
Prof. Dr. Özlem Er ile yaptığımız sohbette endüstri tasarımının Türkiye'deki durumunu değerlendirdik. Bu keyifli ve uzun sohbeti hem rahat okunabilmesi ve içselleştirilebilmesi hem de biraz heyecan olması için iki bölüm şeklinde yayımlamanın daha iyi olacağını düşündüm. İkinci bölümde bu konuya biraz akademik kısımdan bakıyoruz... Keyifli okumalar.
Türkiye’de endüstri tasarımının kabul görürlüğünden bahseder misiniz?
Bence Türkiye’de tasarımın yeri ülkede sanayinin gelişmesiyle yani genel olarak Türkiye’nin gelişmesiyle ilgili. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye’de üretilen ürün sayısı ve zanaatla uğraşanların sayısı oldukça azmış. Azınlıklar ülkeden gittikçe zanaatkâr ihtiyacı doğmaya başlamış ve sanayi geliştirilmeye çalışılmış. Bu gelişim süreci ilk etapta kopya edilerek ilerlemiş, ithal ürünler taklit edilmiş. Çünkü o dönemde önem verilen asıl konu üretimin dışarıdan kaynak alınmadan Türkiye’deki kaynaklarla, buradaki insan gücüyle, Türkiye’de yapılabilir olması. Devlet teşvikleriyle hammadde ve son ürün üreten fabrikalar kurulmuş. Şişecam ve Sümerbank buna örnek gösterilebilir. Sonra bir yandan Koç, bir yandan Eczacıbaşı gibi aileler, sanayiciliğe başlamış. Ancak biraz önce de belirttiğim gibi özgün tasarıma geçiş konusu 1980 sonrasına dayanır. Dışa açıldıkça fuarlara katılan firmalar kopya ürünler konusunda sorun yaşamaya başlamışlar ve özgün üretim için çalışmalara ihtiyaç duymuşlar. Aslında tasarım faaliyeti biraz mecburen başlamış Türkiye’de. 90’larda seramik sektöründe özgün tasarıma önem verilmeye başlanmış. Bu süreçte tasarım bölümü mezunları da artık modifikasyon ya da kopya ürün yerine, özgün tasarımlar yapmayı talep eder hale gelmişler. Günümüzde ise kişisel tarz ve beğenilerin önem kazanması, esnek üretimin ve 3d yazıcıların gelişimiyle herkesin üretim yapabilecek hale gelmesi, yani endüstriyel tasarımın yalnızca seri üretimi yapılacak ürünlerle sınırlı kalmaması yeni kapılar açmaya başladı ve açık tasarım gibi yeni paradigmalar ortaya çıktı.
Dünya genelinde düşündüğümüzde Türkiye’de üretim kalitesi ne durumda?
Gelişkin bir ekonomide faaliyet göstermeyen firmaların ihracat pazarlarına yönlenmesi özendirilir. Türkiye için de durum böyle oldu aslında; Özellikle AB pazarına ihracat çok özendirildi. Tayvan, Çin, Güney Kore, Hong Kong gibi Uzak Doğu ülkeleri ihracata dayalı ekonomik büyüme modeli ile kalkındı ve bu ülkelerden çok ciddi başarı yakalayan markalar çıktı. 89 ABD ve AB pazarına bir şey ihraç edebiliyorsanız o ülkelerin standartlarına uygun üretim yapabiliyorsunuz demektir. O yüzden, Türkiye’de de kaliteye önem verildi. Mesela otomotiv yan sanayi çok gelişti çünkü Ford, Renault, Mercedes gibi dünya markalarına parça üretimi yapmaları gerekiyordu ve onların talep ettiği standartlar yakalanmak zorundaydı. Ancak kaliteli üretim yapabilme kabiliyeti size marka olup kendi adınıza satış yapabilme özelliğini vermiyor. Orada bambaşka bir paradigma devreye giriyor. Bunu yapabilen gelişmekte olan ülke sayısı da fazla değil açıkçası. Türkiye de bunu ne yazık ki yapamadı. Sanayi politikası Güney Kore ya da Tayvan’da olduğu gibi stratejik olarak yönlendirilemedi. Öte yandan Türkiye’nin kendi nüfus yoğunluğu, yakın dönemde komşulardan gelen göç gibi nedenlerle iç pazara satış yapmak halen cazibesini koruyor ve hatta arttırdı diyebiliriz.
Devlet desteği ne kadar yeterli sizce?
Bu konu başka ülkelerde de tartışılıyor “acaba tasarım devlet desteği ile mi yapılmalı yoksa pazarın kendi dinamiklerine mi bırakılmalı” diye. Mesela Amerika daha çok pazarın dinamiklerine bırakalım diyor Avrupa Birliği ise devlet desteğini önemli buluyor ve bunun için bazı mekanizmalar geliştiriyor. Genellikle tasarımla ilgili aktörlerin birbirleri ile buluşmasını kolaylaştırıcı birtakım destekler veriliyor. Türkiye’de de birtakım şeyler yapılıyor ama bence yönler yanlış. Mesela çok fazla yarışma var. “Yarışmacı tasarımcı” gibi Dünya’da eşi benzeri olmayan bir model ortaya çıktı. Türkiye’de tasarımcı sanayiden ve KOBİ’lerden yeterince iş alamıyor. Her yıl yarışmalara girip ödül toplayarak kendilerine gelir elde etmeye çalışan tasarımcılar mevcut. Biz tasarımcılar olarak naif olmayalım, alınan kararların arkasındaki iktisadi boyutu görelim diye çabaladık. Sanayici bilinçsiz o yüzden tasarımla ilgilenmiyor cümlelerini sık sık duyarız. Evet, ama sanayici de şartlar doğrultusunda kendine göre rasyonel kararlar veriyor. Henry Ford 20 yıl aynı model araba üretti ama kimse onun için vizyoner bir adam değildi demiyor. Ford her kapitalistin yapacağı gibi kar maksimizasyonunu düşünmüş. Rekabet onu zorlayıncaya kadar da aynı modeli üretmeyi sürdürmüş. Dolayısıyla, bu eleştirileri bırakıp sanayicilerin tasarıma neden yeterince yatırım yapmadığını ve ne olursa yapacağını düşünmeliyiz. Çalışmaları o yöne doğru sevk etmeliyiz. Yıllardır bunları anlatmaya çalıştık. İnovasyon dendi, Ar-Ge dendi ama bir türlü tasarım denilemedi. Neyse ki artık tasarım da gündeme girdi. Bence eksik noktalar hala var çünkü tüm bunlara bütüncül bakılmıyor ve Ar-Ge ile tasarımı hala ayrı değerlendiriyorlar. Oysa tasarım, ar-ge ve inovasyon teşvik politikaları birbirine bağlı olarak düşünülmeli.
Devamı önümüzdeki haftanın Page'inde...
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş




