bekleme sıraları vardı. Pazartesi ve salı günü bu mekanlarda şansımızı denemeye karar verip mekana yaklaşırken kilometrelerce uzunluktaki kalabalıkları görünce vazgeçtik.

1. GÜN

Festivalin ilk günü perşembeydi, önceki haftanın çok kalabalık olduğunu, su ve bira sıralarının çok uzun olduğunu duymuştuk o yüzden erkenden festival alanına vardık. Görünüşe göre ikinci hafta bütün sıkıntılar düzelmişti. Öncesinde başka bir festivalde (Rock im Park, birazdan aşağıda okuyacaksınız) benzer sorunlar yaşadığımız için bize mükemmel planlanmış gibi göründü hatta. İlk gün anasahnede yüksek enerjili Amyl and the Sniffers ve Khruangbin’i izleyerek başladık. Khruangbin’in performansı harika olsa da Salon’daki samimi konserlerinin etkisini yaratmadı. Hemen arkasından Slowdive’ı izlemek için sahnelerden bir diğerine geçtik. Tam havanın karardığı anlarda grubun en ikonik şarkılarıyla ilgili görsellerle birlikte Rachel Goswell’in performansı büyüleyiciydi. Konser biter bitmez Gorillaz izlemek üzere anasahneye koştuk. Açıkçası koşmasak da olurmuş. Damon Albarn’ın sahneye davet ettiği konuklara ve sahnedeki bir sürü müzisyene rağmen şu ana kadar izlediğim en heyecansız konserdi. Bunun en büyük sebebi aslında Dua Lipa’yı izlemeye gelmiş kalabalığın cansızlığı ve teknik sorunlardı sanırım. Dua Lipa’nın performansı hemen diğer sahnede başladığında Gorillaz'ın performansı boyunca duran kalabalık canlandı, çoğunluğu Future Nostalgia’dan olan ama Dua’nın ilk hit'lerini de içeren sete herkes eşlik etti. Dua’nın müzisyen olarak olgunlaştığını zaten Future Nostalgia ile görmüştük, bu konserle turne için performansını da geliştirmiş olduğundan emin olduk. Daha sonra festival alanının bir diğer ucundaki Charli XCX’e geçtik, geçtiğimiz senelerde var olan kısa yolu kapatıp yeni geçişi karmaşık ve kalabalık bir şekilde yürünmesi imkansız olan bir yere taşımışlar. İki konser arası 40 dakikadan fazla yürümüşüzdür ama Charli’nin performansı buna değdi. Bir önceki Primavera konserinden çok daha büyük bir sahnede, daha iyi bir zaman dilimindeydi. Geçen sefer ilk şarkıyı dinleyip alandan ayrılanlar olmuştu, bu kez sadece Charli hayranları oradaydı. Bütün izleyiciler arasında öyle bir iletişim ve bağ vardı ki bir anlığına şu an bir çeşit tarikat ayininde olabilir miyiz diye sorguladık. Charli’nin performansı bitmeden önce yol tekrar kalabalıklaşmadan Tyler, The Creator’ı izlemeye koştuk. Yol yine çok uzun zaman aldığı için performansın çoğunu kaçırdık. Gördüğümüz kadarıyla muhtemelen hayatımızın en iyi konseri olabilecek bir potansiyeli vardı, festivaldeki en büyük pişmanlığımız bu. 

2. GÜN

İlk günün yorgunluğundan dolayı ikinci güne biraz geç başladık. Anasahnede headlinerları beklerken Hurray For The Riff Raff ve Brittany Howard’ı izledik. Tam güneşin batmaya başladığı anda Lorde ve güneşi sahnedeydi. O sırada 5 yaşına girmek üzere olan Melodrama ağırlıklı olmak üzere bütün albümleri içeren dengeli bir set çaldı. Albümlerinin dışında Lorde bir de kendini yaz bebeği olarak tanıtıp Bananarama’nın Cruel Summer’ını da yorumladı. Konser mükemmel bir yaz akşamında gerçekleştiği ve Lorde’un yaz takıntısı olduğu için de bunun hakkında konuşması kaçınılmazdı. Mesela Louvre’u çalmadan hemen önce bu şarkıyı yazmasına sebep olan yaz aşkından bahsetti. Şüphesiz konserin en duygusal anı Liability’yi çalmadan hemen önce bazen bu şarkının kendisini üzgün hissettirdiğini ama bu deneyimi böyle kalabalıklarla paylaşınca her şeyin biraz daha kolaylaştığını söyleyişiydi. Şarkı boyunca ekranda izleyicilerin gösterildiği her an gözleri yaşlı birkaç kişi spot etmek mümkündü. Hemen arkasından The Strokes sahnedeydi. Julian Casablancas’ın festivalin ilk haftası “gruptan birinin” COVID olması sebebiyle festival tarafından yapılan üstü kapalı iptal duyurusuyla dalga geçmesiyle başladılar: “Kim COVID oldu acaba, galiba Nikolai’dı… Hayır, tabii ki bendim!!”. The Strokes’u asla canlı izleyeceğimi düşünmediğim için bana bu performans çok sürreal geldi. Casablancas, henüz COVID atlatmış biri için çok iyi bir performans gösterdi. Konser boyunca dinleyicilerle çok fazla iletişim kurması beklenmedik ama eğlenceliydi. Daha sonra The Smile’a gideceğinden bahsetti ve biz de geç kalmayalım diye konseri bitireceklerini söyledi. Ama tabii ki sahneye geri çıkıp iki şarkı daha çaldılar, Julian seyircilerin hala enerjisi olmasına şaşırdığını “Lineup’ı gördüm, ben bir günde o kadar performans izlesem hayatımın sonuna kadar bir daha konsere gitmem”, “Festival dayanıklılık ve iyi bir planlama becerisi gerektiren bir şey” gibi şeyler söyleyerek birkaç kez tekrar etti. Sonrasında biraz M.I.A. dinleyip anasahne alanından ayrıldık. M.I.A. için çok heyecanlıydık ama maalesef beklediğimiz gibi bir kitle yoktu. Önümüzde duran birçok insan Bad Girls’e kadar dans bile etmeden dikildi, sonunda çaldığında da video çekip ayrıldılar. Sonrasında geçtiğimiz The Smile’ın sahne aldığı alan maalesef yeterince büyük değildi ve biz oraya geçene kadar dolmuştu, uzaktan izleyebildik. Neredeyse seyirciyle hiç iletişimsiz ama yine de harika bir performanstı, hemen hemen bütün albümü çaldılar. Sonrasında bir iki performansa daha göz atıp alandan ayrıldık.

