
Sabahın erken saatlerinde, henüz tam uyanamadan damı çimle kaplı evden çıkıyoruz. Günlerdir Faroe’de olmama rağmen hâlâ çatıları çim kaplı evlere ve ağaçsız, dev bir futbol sahasına benzeyen bu ülkeye alışabilmiş değilim.
Uğur direksiyona oturuyor. Ben sabah insanı olmadığım için yağışlı ve sisli havada araba kullanmam iyi bir fikir gibi gelmiyor. Bence uyanamama nedenlerimden biri birkaç gündür mucizevi şekilde açık ve güneşli olan havanın griye dönmesi. Onlarca irili ufaklı adadan oluşan Faroe’nin dar yollarında kuzeye doğru sürmeye başlıyoruz. Hedefimiz Klaksvik limanı. Liman dediysem vapur iskelesinden hallice. Birbirimizi uyandırmak için kötü şakalarla bezeli derin bir muhabbetteyiz. Çevremizden artık sıradanlaşan çayır ve otlayan koyun manzaraları akıp gidiyor.

Çim çatılar
Faroe’nin insanı kendine yabancılaştırmasının bir başka nedeni ise ağaçsızlık. Çorak yerlerdeki ağaçsızlık hissi gibi bir durum değil bu. Bu kadar yeşil, sulak bir yerin ağaçsızlığının verdiği absürt his insanın algılarıyla oynuyor. Ancak doğadaki her şey gibi bunun da çok mantıklı bir nedeni var. Kuzey Atlantik’te sürekli fırtına, deniz serpintisi ve rüzgara maruz toprağın yapısı çok tuzlu, dolayısıyla ağaç yetişmesine imkan vermiyor.
Yaklaşık bir saatlik yolculuk sonrası Klaksvik şehrine giriyoruz. Başkent Thorsavn’dan sonra 5 bin kişilik nüfusuyla ikinci büyük kent Klaksvik’in sokakları sabahın 7’si olması nedeniyle epey sakin. Hızla limana yöneliyoruz. 3 gün önce başımıza gelen sıra dışı kalma mevzusunu yaşamamak için bu sefer tüm planlarımızı yapmış durumdayız. Sabah 8 feribotu için 7’de sıradayız. Üstelik önümüzde sadece bir araba var. Günde 3-4 sefer yapan 12 araçlık feribot adeta bir fetiş nesnesine dönüşmüş durumda. Hepimiz Kalsoy adasına gitmek için can atan turistçikleriz. Kısa süre sonra sıra kalabalıklaşıyor; kalabalıktan kasıt, son 1-2 arabalık yer kalıyor elbette. Onlar Kalsoylu biri gelirse dışarıda kalacaklar. Çünkü feribotta öncelik ada sakinlerinin.

Klaksvik liman
Uyku sersemliği ve Akdenizliliğin verdiği fevrilikle “ulan bu nasıl iş koy ring seferi, 20 dakikalık yol zaten. Sanki hayrına yapıyorlar.” diye düşünüyorum. Ancak benzincide içtiğim birkaç yudum kahveden sonra kafam çalışmaya ve beynime kan gitmeye başlıyor. Uğur’la yapılan şeyin doğruluğunu konuşmaya başlıyoruz. Toplam nüfusun 40’ı geçmediği bir adaya turistler ilgi gösterse de limitli insan ve araç sokmanın sürdürülebilirliğini övüyoruz. Üstelik ada sakinlerine tanınan öncelikle halk turizme ezdirilmiyor. Turizmin hatta her türlü tüketimin düsturu olması gereken limit kavramının nefis bir uygulamasıyla karşılaşıyoruz.
8’e doğru arabaya geçiyoruz. Kısa süre sonra feribot geliyor. Adaya gitmek için geçirdiğimiz bir haftalık sürenin en fırtınalı ve rüzgarlı gününü seçmemiz harika olmuş. Cep boy feribotta kısa süre için arabadan çıktığımda adeta dayak yiyorum. Mürettebatın arabaların tekerleklerinin altına kaymamaları için kauçuk tutacaklar yerleştirdiklerini o anda fark ediyorum.

Trollanes
20 dakika sonunda Kalsoy’a varıyoruz. İkinci denemede başarmanın gururu ile cep boy feribottan iniyoruz. 6 kişinin yaşadığı Syðradalur köyü arkamızda kalıyor. Faroe’nin insana hissettirdiği yaban hissi burada daha da artıyor. Gerçekten terkedilmiş, ıssız bir gezegende yolculuk hissi yaşıyor insan zaman zaman. Bizim amacımız adanın metropolüne, kaosun göbeğine gitmek. 11 kişilik Trollanes köyüne varıyoruz. Bir Faroe klasiği olarak ortalıkta in cin top oynuyor. Faroe’deki en zor şey muhtemelen kırsalda bir Faroeli görmek diye düşünüyoruz. Bu köye geliş nedenimiz aslında Kallur deniz fenerini görmek.
**Spoiler içerir**
James Bond’un mezarı var. Tarihin en ölümsüz sinema karakterlerinden birini öldüren yeni dünya düzeni bir de ölüm sahnesinin çekildiği noktaya mezar taşı yaptırmış. Şaka bir yana, Faroeliler böyle bir şaka ile feribot sırasını daha fazla uzatmak istemişler.
**Spoiler içerir**
Ancak üşengeçliğimiz ağır basıyor ve fenere yürümekten vazgeçiyoruz. Bu esnada üşengeçliğin utanılacak bir şey değil, tam tersine herkesin arada kullanabileceği temel insan haklarından biri olduğuna kanaat getiriyoruz. Onun yerine köyün sokaklarında Faroelilerin hayaletlerini kovalamak daha cazip geliyor. Köyün sokaklarında dolaşırken bir büfeye denk geliyoruz. Kahve, abur cubur gibi şeyler satan büfenin gün ortasında kapalı olmasından daha da ilginç bir şey var. Uçmaması için kayalara zincirlenmiş olması. Plaj şemsiyesini taşa bağlar gibi koca konteynırın iki taraftan iki ayrı kayaya bağlanmasını önce idrak etmeye çalışıyor, sonra gülüyoruz. Coğrafya kaderdir lafı sadece Ortadoğu için geçerli değilmiş neyse ki, başka coğrafyaların da başka dertleri oluyormuş.

Zincirli büfe
Denizi, sahili, hızla üstümüzden geçen bulutları, arada bulutların arasından koyu renkli denize düşen güneş ışınlarını izliyoruz. Huzur somut bir kavram olsaydı bu an olurdu diye aklımdan geçiyor. Ancak Akdenizli damarımız yine ağır basıyor. Dünyanın huzur için kaçtığımız bu uzak ve ıssız köşesinde sıkılmaktan değil de, alışmadığımız bir şeyin içinde kalmanın getirdiği garip hali yaşıyoruz. Belki de o huzur bize fazla geliyor. Arabaya binip adanın diğer taraflarına doğru yola çıkıyoruz. İnsanın garip hallerinden birinin içerisindeyiz yine. Önce kendimizde noksan olana doğru binlerce kilometre gidip, onu bulup, sindirip, sonra alıştığımıza dönmek istiyoruz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Dünyanın huzur için kaçtığımız uzak ve ıssız bir köşesi: Faroe Adaları.
14 Eyl 2022

YAZARLAR

Ruta
Ruta hayatını genelde yolda geçiren ve not tutmak yerine fotoğraf çeken bir adamın seyir defteri.
İLGİLİ OKUMALAR


