
Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
Çok uzun zamandır bu kadar davetkâr ve iştah kabartıcı bir paragrafla başlayan bir makale okumamıştık. Makalenin yazarı Evgeny Morozov. Morozov’un daha önce teknoloji ve siyaset ilişkisi üzerine yazdığı kitaplar var. Harvard’da bilim tarihi alanında doktorasını tamamlamış, yazıları belli başlı birçok gazete ve dergide yayımlanan çok üretken genç bir sosyal bilimci. Ayrıca “Syllabus” adlı bir bilgi paylaşım platformunun da kurucusu. Makalenin yayınlandığı New Left Review, 1960’tan itibaren Marksist literatürde birçok önemli tartışmaya sayfalarında ev sahipliği yapmış, sosyal bilimlerin en iyi dergilerinden.

“Önce iyi haber” diyor Morozov: 1990’lardan beri süregiden kapitalizmin sonunu hayal etme moratoryumu sona erdi ve “ilerici tahayyülün on yıllardır devam eden durgunluğu bitti.” Oh be! dedik, nihayet! Bu girişin bizi bu kadar heyecanlandırmasının altında Morozov’un tespitine can-ı gönülden katılıyor olmamız yatıyordu elbette. Yaşadığımız dönemi kâbus diye tanımlaya tanımlaya bu kâbusun içine daha da gömülürken neye uyanacağımızın hayalini kurmayı bırakmıştık. 1980’lerde meta anlatıların derinden eleştirisiyle başlayan yaklaşımların etkisi altında bütünlüklü tarihsel analizler üretilmez olmuştu. Bunların istisnası gibi görülen ama aslında tarihselliği yok eden Yuval Noah Harari ve benzerleri dışında. Etrafımızda olup bitenin giderek daha anlaşılmaz göründüğü ve bunları anlama çabasından bile vazgeçildiği dönemlerde her şeyi açıkladığını iddia eden anlatıların cazibesinin artmasına şaşırmamak gerekir. Ancak her şeyi bir iki dinamiğe bağlayıp insanlığın uzun tarihini anlattığını iddia eden yaklaşımların bize bugünü ve yarından sonrasını anlamamıza yardımcı olma potansiyelinin oldukça sınırlı olduğunu düşünüyoruz. Morozov ise kapitalizmin krizi ve sonrasında bizi neyin beklediğine dair analizlerin yapılmaya başlandığını ve yarından sonrasının neye benzeyeceğini düşünenlerin sayısının arttığını müjdeliyor.
Ama Morozov sevincimizi biraz da kursağımızda bırakıyor, çünkü bir de kötü haberi var: Yarından sonrasını hayal etmeye başladık başlamasına ama gelecek tahayyüllerimiz apokaliptik senaryolardan ibaret. Hatta daha da kötüsü, sağ ve sol gelecek konusundaki karamsarlıklarıyla birbirine benziyor. Geçtiğimiz günlerde İtalya seçimlerinde oyların dörtte birini alarak yeni başbakan olmayı garantileyen aşırı sağcı Giorgio Meloni’nin zafer konuşmalarında Fransız sömürgeciliği ve finans kapitalizmine yönelik sert ve şehvetli eleştirileri Morozov’un sağ ve sol yakınlaşmasına çok iyi bir örnek diye düşünebiliriz mesela. Hâliyle bu yolun sonunda ne demokratik sosyalizme, ne anarko-sendikalizme ne de klasik saf liberalizme ulaşmak mümkün. Aksine sağda ve solda birçok kişi bu dönemin sonunda bizi neofeodalizmin (yeni feodalizmin) beklediği konusunda hemfikir. Morozov da bu durumu şöyle özetliyor:
Elbette bugünün neofeodalizmi çarpıcı sloganlarla, havalı aplikasyonlarla ve hatta Zuckerberg’in sınırsız demesnesi metaverse’de sonsuz sanal mutluluk vaadiyle geliyor. Vasalların ortaçağ kıyafetlerini Brunello Cucinelli’nin şık tişörtleri Golden Goose ayakkabılarıyla değiştirmiş durumdalar. Neofeodal tezin savunucuları neofeodalizmin yükselişinin Silikon vadisinin yükselişine eşlik ettiğini savunuyorlar. Dolayısıyla ‘tekno-feodalizm’, ‘dijital feodalizm’ ve 'bilgi feodalizmi’ gibi kavramlar etrafı sardı.