3. GÜN

Üçüncü gün çok sakin başladı, erken saatlerdeki performanslar için gelen büyük kalabalıklar yoktu, biz güne Sad Night Dynamite ile başladık. Son günde kaçırmak istemediğimiz bütün isimler anasahne alanındaydı o yüzden hemen oraya geçtik ve beklemeye koyulduk. Arada Sky Ferreira’ya gitmeyi planlamıştık ama zaten son anda iki saatlik bir gecikmeyle çıkacağının duyurusu yapıldıktan sonra bile 20 dakika daha geç çıktığının ve teknik sıkıntılar olduğunun haberini alınca vazgeçtik. Onun yerine tam da doğum gününde sahnede olan Jorja Smith’i izledik. Arkasından Yeah Yeah Yeahs sahnedeydi. Performansları festivalin en iyi anı ve festivale edilebilecek en güzel vedaydı. Dünyanın en cool insanı Karen O, yıllardır sahne aldıkları ilk festival olduğunu ve en sevdikleri festivallerden birinde olmanın çok güzel olduğunu söyledi. Eski albümlerden favorilerin yanı sıra Eylül sonu yayımlanacak olan albümlerinden hiç duymadığımız birkaç şarkı da çaldılar. Yeni şarkılar gerçekten çok iyiydi (o kadar iyiydi ki festival sonrası eve dönüş yolunda albümü ön sipariş etmek zorundaydım), albüm için şimdiden sabırsızlanmaya başlayabiliriz. Bir noktada Karen O, Julian Casablancas’ın bir önceki gece giydiği üzerinde Julian yazan eldiveni giyiyordu. Julian’ı sahneye davet edeceğini sanıp çok heyecanlandık ama öyle bir şey olmadı, zaten eski arkadaşlar -üstelik Julian Casablancas Karen O'nun solo projesinin anlaşmasının olduğu record label’ın sahibi- sadece izlemeye gelmesi beklenmedik bir şey değil. Kısa bir aradan sonra sahneye geri dönüp performanslarını Heads Will Roll ve Date with the Night ile bitirdiler. Festival boyunca Tame Impala için festivale geldiğini söyleyen birçok insanla karşılaştık, ama benim kişisel fikrim Tame Impala’yı açık havada bir festivalde izlemenin çok da iyi olmadığı yönünde. Her şey sona ermeden Tame Impala ve Phoenix performanslarını izlemiş olsak da YYYs sonrası festivali içimiz rahat, tatmin olmuş bir şekilde kapatmıştık. 

Bu sene festivaldeki en büyük değişiklik iki anasahneyi yan yana koymaları olmuş. Daha önce karşı karşıya olan sahnelerde eğer bir headliner için en öndeyseniz diğeri için en arkada olacağınız anlamına geliyordu. Şimdi doğru noktayı bulursanız hiç yerinizi değiştirmeden arka arkaya çıkan headlinerları iyi bir konumdan izleyebiliyorsunuz. Bir diğer gelişme de içecek, yiyecek standlarının ve her festivalin en kötü yanı iğrenç taşınabilir tuvaletler yerine normale daha yakın taşınabilir tuvaletlerin sayısını arttırmaları olmuş. Her sene iyileşen festivalin seneye de bu seneden dersler çıkarıp daha da iyi olacağına şüphemiz yok.

Önümüzdeki sene yine iki hafta yapılacak festivalin ikinci haftası Madrid’de olacak. Aslında planları, Barselona lokallerinin şikayetleri sebebiyle festivali tamamen Madrid’e taşımaktı fakat şehrin ekonomisine katkısından ötürü (örneğin bu sene festivalin şehre getirisi 350 milyon euro olmuş) en az beş sene daha Barselona’da kalmak üzere anlaşma imzalandı. Festivalin 20. yılından sonra gideceği yön ne olursa olsun merakla izlemeye ve Avaz’da yazmaya devam edeceğiz.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

BÜLTEN SAYISI

Sürpriz Bülten: Cool It Down'a geri sayım⏳⚡️

Yeni albüm için gün sayarken blogda jenerasyonlarca devam eden Yeah Yeah Yeahs sevgimizi değerlendirdik.

17 Eyl 2022

David Black

YAZARLAR

Cemre Coşkun

Müzik nereye dokunursa!

İLGİLİ OKUMALAR