Eski bakan, müstesna bir iş insanı: Kızının ağzından Şahap Kocatopçu

Türk Eğitim Vakfı'nın kurucu üyesi, eski bakanlardan Şahap Kocatopçu, 26 yıl Şişecam'ın genel müdürlük koltuğunda oturarak bir rekora imza atmış; TÜSİAD Başkanlığı'ndan Galatasaray Kulübü'ne pek çok kurumda görev almıştı. Cumhuriyet'in yurt dışına gönderdiği "kıvılcım"lardan Kocatopçu'yu, kızı Ayşe Tukin'den dinliyoruz.
Eski bakan, müstesna bir iş insanı: Kızının ağzından Şahap Kocatopçu

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

Şahap Bey'in nasıl bir aile hayatı vardı? Çocukluğunu ve öğrenim hayatını anlatır mısınız?

17 Şubat 1916’da ailenin tek çocuğu olarak İstanbul, Teşvikiye’de doğmuş. Dedesi Mehmet Bey Bulgaristan muhacirlerinden. Onun iki amcası da Plevne Muhasarası'nda topçuluk yaptığı için bu unvan daha sonra ailenin soyadı olmuş.

Şahabettin Kocatopçu, Cumhuriyet’in kurulduğu yıl, Teşvikiye'deki 3 yıllık Taş Mektep’te okula başlamış. Öğretmenleri, “akan yıldız” ve “cesur yürekli adam” manasına gelen "Şahap" adıyla sesleniyor kendisine, öyle de kalıyor ismi. 

İlkokulu birincilikle bitirdiği için öğretmenleri daha iyi bir okula devam etmesini önermişler ve Fransızca bilen komşusunun da desteğiyle o yaz Fransızca çalışarak Galatasaray Lisesi'nin ilkokuluna kaydını yaptırmış. İlkokulu bitirdikten sonra leyli meccani imtihanını kazanarak tahsiline orada devam etmiş.

Taş Mektep yıllarından

Çocukluğunda, mahallede top oynarken aslında Fenerbahçeli; Galatasaray İlkokulu süresince bunu saklayabilmiş. Ancak yatılı okumaya başladığında, bir gün Galatasaray, Fenerbahçe’ye 6-0 yeniliyor; arkadaşlarının duyduğu üzüntü Şahap Beyi o gün itibarıyla Galatasaraylı yapıyor. Bilahare bu hikayeyi topluluğun birbiriyle kaynaşmasının yarattığı yönlendirmenin iyi bir örneği olarak belirtiyor. Futbol oynamayı sevdiği gibi 1935’de Dört Tek’teki kürekçilerden de biri oluyor. 

Seneler sonra 1964-1966 arası Galatasaray Divan Başkanlığı da yapan Şahap Kocatopçu, hiçbir zaman Galatasaray'ın pilav günlerine ve kulüp toplantılarına katılmayı ihmal etmiyor.

Galatasaray’da hocalarından sadece tarih, matematik, fizik ve kimya gibi dersler değil; hayata dair de çok şey öğrendiğini söylüyor. Mektebi Sultaniye’de 17 Şubat 1916 doğumlu, lakabı “romantik”, numarası “1037” olan Şahap Kocatopçu, 1926-1936 yıllarında okuyor ve 1936 yılında Galatasaray Lisesi'nden mezun oluyor.


Galatasaray Lisesi yıllarında, İstiklal Caddesi'nde bir çelenk yürüyüşü, 1936.

Anne ve babası, Şahap Bey henüz iki yaşında iken boşanıyorlar. Dedesi Mehmet Bey, Beşiktaş Vapur İskelesi'nin üstündeki lokantayı işletiyor. Burası, Şahap Bey'in çocukluğunda işgal kuvvetleri donanmasını korkuyla izlediği yer. Dedesi, Şahap Bey'e olduğu kadar, bütün İstanbullulara da hoş bir hatıra bırakmıştır: Dolmabahçe’den Beşiktaş’a kadar yol boyunca dizilen çınar ağaçlarını, 1913 yılında Beşiktaş Şehremaneti'nde çalışırken Mehmet Bey dikmiştir. 

Henüz iki yaşında ebeveynleri ayrıldığından, annesi tarafından maddi imkansızlar içinde yetiştirilen Şahap Bey için bu durum, onun hayatta her zaman iyi ve başarılı bir insan olması yönünde itici güç olmuştur. Annesi bir gün kendisine dikensiz bir gül getirmiş ve “Senin de böyle dikensiz olmanı istiyorum” demiş. Bunun manası diken kelimesi ile ifade edilen kötü ve zararlı huylardan uzak durması gerektiği. Böylece Şahap Bey nefsini kontrol altında tutmaya daima gayret etmiş.  

Şahap Bey, 1936 yılında Galatasaray Lisesi'ni tamamladıktan sonra İstanbul Teknik Üniversitesi'nde (İTÜ) makine mühendisliği okumaya başlıyor. Öğrenimine devam ederken Maden Teknik Arama Enstitüsü (MTA) bursunu kazanıp, Belçika’da Mons Politeknik Üniversitesi'nde maden mühendisliği okumaya gidiyor. Şahap Bey'in yurt dışı sınavlarına nasıl başvurduğunu anlatabilir misiniz? MTA’ya kendi isteğiyle mi başvuruyor?

1936 yılında Galatasaray Lisesi'nden mezun olduktan sonra Teknik Üniversite'nin makine mühendisliği sınavına giriyor; ancak 1. sınıfta eğitimine devam ederken Atatürk’ün talimatıyla Maden Teknik Arama Enstitüsü (MTA), Etibank, ve Sümerbank gibi kurumların ihtiyaç duyacağı vasıflı personeli temin etmek üzere, gençleri yurt dışına tahsile göndermek için Ankara'da sınav açılacağını öğreniyor. Bu fırsatı kaçırmak istemiyor ve sınava giriyor.

1923 İzmir İktisat Kongresi, ülkenin sanayileşme yönündeki yol haritası olmuştur. Cumhuriyetin ilk yıllarında devlet sanayileşme seferberliği başlatmıştır. Bu sanayilerin kuruluşunda görevlendirilecek yönetici adayları sınav sonucuna göre devlet bursu ile yurt dışına öğrenime gönderilmek üzere seçilmişlerdir. Şahap Bey de bu öğrencilerden biridir. Bu sanayileşme atılımına göre eleman yetiştirme ciddi bir şekilde devlet tarafından kurumların ihtiyacına göre planlanmış, hiçbir öğrencinin bir ülke ve eğitimi üzerinde seçme tercihi olmamıştır. Şahap Bey de sınavı kazandıktan sonra MTA’nın burslu öğrencisi olarak Belçika’ya Mons Politeknik Üniversitesi'ne maden mühendisliği öğrenimi için gönderilmiştir.    