Sağda Joel Kotkin’in The Coming of Neo-Feudalism (2020) veya Glen Weyl ile Eric Posner’in Radical Markets (2018) gibi kitapları bu tartışmanın yürütüldüğü çalışmalara örnekler arasında. Liberalizmin temelinde ekonominin işleyişine devletin karışmaması ve politik olan ile ekonomik olanın çok net bir şekilde ayrıldıkları varsayımı olduğu için liberal sağcılar ekonomik kararların politik kaygılarla belirlenmesine eleştirel yaklaşıyorlar.


Solda da dünyanın yeniden feodal bir düzene doğru gittiğini düşünmeye başlayanların listesi bir hayli uzun. Üstünde deri ceketi, altında motosikletiyle dolaşan bir bakan olarak bir dönem hepimizin merakla izlediği Yanis Varoufakis de var bu listede, son zamanların en önemli sosyal bilimcilerinden Wolfgang Streeck de. Bu minvalde işaret edilen gelişmeler üç aşağı beş yukarı hep aynı: Epey uzun bir ekonomik durağanlık dönemi, refah ve zenginliğin tepede toplanması, elitlerin müstehcen boyutlara varan çılgın tüketim iştahı, kitlelerin giderek derinleşen yoksulluğu… Aynı feodalizmde olduğu gibi bir yukardakiler var, bir de ne yapsa yukarılara çıkamayacak aşağıdakiler…
Morozov, feodalizme geri dönüyoruz argümanının popüler ve çekici bir tarafı olduğunu da hatırlatıyor: mesela Varoufakis ile sosyal bilim dünyasının pop starı sayılabilecek Slavoj Žižek’in kapitalizmin sonunu ilan ettikleri konuşma neredeyse yarım milyon kişi tarafından izlenmiş.
Peki neden şimdilerde feodalizm kavramını yüklükten çıkardık ve bugüne uyarlamaya çalışıyoruz? Birçok düşünüre göre kapitalizm artık bugün doğrudan “gönüllü” emek sömürüsüne dayalı yenilikçi ve rekabetçi bir ekonomik düzen olarak çalışmıyor. Bunun yerine bugün kapitalistler giderek daha fazla ekonomi dışı siyasi güce dayalı yollarla sermayelerini koruyor ve geliştiriyorlar. Bu yollar arasında fikrî mülkiyet haklarından doğanın sömürüsüne uzanan bir spektrumda kâh rızaya kâh zora dayalı rantlar da var, devletlerin sermayeye sağladığı ucuz finansal kaynaklar da. Sonuç olarak, ekonomik artının üretilmesinde rant ekonomisi ve siyasi bağlantıların baskın hâle gelmesiyle kapitalizmden ziyade feodalizme yakınsayan bir düzen içinde yaşıyoruz. Dahası Facebook, Instagram, Tiktok gibi dijital platformların hem hammaddesini hem içeriğini üretenler (yani bizler!) bedavaya çalışıyor (aynı serfler gibi!) ve Zuckerberg gibileri de bundan akıl almaz büyüklüklerde rant geliri elde ediyorlar. Varoufakis bu süreçte dijital teknoloji şirketlerinin fikrî mülkiyet hakları yoluyla sağladığı rantların yanı sıra finansallaşmaya da dikkat çekiyor:
Bugün, küresel ekonomi, özel sektör kârlarından değil, merkez bankalarının ürettiği paralardan güç alıyor. Ekonomik değer çıkarımı (üretimi) artık giderek pazarlardan uzaklaştı ve artık oligopolistik şirketler gibi değil özel derebeylikler veya estates gibi işleyen Facebook ve Amazon gibi dijital platformlara kaydı.