1938-39 yıllarında MTA Genel Müdür Yardımcısı'nın kendilerini teftiş etmek için Belçika’ya gittiğini Şahap Bey'in anılarından biliyoruz. Özellikle görüştüğü öğrencilere memleket sevgisinden bahsetmeyi ihmal etmediği söyleniyor. Ayrıca öğrencilerin okuyacağı bölümlerde de değişiklik yapılmış. Örneğin Şahap Bey'in ikinci senesinde maden yerine metalurji okumasını istemişler. Türkiye’de öğrencilere burs sağlayan devlet kuruluşları öğrencileri nasıl bu kadar yakından takip edebiliyor?

Devlet, ihtiyaç duyulan alanlara göre yurt dışında tahsilini yapan öğrencilerin öğrenim alanlarında ihtiyaca göre değişiklik yapmış. Şahap Bey de bu öğrencilerden biri: Maden mühendisliğinden metalurji mühendisliğine geçişi yapılıyor. Daha enteresan bir konu olması nedeniyle o da bu değişiklikten memnun oluyor. Anılarında da MTA'nın Genel Müdür Yardımcısı'nın teftişe gelip, öğrencilere moral vererek, memleket sevgisinden bahsettiğini ve nasıl fedakarlıklarla onları yurt dışına yolladıklarını hatırlatmasından etkilendiğini belirtiyor.

Şahap Bey, Atatürk’ün yurt dışına gönderdiği öğrencilerden biri olduğunu hiç unutmamış. Ülkenin yokluk ve yoksulluk döneminde alın teri, göz nurundan biriktirdiği kaynaklarla yurt dışında eğitim yapma şansını bulmuş olması yaşamını derinden etkilemiş. “Ben bu ülkeye çok borçluyum; borçlarımı ödemek için çalışıyorum. Yapacak çok işim var’’ diyerek kendisini okutan devletine daima borçlu hissetmiş.

Belçika’da ve okuduğu Mons Politeknik Üniversitesi'nde nasıl bir öğrencilik hayatı oluyor?

Mons’taki tahsili sırasında Galatasaray Lisesi mezunu olması nedeniyle Fransızca bilmesi faydalı olmuş. Tahsiline başlamadan önce bir imtihana tâbi tutuluyor ve kendisine “Dünyanın en zengin, en pahalı madeni nedir?” diye soruluyor. Henüz maden eğitimi almadığı için zorlanıyor ve “Petrol” diyor. Hocası cevabını enteresan buluyor, fakat “Asıl ondan daha önemli ve değerli maden, içme suyudur” diyor. 

Belçika'daki öğrencilik yıllarından.

Okul yönetimi kalacak yer bulmaları hususunda onlara yardımcı oluyor ve iki arkadaş bir evi paylaşmaya başlıyorlar. Dans okuluna gidip haftada bir gün, bir saat dans öğrenmek; arkadaşlarla buluşmaları ve şehrin sosyal hayatına katılması açısından faydalı oluyor. Brüksel ve Liège’de eğitim gören Türklerle mesafelerin yakın olması nedeniyle sık sık buluşmaları, memleket hasreti çekmelerini bir ölçüde hafifletiyor.  

Okul yönetimi kendileriyle çok ilgileniyor. Türk talebeleri olarak sınıf ortalamasının üstünde bir ortalama yapmış olmaları, yönetim tarafından takdir ediliyor. Kendilerine gösterilen sempati onlar için de moral kaynağı oluyor. 

Mühendislik öğreniminin son senesinde Almanya’nın Belçika’yı istila etmesi ile Türkiye’ye dönmek zorunda kalıyor. O süreci anlatabilir misiniz? Savaşın içinde Türkiye’ye nasıl dönüyor?    

Eğitiminin üçüncü yılında, 4 Mayıs 1940’ta Almanlar Belçika’ya hücum ediyorlar. O gece bombardımanlarla uyanıyor ve panik içinde en doğrusunun kaçmak olduğuna karar veriyorlar. Pasaportlarının geçersiz olması nedeniyle Fransa’ya gidemiyorlar; önce Brüksel’e gidip yeni pasaportlarını almak için trene biniyorlar. Ancak Brüksel'e girişin tamamen kapanmış olması nedeniyle, eski pasaportlarıyla tekrar geri dönmek üzere yola çıkıyorlar. Yolun yarısında tren bombalanıyor; yol kapanıyor. Yürüyerek evvela Mons’a geliyorlar, sonra birkaç arkadaş 120 km uzaklıktaki Fransa’ya doğru yürümeye başlıyorlar. 

O zorlu yürüyüşü “O yol insan seli hâlinde… Belçika bombardıman edildi, yüzlerce insanın ölüsünün önünden geçtik. Sonunda da Almanlar çevirme hareketi yapmışlar, karşıdan gelmeye başladılar; oradan sonra biz tekrar geri döndük” diye anlatıyor. 

İki ay Belçika’da parasız, muhacirlere verilen yemeklerden yiyerek yaşıyorlar. İki ay sonra Almanya’daki büyükelçimiz Belçika’daki Türk öğrencilerden Türkiye’ye dönecek olanları özel bir tren ile Berlin’e getirtiyor. Artık işgal edilen yerde değil işgal eden memleketteler. Berlin’de 2 gün kalıyorlar ve bu üç aylık harbin o unutulmaz acılarını yaşamış olarak tren ile Türkiye’ye geri dönüyorlar. 

Türkiye’ye döndüğünde tekrar sınava girip İTÜ’ye başlıyor. 1 ay kadar sonra MTA’dan haber geliyor. İsteyen öğrencileri Amerika’ya göndereceklerini söylüyorlar.  Böylece Şahap Bey, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde yüksek lisans öğrenimi görmeye gidiyor. Buradaki öğrenim sürecini anlatabilir misiniz?

1940 yılında savaş nedeniyle Belçika’dan Türkiye’ye döndükten sonra, bir süre Karabük’te  yeni açılan fabrikada staj yapıyor. Daha sonra sınavlara çalışarak, tekrar Teknik Üniversite'ye giriyor; bu sefer elektrik mühendisliğinin 5. sınıfına kabul ediliyor, ancak bir ay sonra MTA'dan arzu eden öğrencilerin tahsillerini tamamlamak üzere Amerika’ya gönderileceği bilgisi gelince bu imkanı kaçırmak istemiyor.

Amerika’ya gitmek üzere 1941’de 40 kişilik bir grup olarak önce Bağdat’ta toplantıyorlar. Atlantik Okyanusu’nun savaş bölgesi olması nedeniyle Pasifik üzerinden Amerika'ya gitmek üzere Basra Körfezi’nden yola çıkıyorlar. Gemi ile yapılan bu yolculuk yaklaşık 2 ay sürüyor. Amerika’da Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’de (MIT) mühendislik eğitimini tamamlamak üzere üniversitenin son sınıfına doğrudan girebilmesi, çok hoşuna gidiyor. Yaz ayları boyunca da İngilizcesini geliştirmek için yaz kamplarında çalışıyor. Lisans eğitimini tamamladıktan sonra 1943 yılında metalurji alanında yüksek lisans derecesini alarak mezun oluyor. 