Son zamanların yine meşhur solcu iktisatçılarından Mariana Mazzucato “Dijital Feodalizmi Önlemek” başlıklı yazısında günümüz dünya ekonomisinin temel dinamiğini (ve sorununu) şöyle anlatıyor:
17. yüzyılda toprak sahiplerinin arazi fiyatlarındaki enflasyondan rant elde etmesi ve soyguncu baronların petrol kıtlığından kâr etmesi gibi, bugünün platform şirketleri de arama ve e-ticaret hizmetlerinin tekelleşmesi yoluyla değer elde ediyor.

Kaynak: https://thefourthrevolution.
Morozov böyle düşünmüyor. Morozov’a göre, artının zorla/siyasi yollarla gasp edilmesi (expropriation) ve bu sürece dayalı mülksüzleşme kapitalizmin içinde her zaman vardı, hatta bu özellik, kapitalist düzenin tanımlayıcı unsurlarından biriydi. Sömürgeciliğin, emperyalizmin ve ırkçılığın tarihini düşünün. Benzer şekilde finans, emlak ve enerjiye dayalı rant ekonomisi de her zaman kapitalizmin içinde vardı, kaldı ki bugünün teknoloji şirketlerini salt ranttan para kazanan şirketler olarak görmek çok yanlış. Görünüşün altındaki ekonomik süreçlere yakından baktığımızda Google’ı da Spotify’ı da klasik kapitalist şirketler olarak görmemiz gerekiyor. İnsan varoluşunun türlü hâllerini (merak etmek, müzik dinlemek, dost olmak, vs.) hızla metalaştıranlar da, reklama/pazarlamaya çuvallarla para yatıranlar da, altyapı yatırımlarıyla (bulut sistemlerin maddeselliğini düşünün!), personel eğitimleriyle, araştırma geliştirme harcamalarıyla inovasyona yatırım yapanlar da onlar sonuçta.
Bütün bunların ötesinde şunları da hatırlamak gerekiyor. Hem Marksist yaklaşımın kimi varyantlarının hem de liberal yaklaşımın kapitalist pazarı kendi başına bağımsız bir alan olarak kurgulamaları hep problemli oldu. Liberallerin "Devlet gölge etmesin yeter, pazar kendi sorunlarını çözer" diye bakmaları ne kadar tarihsizse, Marksistlerin kapitalist pazarda işçi ve kapitalisti çırılçıplak bir ilişkide görmeleri de aslında o kadar tarihsiz (ve talihsiz!) diye düşünülebilir. Eğer bugün feodalizme geri döndüğümüzü bize düşündüren Marksist terminolojiyle ekonomi-dışı olanın pazarın işleyişine karışmasıysa kapitalist pazar hep devletlerin kurduğu ve düzenlemeye çalıştığı, işçilerin de millî, toplumsal cinsiyet ve ırk kimliklerinin yüküyle katıldıkları bir yer oldu tarihsel olarak.
Bugün artık siyasetin ekonomi içindeki varlığı en inkârcıların bile kolay kolay reddedemeyeceği boyutlara ulaşmış durumda. Örneğin, serbest piyasanın ve liberal kapitalizmin örnek mekânlarından ABD’de özellikle Trump'lı yıllarla birlikte ekonomi partizan müdahalelerden bağımsız düşünülemeyecek bir yer hâline geldi.
ABD’de devlet ve şirketler arasındaki ilişkinin giderek daha partizan bir nitelik kazanması (Demokrat ve Cumhuriyetçi partinin renklerine referansla markaların mavileşmesi ve kırmızılaşması) 2016 seçimlerinde Trump’ın başkan olmasıyla ayyuka çıktı. Bunda hiç kuşkusuz Trump’ın sadece ABD’yi değil dünyanın birçok yerini de doğrudan ilgilendiren göçmenlik, iklim krizi ve ırkçılık gibi konularda aldığı oldukça keskin ve ayrıştırıcı tavırlar büyük rol oynadı. 2018’de Atlantic’teki yazısında gazeteci Derek Thompson durumu şöyle anlatıyordu:
Uber bir göçmenlik firması değil. Disney bir iklim savunuculuğu kuruluşu değil. Merck de bir insan hakları grubu değil. Ancak Trump Amerikası’nda bunlar göç, karbon emisyonları ve ırkçılık konularında eylemci oldular. Trump'ın dili genellikle şirketleri siyasi tartışmalarda taraf olmaya zorluyor ve Trump’ın popüler olmayışı ona karşı taraf olmada bir sorun yaratmıyor, hatta bunu gerekli kılıyor.