Amerika’da yüksek lisansını tamamlıyor fakat savaş nedeniyle Türkiye’ye dönemiyor. O sırada seramik alanıyla ilgilenmeye başlayıp MTA’ya doktora için başvuruyor. Kabul edilince de aynı enstitüde seramik üzerine doktora tahsiline başlıyor. MTA’dan gelen paraya ek olarak enstitüde asistanlık yaparak para da kazanıyor. Doktora sürecinde MTA ile görüşmeleri devam ediyor mu?   

1943 yılında MIT’de yüksek lisansını tamamlıyor, ancak savaş devam ettiği için Türkiye’ye dönmesi mümkün değil. Bu sebeple MIT’de doktora yapmak üzere MTA’dan eğitimine devam edebilmek için müsaade istiyor ve talebinin kabulü edilmesiyle seramik üzerine doktora yapmaya başlıyor.

Profesörünün odasındaki vitrinde numune olarak üç-dört adet Kütahya seramiği var. Bunu görünce profesörüyle seramik üzerine doktora yapma düşüncesini paylaşıyor. Profesörü Türkiye’de seramik mühendisi olmadığını belirterek bu fikri destekliyor. 1945 yılında Türkiye’nin ilk seramik doktorasına sahip kişisi olarak, savaşın da bitmesiyle yurda dönüş yapıyor.

MIT'de seramikle ilgilenmeye başladığı yıllarda.

Doktora tahsilini yaparken aynı zamanda üniversitede araştırma asistanı olarak da çalışıyor. MTA'dan gelen 90 dolar tutarındaki burs parasına ilaveten, 60 dolar da asistan ücreti olarak kazanmaya başlıyor. Bu asistanlık parasını Merkez Bankası vasıtasıyla annesi İrfan Hanım'a gönderiyor. Böylece Şahap Bey, tek başına büyük emeklerle kendisini büyüten annesinin savaş nedeniyle zor günlerine, ilk kazandığı paralarla destek olmaya gayret etmiş. 

1945 yılında doktorasını tamamlayıp Türkiye’ye dönüyor. Sümerbank’ın kendisini istemesi üzerine Sanayi Bakanlığı ile görüşülüyor ve MTA’ya olan mecburi hizmeti Sümerbank’a aktarılıyor. Burada devlet kurumları içinde çok iyi bir iletişim ve ihtiyaca göre paylaşım olduğunu görüyoruz. Neler demek istersiniz? 

Şahap Bey 1945 yılında MIT’de Metalurji Yüksek Lisansı ve Seramik Doktorası yaparak  yurda dönmüş. O günlerde Karabük Demir Çelik Fabrikası'nın izabe fırın ihtiyacı için Sümerbank bünyesinde Filyos Ateş Tuğla Fabrikası kurulmakta. 1945’lerde MTA bünyesinde Şahap Bey’in eğitimine uygun bir işletme yok, fakat öte yandan Filyos Ateş Tuğla Fabrikası'nın tam da Şahap Bey'in eğitimine sahip bir yöneticiye gereksinimi var.

Devlet tarafından kurulan Sümerbank ve MTA gibi Kamu İktisadi Kuruluşları (KİK) arasında işbirliğinin olması tesadüf değil. Devletin elinde yurt dışında eğitimini tamamlamış bir yetenek havuzu mevcut ve ihtiyaca göre bu havuzdan yetişmiş elemanlardan faydalanılıyor. Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT) ayrı teşekküller olsalar da hepsinin sahibi devlettir. Dolayısıyla eleman paylaşımında sorun olmuyor. Bir yandan liyakata göre istihdam sağlanması, diğer yandan kıt olan yetişmiş insan gücünün verimli kullanılması, o zamanlar Cumhuriyet’in şiarlarından.

Böylece Şahap Bey'in mecburi hizmet sözleşmesi, Sanayi Bakanlığı'nın oluru ile MTA’dan Sümerbank’a devrediliyor ve Şahap Bey ilk işi olarak Filyos’a gidiyor.

Türkiye’ye dönünce ilk olarak Sümerbank’ın Filyos Ateş Tuğlası Fabrikası'nın kuruluşunda yer alıyor. O süreci biraz anlatır mısınız? Bu görev döner dönmez kendisine teklif mi ediliyor? Yoksa gelmeden önce bu görevi alacağını biliyor mu?

Türkiye’ye dönünce, MIT’de yapmış olduğu seramik doktorası nedeniyle Karabük Demir Çelik Fabrikası'nın izabe fırınlarında kullanılacak ateş tuğlası için Filyos’ta İsviçrelilerle beraber kurulacak fabrikada ilk işinde görevlendiriliyor. 

Dönmeden önce Şahap Bey nerede çalışacağını bilmiyor, ancak Bakanlık onun nerede istihdam edileceğine karar vermiş. O sırada yeni evlenmiş. Eşiyle birlikte Filyos’a gidiyorlar. Bomboş bir arazi... Orada seçilen yere fabrika yavaş yavaş kurulmaya başlanıyor. 1948 yılına kadar süren kuruluş aşamasından sonra 2 sene de fabrikayı işletmesi isteniyor.  

Bundan sonra çimento sektörüne adım atıyor, Sümerbank’ın Sivas’ta ve başka yerlerde olmak üzere 3 çimento fabrikasında ve 1952 yılında kurulan T. Çimento Sanayi T.A.Ş.’ın çimento fabrikalarının yerlerinin tespiti, ihalelerinde ve kuruluşunda 1954 yılına kadar çalışıyor.  

Bu kuruluşun Yönetim Kurulu Başkanı Üzeyir Avunduk, aynı zamanda İş Bankası Genel Müdürü ve Türkiye Odalar Ve Borsalar Birliği Başkanı, o süreçte Şahap Bey'i gözüne kestirmiş olmalı ki kendisine Paşabahçe Fabrikası'nın müdürlüğünü teklif ediyor.

Şahap Bey Şişecam’da 26 sene genel müdürlük yapıyor. Bu alanda Türkiye rekorunun sahibi olarak biliniyor. Kendisinin yönetimde olduğu süreçte sanayi anlamında yarattığı değerleri anlatabilir misiniz?

1954 yılında Türkiye İş Bankası Genel Müdürü Üzeyir Avunduk tarafından Paşabahçe Fabrikası'nın müdürlüğü teklif edilmesi çok hoşuna gitmekle birlikte, teşekkür ediyor ve karar verebilmek için bir gün müsaade istiyor. Hemen mektepten arkadaşı ve o sırada Sanayi Bakanı olan Fethi Çelikbaş’ı arıyor ve ona “Böyle bir teklif var, ne dersin?’’ diye soruyor. Onun da “Sakın kabul etme, sen siyaseti sevmiyorsun; kendini siyasetin içinde bulursun’’ demesi üzerine Şahap Bey, Üzeyir Bey’e “Siyasetin iş hayatına katıldığı yerde muvaffak olamam, işinizi zorlaştırırım, çok memnun olduğum hâlde maalesef bu görevi kabul edemem” diyerek teklifi kabul edemeyeceğini söylüyor. Üzeyir Avunduk, bu sözün üzerine birden masaya vuruyor ve kendisine kimsenin siyasi müdahale etmesine imkan vermeyeceğine, Şahap Bey'e bu hususta kalkan olacağına söz vererek görevi kabul etmesini sağlıyor. Gerçekten Şahap Bey orada siyasi hayatın etkileyici durumlarının hiçbirinden zarar görmeden çalışmalarını sürdürüyor. Üzeyir Avunduk ile başlayan ve sonra da İş Bankası yönetimiyle devam eden bu yaklaşım, Şahap Bey’e destek olmuş ve Şişecam Grubu'nun da hızla büyümesine katkı sağlamıştır.

Şişecam’ın kendisi için önemli ve farklı bir yeri vardır. Şişecam, Atatürk’ün 17 Şubat 1934 yılında kurduğu bir tesis. Kuruluşunun Şahap Bey’in doğum günü olan 17 Şubat’ta karara bağlanması, Şahap Bey’i bu tesise kalben bağlar. Aldığı devlet bursu ve bu görevle beraber kendini Atatürk’e iki defa minnet borçlu hissediyor.  


İş hayatı boyunca çok daha cazip başka görevlere davet almış olmasına rağmen ayrılmıyor ve 1954’te göreve geldiği Şişecam’da 26 sene üst düzey yönetici olarak çalışıyor. 

Şişecam, 1955’te züccaciye ve şişede otomatik imalatı olmayan üretimden 1980’de otomatik şişe ve züccaciye fabrikalarına, 3 adet modern pencere camı üretim tesisine ve sektörle ilgili destekleyici diğer yatırımlara ulaşıyor; Türkiye’nin önde gelen holding kuruluşlarından biri oluyor. Şahap Bey'in vizyonlarından iki tanesi, 1960’larda başlattığı ihracat hamlesi ve 70’lerdeki araştırma-geliştirme (AR-GE) çalışmaları. Bunun neticesinde Türk cam sanayi gelişimini diğer sanayi kuruluşlarından önce tamamlıyor.

Kendisine Şişecam’daki 26 yıllık profesyonel yaşamında yaptığı en iyi işin ne olduğu sorulduğunda, 1961 yılında ihracata geçme kararı olduğunu söylüyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk sanayi kuruluşlarından Türkiye Şişecam Grubu'nun ihracat hamlesini şöyle anlatır:

1961 yılında Ankara’daki bakanlık görevinden dönüp, şirkete geldiğinde sekreterine, “Ben yokken şirketimize gönderilip de cevaplanmamış mektup var mı?” diye sorar. Amerika’dan 15 gün arayla 2 mektup gelmiştir; aynen şöyle yazmaktadır: “New York’taki ticaret müşavirliğinizden adresinizi öğrendim. Paşabahçe’nin ayaklı bardaklarından numune ve fiyatları gönderin.” İlk mektup cevapsız kalınca 15 gün sonra ikinci mektubu göndermişler. Bu mektupların yazılışından 4-5 ay sonra, Şahap Bey özür dileyerek kendilerine bir mektup yazar ve istenilen numunelerin mamul kalite ve fiyat bakımından Amerikan piyasasında geçerli olamayacağı nedeniyle gönderemeyeceklerini bildirir. Mektubun üstüne Jack Singer adındaki bu tüccar Türkiye’ye gelir. “Buraya iki sebepten geldim. Birincisi mektuplarımın cevapsız kalması beni hasta etmişti, geç de olsa bana cevap verdin, sana teşekkür etmeye geldim. İkincisi, ben iki üç senedir Portekiz’den Amerika’ya ayaklı bardak ithal ediyorum; küçük bir fabrikada 250 bin dolarlık bir düzeye geldik, ama daha fazla yapamıyorlar. Atlası açtım, Portekiz’e benzer ülkeleri buldum; Paşabahçe Fabrikası'nı buldum, ama siz bunu yapamayacağınızı söylüyorsunuz. Siz kendinizi Portekiz’den daha mı beceriksiz görüyorsunuz?” der. O an Şahap Bey suratına şamar yemiş gibi olur.

Fabrikaya giderler, numuneler incelenir ve numunelerin gerçekten de Amerika’ya satılamaz olduğunu kabul eder, ama Portekiz’de masanın üstüne konan ilk malların da Türkiye’dekilerden kötü olduğunu söyler. “Onlar gayret ettiler, inat ettiler; ihraç edebilir mal yaptılar. Ama sizler, gümrük duvarlarının arkasına sığınmış bir şekilde, ne yaparsanız milletin almaya mecbur kaldığı, kaça isterseniz satabileceğiniz bir mal yapıyorsunuz; tabii ki bu sıkıntıya girmezsiniz” der. 

“İşte o anda bu davaya inandım. Kâr yapmak için değil, kaliteli mal yapmak için ihracatın bir okul olacağını düşündüm.” 

O günden sonra bütün grup, Amerika’ya mal ihraç ediyoruz heyecanı içerisinde çalışmalarına daha büyük hız verir. 1961’de ilk ihracat gerçekleşir.


1960’lı yıllarda Şişecam Grubu hızla büyümeye başlar. Artık şirket sadece Paşabahçe’den ibaret değildir: Çayırova Düz Cam ve Topkapı şişe fabrikaları ile teknik cam ve soda fabrikaları üretime girer. Devamlı büyüme esnasında, yetki ve sorumluluğu alt kademelere indirerek üsttekilerin daha makro sorunlara zaman ayırmasının yegâne çıkış yolu olduğunu benimser. İş hayatı boyunca takım oyununun her zaman ayrı bir yeri olmuştur. Ekipte birbirine kenetlenecek, "Ben, sen yokuz; biz varız" havasını yaratacak çalışanlar bulmak gerektiği ve bu ekibi oluşturma ve bu ruhu verme görevinin yöneticiye düştüğünü düşünür ve çalışanlar arasında böyle bir geleneğin oluşturulabilmesini önemli görür.  

Yurt dışıyla ciddi işbirlikleri de onun döneminde başlıyor. Ruslarla ortak kurulan Çayırova Düz Cam Fabrikası'nın, Topkapı Şişe Fabrikası'nın, İngilizlerle en modern Pilkington lisansı float pencere cam fabrikasının kuruluşunu gerçekleştiriyor. Ayrıca Türk-Fransız Ticaret Odasının kuruluşunda da katkı veriyor. Bu işbirliklerinden ve Türkiye’nin kazanımlarından nasıl bahsedersiniz?

O dönem Türkiye’de pencere camı fabrikası yoktur, sadece züccaciye ürünleri üretilmektedir. İş Bankası'nın onayı ile pencere camı fabrikası kurmak için Şahap Bey çalışmaya başlar. Şişecam, Batı’da bir firmayla ortaklık yapmaya hazırdır. Ayrıca 1954 yılında Yabancı Sermaye Kanunu yürürlüğe girmiş, umutlar artmıştır. 1956’da Avrupa’da önde gelen Fransa, İngiltere, Almanya ve İtalya gibi ülkelerin son teknolojiye sahip pencere camı üretici firmaları ile, Türkiye’de fabrika kurmak için işbirliği görüşmeleri yapar. Ortaklık teklif etse de veya teknoloji vermeleri konusunda önerilerde bulunsa da yabancı fabrikalar büyüyen Türkiye pazarını kaybetmemek için “Zor bir sanayi siz bunu henüz kuramazsınız” diyerek kapılarını kapatırlar. Ancak 1957 yılında hoş bir gelişme olur ve Rusya Türkiye’ye Atatürk döneminde kurulan üç tekstil fabrikasında baş mühendislik ve ayrıca Rusya’da bakanlık yapmış tecrübeli bir ismi, Bay Rijov’u, büyükelçi olarak atar; ve hükümete istediğimiz sanayi dalının kurulmasında yardımcı olmak istediklerini belirtir. Şahap Bey Rusya’ya gider ve iki buçuk ay orada kalır; araştırma sürecinden sonra pencere camı fabrikası kurulur. Çayırova Cam Fabrikası, üretim teknolojisi eski sistem olmasına rağmen, başarılı olur; hatta kendi tabirleriyle kör topal Amerika’ya bile ihracat yaparlar.

Çayırova Düzcam Fabrikası maketi önünde Cemal Sunay'ı bilgilendirirken.

Şişecam topluluğunda Çayırova Düzcam Fabrikası, Türkiye sanayileşmesinde çok anlamlı bir kesit olarak değerlendirilir.

Şahap Bey 1959’da Çayırova’da Sovyetler ile kurulan fabrikanın iş hayatında önemli bir dönemeç olduğunu kabul eder. 1960’da Sanayi Bakanı iken fabrika tamamlanmıştır. Daha önce cam ithal edip pazarlayan şirketler bir dağıtım şirketi kurarak üretilen camın pazarlamasını yapmak isterler. 1961 mayısında Bakanlığı bırakıp tekrar Şişecam’a dönmüştür.  Olayı duyunca bu gelişmeye karşı çıkar; “Biz üreteceğiz; başkaları pazarlayarak para kazanacak?” diyerek itiraz eder ve pencere camı için “Şişecam yetkili satıcı” ağı oluşturulur.  

Ruslarla pencere camı fabrikası kurulmasına rağmen, Şahap Bey pencere camı alanında en modern teknolojiyi geliştiren İngiliz Pilkington’dan teknoloji almak konusunda ısrarcıdır. Uzun görüşmelere rağmen iş bir türlü imza safhasına gelemez; İngilizler hep yokuşa sürerler. Bu arada Şişecam Çayırova’daki fazla modern olmayan fabrikasından yaptığı ihracatla cam kartelindeki Pilkington’ı rahatsız etmiştir. 

Şişecam’ın Avrupa’da satışlarını yapan bir şirketin sahibi, Şahap Beye Amerika’da mal sattığı bir şirketin Pilkington teknolojisi ile pencere camı ürettiğini anlatır. O şirketin sahibi 15 yıllık patent süresinin sonunda Pilkington’dan iki mühendisi alarak fabrikayı kurmuştur. Amerika’ya gidilir, girişimciyle temas kurulur. Görüşmeler imza aşamasına gelir. Ertesi sabah imza töreni vardır, ama patron ortada yoktur. Sonunda iş anlaşılır. Pilkington Kanada pazarının yarısını bu şirkete bırakmıştır ve bu nedenle anlaşma olmayacaktır. 

Kocatopçu’nun canı çok sıkılır. Düşünür, taşınır, Pilkington’ın kapısını çalar. “Size veda etmeye geldim” der. İngilizler şaşırırlar, “Hayrola, vaz mı geçtiniz?” diye sorarlar. “Hayır vazgeçmedim, ama önemli bir şirketten 2 mühendis aldım; onlarla yapmaya karar verdim” der. Öğleden sonra Pilkington ile Float pencere camı kurulması için imzaya gider.     

Ancak Şişecam’ın pencere camı yatırımını teknoloji vermeyerek geciktiren ve soda fiyatlarını arttırarak Şişecam’ın maliyetini yükseltici gayretler içine giren Batılı firmalar nedeniyle, 1970’li yılların başında teknolojinin en önemli rekabet unsuru olduğuna inanan Şahap Bey, Şişecam’da bir AR-GE bölümü kurulmasına karar verir. “19. yüzyılın sonuna kadar büyük devletler dünyayı sömürgecilikle sömürdüler. 20. yüzyılın ortasında Birleşmiş Milletler kuruldu. Sömürgecilik bitti. Ama sömürü patentle, lisansla, know- how ile devam edecek. Para burada. Biz AR-GE sahibi olmamanın acısını çok çektik. İhracat pazarlarına girmememiz için gayret eden çok yabancı kuruluş oldu” ve böylelikle Şişecam AR-GE sorununu çözebilmek için ilk önemli adımlarını atar. 

Bu amaçla üç büyük üniversitenin kimya bölümlerinden en iyi derecelerle mezun olanlar yetiştirilmek üzere işe alınır; yurt dışına yüksek lisans ve doktora eğitimine gönderilirler. İlk olarak İstanbul Teknik Üniversitesi ile Ankara’daki Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nden seçilen 2 genç, cam üzerine ihtisas yapmaları için yurt dışına gönderilir.

1985 Alev Yaraman ile birlikte Uluslararası Cam Komisyonu toplantısında.

Bu kıymetlerden birinden bahsetmeden edemeyeceğim: ODTÜ kimya mühendisliğinden mezun olmuş ve 1971 yılında Sheffield Üniversitesi'nden cam teknolojisi alanında Teknik Bilimler lisansüstü derecesi alan Alev Yaraman, aynı yıl kariyerine Şişecam’da önce AR-GE Mühendisi, sonra Yönetici ve 1984 yılında da AR-GE’den Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı olarak devam eder. Bugün Türkiye’de gurur duyulması gereken bir bilim kadını olan Alev Yaraman, uluslararası pek çok ödülün sahibidir. 1999 yılında cam dünyasının en büyük ödülü olan Phoenix Ödülünü alarak Yılın Cam Uzmanı seçilir, 2008-2015 yılları arasında Şişecam Yönetim Kurulu Üyeliği ve Başkan Yardımcılığı görevlerini yürüten Yaraman, Birleşik Krallık’ın cam teknolojisine katkıda bulunan kişilere verdiği “fellow’’ unvanına sahip olup, ayrıca Amerika Seramik Cemiyeti’nin de asil üyesidir. Ayrıca cam bilimi ve teknolojisi alanındaki ilerlemelere destekleri nedeniyle 2007 Uluslararası Cam Konferansı (ICG) tarafından Başkanlık Ödülü takdim edilmiş olan Alev Yaraman,  Sheffield Üniversitesi tarafından da Fahri Doktora unvanıyla ödüllendirilmiştir. 

1923’de Atatürk’ün başlatmış olduğu sanayileşme seferberliği için yurt dışında okutulan gençlerde yaratılan modern yönetim zihniyeti ve memleket sevgisi ülküsü, onların neslinde de çağdaş Türkiye sanayinin yaratılması ve geliştirilmesinde bilimin önemi göz ardı edilmeyerek devam ettirilmiştir. 

1955 yılında bir Paşabahçe züccaciye ve şişe fabrikasından 1980’de 25 küsur fabrikaya ulaşmış; ciddi miktarda ihracatın yapıldığı, zamanında teknoloji desteği vermemiş diğer dev üreticilerle de rekabet edebilen bir cam sektörü yaratılmıştır. Şahap Bey görevden ayrıldıktan sonra, Şişecam grubunun gelişimine devam ederek başta Rusya ve Bulgaristan olmak üzere yabancı ülkelere şişe ve pencere camı fabrikaları kurmasından büyük haz duymuştur. Hatta Rusya’nın 1959’da pencere camı fabrikasının kurulumunda verdiği desteğe atıfta bulunarak, 2002’de Rusya’da Şişecam’ın kurduğu 3 şişe fabrikası hakkında “Vefa borcumuzu ödemiş olduk” diyerek memnuniyetini ifade etmiştir.

Profesyonel işi dışında sosyal ve toplumsal anlamda da çok önemli işlere imza atıyor Şahap Bey. Örneğin Türk Eğitim Vakfı'nın kurucuları arasında yer alıyor. Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu'nun (TİSK) ilk başkanı, Cam Sanayii İşverenleri Sendikası'nın kurucusu ve Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) başkanlığını yapmış biri. TESEV ve Türk Sevk İdare Derneği'nin kurucu kadrosunda yer alıyor. Bu alanlarda yaptıklarından bahsedebilir misiniz?

1962 yılında, New York’ta Dünya Sevk ve İdare Kongresine davetli olarak katılır. Dönüşünde  Nejat Eczacıbaşı ve diğer 9 arkadaşı ile beraber Türk Sevk ve İdare Derneğini kurarlar ve Şahap Bey burada 10 yılı aşkın süreyle başkanlık yapar. Yetenekli gençlerin yurt içi ve dışında, fabrikalarda ve işyerlerinde yöneticilik alanında eğitim görmeleri için staj imkanları sağlaması amaçlanmıştır. Böylece yöneticilik alanında henüz yüksek eğitim kurumları kurulmamışken, işletmecilik eğitimini başlatmışlardır.  

1962 yılında yine Nejat Bey'le birlikte kendi ifadesiyle “aşırı görüşlerin müzakere edildiği bir ortam oluşturan” Türk Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı'nı (TESEV) oluştururlar ve burada Başkan Yardımcısı olur.

1961 Anayasası'nın sendikal faaliyetlerin önünü açmasıyla birlikte işçi sendikaları kurulmaya başlamıştır. Toplu iş sözleşmelerinde daha dengeli bir ortamın tesisi için Şahap Bey, Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu'nun (TİSK) kuruluşunu gerçekleştirmek üzere çeşitli iş kollarından sanayicilerin işveren sendikalarının kurulmasına yardımcı olur. Kendisi de Cam Sanayi İşverenleri Sendikası'nı kurar ve başkanlığını yapar. 1962’de kurulan Konfederasyonu'nun kurucu başkanı olarak 6 yıl kadar görev yapar.

1963-1966 yılları arasında İstanbul Sanayi Odası Meclis Başkanlığı görevini üstlenir. Şahap Bey, 1967 yılında rahmetli Vehbi Koç’un önderliğinde kurulmuş olan Türk Eğitim Vakfı'nın (TEV) kurucu üyeleri arasında da yerini alır. Atatürk’ün sanayileşme hamlesinde yurt dışına eğitime gönderilen gençlerden biri olması nedeniyle Türk Eğitim Vakfı'na hizmet etmek onun için çok anlamlıdır.


TEV’in sayısız hizmetlerinden onu en çok etkileyeni Güneydoğu’da yaptığı okullardır. Diğer hizmetinden mutluluk duyduğu olaylardan biri de TEV’in Batman'da intihar etmeye başlayan genç kızları hayata bağlamak için açtığı çalışma atölyeleri olmuştur. Okula gidemeyen genç kızların intiharını önlemeye yönelik bu girişim meyvelerini vermiş ve çalışma atölyelerinin yanında kadınlara Türkçe okuma yazma öğretilen bir oda da eklenmiştir. Ayrıca atölyede çocuklar için de oyun odası vardır; bu oyun odası projesi zamanla yaygınlaşır.  

Şahap Bey kuruluşundan 2010 yılına kadar Eğitim Vakfı'nın gerek Mütevelli Heyeti Başkanlık Divanı, gerekse Yönetim Kurulu'nda birçok kez görev alarak vakfın gelişimine katkıda bulunmayı hayatının önemli gayelerinden biri olarak görmüştür.

Şahap Bey 1971 yılında TÜSİAD’ın kurucuları arasında imzası bulunan ilk profesyonel iş adamıdır. 1972-74 yıllarında TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanlığı, 1985 yılında ise Yönetim Kurulu Başkanlığı görevlerini yürütmüştür. Şahap Bey kendi ifadesiyle TÜSİAD için şöyle der: 

“TÜSİAD’ın görevi büyük aslında. Bunun gelişmesi, aynı zamanda Türkiye’deki profesyonel yöneticiliğin iyi anlaşılması, benimsenmesiyle beraber olacaktır; çünkü zaman gelecek, bugün patronlar dediğimiz yöneticiler, zamanla bu yerlerini profesyonel yöneticilere terk edeceklerdir, kendi arzularıyla. Büyümenin kaçınılmaz özellikleri vardır. Bunun içinde profesyonel yöneticilerin patron yöneticilere anlayış göstermesi, iki taraf arasında iyi bir diyalog kurulması, hür çıkarların da bütünleşme gibi faktörlerde bir intikal devresinin geçilmesi lazımdır. Kolay bir iş değildir.”

Marmara Grubu Stratejik ve Sosyal Araştırma Vakfı'nın 1985 yılında kuruluşunda yer alan Şahap Bey, 1997 itibarıyla vakfın Duayen Başkanlığı unvanı ile taltif edilmiş, vefatına kadar vakfın çalışmalarına Başkan Akkan Suver’le birlikte aktif olarak katılmıştır.

İş hayatının yanında sosyal hayatta da aktif olan Şahap Bey yaşam felsefesini anlatırken şöyle der:

“Benim üç kriterim bana daima ölçü olmuştur. Yol göstermiştir. Bunlardan biri, özgürlükler hudutsuz değildir. Herkesin özgürlüğü başkasının özgürlüğüyle hudutludur. Hudutsuz sayılan özgürlükler insanı anarşiye götürür. İkinci kriterim, yurt çıkarlarının zümre ve şahıs çıkarlarının üstünde tutulmasına inancımdır. Bunu yaptıkça insana daha bir huzur geliyor, kolay değil. Üç ve en zor olanı belki, uzun vadeli çıkarlar kısa vadeli çıkarların üstünde sayılmalıdır. Ne yazık ki, birçok zamanlar daha kolay yol diye kısa vadeli çıkarlara öncelik verilir, sabırlı olunmuyor. Bu üç kriter prensipte tam olarak benimsenirse toplum içinde takım oyunu daha iyi yürüyecek, daha başarılı sonuçlar elde edilecek. Bu üç kriter birleştirici bir kriter oluyor.”

1985 yılında Şahap Bey Türk-Fransız Ticaret Odası'nın kurulmasına önayak olur ve kurulan Oda'nın başkanlığı görevini üstlenir.

1960-1961 yıllarında Sanayi ve Enerji Bakanlığı ve 1980-1981 yıllarında Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı yapıyor. Bakanlık süresince hedeflediği iyileştirmeleri yapabiliyor mu?

Her iki dönemde de bakanlığı kendi istifası ile çok kısa sürüyor. Belki bu süreçte yapabildiklerinin bir kısmı şöyle paylaşılabilir:

27 Mayıs 1960 darbesi nedeniyle yurt çapında valilikler ve sivil toplum kuruluşları olan odalar ve birliklerin yönetimlerine işten el çektirilmişti. İstanbul Sanayi Odası yönetimi de iptal edilmiş ve yerine oluşturulan 5 kişilik geçici yönetim kurulunda Vehbi Koç, Nejat Eczacıbaşı, İsmail Dilber, Kemal Haraççı ve Şahap Kocatopçu görev almıştır. Böylece organları tamamlanan İstanbul Sanayi Odası tekrar faaliyete başlamıştır.

Ağustos başında Ankara’dan gelen haberle Devlet Başkanı'nın, İstanbul Sanayi Odası'ndan Sanayi Bakanlığı'na bir aday istediği bildirilir. Odada yapılan toplantıda Vehbi Koç, Nejat Eczacıbaşı ve Şahap Bey'in isimleri öne çıkar. Vehbi Bey ve Nejat Bey, kendilerinin fabrikaları olması nedeniyle adaylıkların uygun olmayacağını mazeret gösterirler ve Şahap Bey'i önerirler. 

Şahap Bey Eylül ayında Paşabahçe ürünlerinin teşhiri için gittiği İzmir Fuarı'nın açılışında Alparslan Türkeş tarafından hoparlörle aranır ve Sanayi Bakanlığı'na atandığı, hemen İstanbul’a dönmesi, oradan Ankara’ya alacakları bildirilir.  

Şahap Bey 1960’ta sanayileşmenin yaygınlaşmasına, yurt sathında dengeli bir kalkınmanın gerçekleşmesine ve bilhassa ülkenin ekonomik gelişmesindeki Doğu-Batı farkının kapatılmasına inanmış biri olarak, Doğu Anadolu için küçük sanayi siteleri fikrini geliştirir ve bu projeye duyulan büyük ilgi neticesinde sonraları sanayi siteleri bütün illere yayılır. 

Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı sırasında Şahap Kocatopçu’yu en mutlu eden olay, Ereğli Demir Çelik Fabrikaları'nın kuruluşunda amil olmasıdır.  

Göreve geldikten 15 gün sonra ABD Büyükelçisi ziyaretine gelir ve MIT'de metalurji okuduğunu bildiklerini, iki yıldır hükümete bu projeyi anlatmaya çalıştıklarını ancak muvaffak olamadıklarını belirtir. Türkiye'de demir çelik üretilmektedir; ancak hızlı kalkınma için gerekli olan yassı çelik üretilmemektedir. Bu proje Türkiye’nin buzdolabı, otomobil gibi üretimlerinin en önemli malzemesi olarak hizmet edecektir. Yatırım ile ilgili de finansman ve teknik yardımları getirebileceklerini söylerler. Şahap Bey projeyi sahiplenerek kolları sıvar; bürokratları ve Türkiye’de özel sektörün önde gelen işadamları ile ABD’ye gidilerek büyük demir çelik fabrikaları gezilir. Amerikan hükümeti de kredi desteğini tekrarlayınca Ereğli Demir Çelik Fabrikası'nın kurulması ile ilgili temasları sağlayarak Türkiye’ye dönülür. 

150 milyon doları hibe ile 400 milyon dolar düşük faizli kredi ile finansmanı sağlanan proje Bakanlar Kurulu'nda da kabul edilir. 1961 yılının ilk aylarında antlaşmalar imzalanır. Şahap Bey 1961 sonundaki temel atma törenine ancak misafir olarak katılır; zira 14 Nisan’da istifa ederek bakanlıktan ayrılmıştır.

12 Eylül 1980 sonrasında ise bu sefer teklif Millî Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Haydar Saltık’tan gelecektir. Şahap Bey, 1981’in Aralık ayında yine bakanlıktan istifa ederek ayrılmak zorunda kalacaktır. Darbeler sonrası her çağrıldığında devlet görevine gitmekten çekinmemiştir; zira bütün hayatının amacı zor günlerde kendisini okutan devletine borcunu ödemektir. Ancak Şahap Bey siyasi bir kişilik değildir ve politikadan hiç haz etmemektedir. Ama bakanlık makamları her zaman siyasetin içinde olmuştur. 

Örneğin, 1981’de Müsteşarı Mehmet Gölhan’ın, sürgünden geldikten sonra Demirel’i ziyaret etmesinden sonra,  Evren Paşa ve Ulusu Paşa, Gölhan’ın görevden alınmasını ister. O kabul etmez. Daha sonra, Eskişehir Belediye Başkanlığı yapacak olan Şeker Fabrikaları Genel Müdürü Aydın Arat’ın MHP’li olması sebebiyle işine son verilmesi istenir. O bunu da kabul etmez. Her iki bürokrat da liyakatli ve işlerinde başarılıdır. Tek çıkar yol yine istifadır. 

Darbeler sonrası Bakanlık yapan Şahap Bey, darbelerin Türkiye’ye çok şey kaybettirdiği görüşündedir. Ayrıca askerlerle çalışmanın çok zor olduğuna ve “ihtilal dönemlerinde muhbirlerin harekete geçtiğini ve herkes hakkında yapılan şikayet ve iftiraları hemen kabul etmenin” doğru olmadığına inandığı için her seferinde Şahap Bey üstleriyle ters düşerek ve istifa ederek bakanlıktan ayrılır.  

Şahap Bey'in ilk Sanayi Bakanlığı'nın son dönemi Devrim otomobillerine rastlıyor. Yabancı yatırımcı bulmak için yurt dışında bazı ülkeleri ziyarete gittiğini basından görmekteyiz. Devrim otomobili ve yurt dışı temasları hakkında aktarabileceğiniz bilgiler var mı?

Amerika’dan dönüşte Ereğli Demir Çelik Fabrikası ile ilgili alınan maddi ve teknik desteği paylaşmak üzere Gürsel Paşa’yı evinde ziyarete gider; zira Paşa rahatsızdır. Şahap Bey'e teşekkür eder ve “Şimdi senden bir otomobil fabrikası istiyorum” der.

Bugüne kadar böyle bir konuya hazırlıksız olduğu gibi bu konu daha önce Türkiye’nin de gündemine hiç girmemiştir. 1960 yılı istatistiklerine göre Türkiye’de 36 bin otomobil, 14 bin civarında da otobüs, kamyon, tır ve traktör mevcuttur. Hemen bir program yapar. İtalya, İngiltere, Fransa ve Almanya’daki otomobil fabrikalarını dolaşır. "Bir otomobil fabrikası kurmak istiyoruz; artık yassı çelik de üreteceğiz birlikte yapalım" der. Bu teklifi ilgiyle karşılanır. Dönüşte izlenimlerini Bakanlar Kurulu'na aktarır. Ertesi gün Millî Birlik Komitesi (MBK) de bilgi almak için Kocatopçu’yu çağırır. İzahatın sonunda MBK, otomobil fabrikasının hazineden aktarılacak 150 milyon lira ile yapılıp motorlarının da Gümüş Motor Fabrikası'nda imal edilmesi fikrini benimsediklerini söylerler. MBK yabancı sermaye istememektedir. Bunun yanlışlığını anlatmaya çalışır, “Keşke sizleri de alıp Avrupa’ya gittiğimde o fabrikaları size gösterseydim. O zaman belki görüşünüz değişirdi” der, ancak anlatamayınca da Kocatopçu, 14 Nisan 1961’de istifasını verir.

Olayın arka planın baş aktörü, otomobil fabrikası projesini Cemal Gürsel Paşa’nın gündemine getiren Mühendisler Odası Başkanı, Gümüş Motor’un Genel Müdürü ve İTÜ’de ders veren Prof. Necmettin Erbakan’dır.  

Erbakan, Bakanlar Kurulu'na bir film eşliğinde otomobil ile ilgili projesini anlatmıştır. Erbakan, gerekli finansmanın devlet hazinesinden karşılanması hâlinde, araba motorlarının Gümüş Motor’da yapılabileceğine yetkilileri ikna etmiştir. Şahap Bey istifa etmiştir, ama otomobil fabrikası kurulamamıştır. 1960’ların sonundan itibaren kurulmaya başlanan fabrikalar ise işe montajla başlamışlardır. 

Şahap Bey 1994 yılında Fransa’nın en yüksek dereceli sivil nişanı olan Legion d’Honneur nişanını alıyor. Bu nişanın anlamını bizimle paylaşır mısınız?

Legion d’Honneur nişanı Napolyon’un 1802 tarihinde imzaladığı bir kanun ile oluşturulmuş, Fransa’nın en yüksek dereceli sivil nişanıdır. Bu nişan, Fransa’nın uluslararası ticaret, eğitim, sanat ve edebiyat alanında diğer ülkelerle olan ilişkilerinin geliştirilmesine katkıda bulunan kişilere verilmektedir. Kanımca, Türk-Fransız Ticaret Odasının kurulması ve sonrasındaki gayretleri, Şahap Bey'in bu nişanı almasında etkili olmuştur. Babamın vefatı sonrası nişan ailemiz adına bende duruyor. 

Legion d’Honneur töreninde.

Son 20 yılda yurt dışına yerleşen binlerce Türk profesyonel var. Bu grubun Türkiye’ye etkisini nasıl görüyorsunuz? Yurt dışında yaşayan binlerce uzmanın gelecekte Türkiye açısından bir değer yaratabileceğini düşünüyor musunuz? 

Yurt dışına yerleşen profesyoneller, öncelikle Türkiye’nin gelişmesi için bir kayıp olarak değerlendirilebilir. Türkiye’nin imkanları ile eğitim gören bu insanlar, Türkiye’de kendilerini tatmin edebilecekleri iş olanakları ve tatmin edici hayat standartları sağlanamadığından yurt dışına gitmek zorunda kalıyorlar. Orada başarılı işlere imza atanlar bizler için birer iftihar vesilesi olmakla birlikte, bu başarılarının Türkiye’ye doğrudan bir katkısı olmuyor.

Bugün için, Türkiye’nin başarılı birer tanıtım ve imaj yükseltici unsuru olmaya devam eden bu profesyonellerin, yeniden ülkemize dönmelerini sağlayacak çalışmaların hükümetlerce yapılması en büyük dileğimdir.

Daha fazla bilgi için: 

  • Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri projesi
  • Bi’ Dünya Kıvılcım Derneği
  • 24 Kasım'da başlattığımız "Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri" dizisinin ilk röportajında Prof. Dr. Selçuk Şirin cumhuriyetin eğitim vizyonunu, yurt dışına gönderilen öğrencileri ve dönüşlerinde Türkiye'nin her alanda büyük bir atılımlara imza atmasına nasıl yardımcı olduklarını anlatmıştı. Prof. Dr. Dursun Koçer'in hocası Nüzhet Gökdoğan'ın Türkiye'de astronomiye katkısını anlattığı röportaja buradan, Dr. Orhan Veli Özbayrak'ın "Türk Beşleri"ni anlattığı söyleşiye buradan, dünyanın ilk doktoralı bilim tarihçisi Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı'nın hikayesine buradan ulaşabilirsiniz. Ayrıca Bülent Eczacıbaşı, babası Nejat Eczacıbaşı'nı anlatmış; Prof. Dr. Nilüfer Öndin ise Türkiye'nin ilk kadın heykeltıraşı Sabiha Bengütaş üzerine konuşmuştu. Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın yapısını ortaya koyan jeoloji profesörü İhsan Ketin'i, Celal Şengör'den dinlemiştik. Dizinin son yazısında ise Türkiye arkeolojisinin büyük hazinesi Ekrem Akurgal'ı, mühendislik alanında önde gelen isimlerinden olan oğlu Ali Akurgal anlatmıştı. Son yazıda ise Genç Cumhuriyet'in ilk uçak mühendislerinden Fuat Dörtbudak'ın hayatını ve Cumhuriyet'in sanayi gelişimine verdiği emekleri kızı Tomru Önalp'ten dinlemiştik.
Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

YAZARLAR

Gözde Kara (Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri Projesi)

Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri Projesi'nden Gözde Kara

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

İLGİLİ OKUMALAR

Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

11 Tem 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

04 Tem 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

‘Gibi gibi gibiyim’: Şarkılarla, şiirlerle 'gibi' edatı üzerine

“Gibi” ilgeci (edat) Türkçede çok sık kullanılan, cümleye benzetme başta olmak üzere eşitlik / karşılaştırma, zaman (hemen peşinden / anında), olasılık / tahmin ve örneklendirme anlamları kazandıran bir sözcüktür. Bu çok sevilen ilgeç, şarkı ve şiirlerde de her zaman hak ettiği yeri bulmuştur.

Suha Çalkıvik

·

28 Haz 2026

‘Gibi gibi gibiyim’: Şarkılarla, şiirlerle 'gibi' edatı üzerine
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

27 Haz 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

20 Haz 2026

10 maddede bu hafta