Sermayenin giderek daha ilerici ve siyaseten doğrucu değerleri benimser bir tavır alması “woke kapitalizm” (woke: Afrikalı-Amerikalılara has gündelik İngilizcede ırkçı önyargılara ve ayrımcılığa duyarlı anlamına gelen bir sıfat) terimini de yine aynı dönemde popülerleştirdi.
Son aylarda bu eğilimin güçlenerek devam ettiğine işaret eden birçok haberle karşılaştık. Geçtiğimiz yaz Batı Virginia eyaleti, aralarında Goldman Sachs ve JPMorgan’ın da bulunduğu 5 finans şirketiyle eyalet kurumlarının iş yapmasını yasakladı. Sebep, bu şirketlerin eyaletin ekonomisinde büyük ağırlığa sahip kömür sanayini çevreci nedenlerle desteklemeyi bırakmasıydı. Başka bir deyişle, siyasi sürdürülebilir çevresel, sosyal ve yönetişimsel önceliklere/ilkelere (İngilizcede bilindik adıyla ESG) sahip çıkarak fosil yakıtları “boykot” eden bankaları cezalandırdı. Benzer gelişmeler Florida’da da yaşandı. Eyaletin oldukça muhafazakar görüşleriyle bilinen valisi Ron DeSantis Temmuz ayında “woke” sermayeye saldırdı. DeSantis şirketlerin siyasi görüşleri nedeniyle marjinalleştirerek ekonomiye faydalı olamayacaklarını söylerken hedefinde Capitol Hill olaylarına katılan aşırı-sağ grupların hesabını kapatan PayPal ve Ottowa’da yolları kapatan tırcılara bağışların ulaşmasını engelleyen GoFundMe vardı. DeSantis’e göre, büyük bankaların ve kredi kartı şirketlerinin dinî, siyasi veya sosyal inançları nedeniyle müşterilere karşı ayrımcılık yapmasını engelleyecek kurallar konulması gerekiyordu.
Öte yandan son yıllardaki araştırmalar Amerikan toplumunun oldukça büyük bir kesiminin şirket liderlerinden toplumsal olarak tartışmalı konularda bir tavır almasını beklediğini gösteriyor. Yine de birçok şirket siyasi tavır almak konusunda ihtiyatı elden bırakmıyor. 3-4 yıl önce çalışanlarının baskısıyla Pentagon’la iş yapmayı bırakan Google tekrar savunma işlerine geri dönebiliyor ya da kürtajın yasaklanması konusunda şirketler sessiz kalabiliyor. Tüketici boykotları, sosyal medya ayaklanmaları ya da çalışan huzursuzlukları şirketleri siyasete mesafeli tavır almaya iten görünürdeki nedenler arasında.
Tabii devletin kimi zaman sermayeyle kavga etmesi ama çoğu zaman da sermayeyle girdiği ahbap çavuş ilişkisi (İngilizcedeki yaygın deyimiyle “cronyism”) kapitalizmin içinde hep var. Kimi dönemlerde daha görünür hâle geliyor, kimi dönemlerde daha örtük, geri planda kalabiliyor. 21. yüzyılda bu ilişkinin sadece ABD’de değil, dünyada birçok yerde çok daha göze parmak bir hâle geldiği bir dönemden geçiyoruz. En açık hâliyle “beşli çete” tartışmalarıyla karşımızda duran Türkiye’deki manzarayı düşünün. Henüz okumadıysanız Esra Çeviker Gürakar’ın Kayırma Ekonomisi, AKP Döneminde Kamu İhaleleri (2018, İletişim Yayınları) meselenin vahametini kavrayabilmek için muazzam bir kaynak. Biraz daha eski ama anlattıklarıyla yine bugünü anlamak için bir kılavuz mahiyetindeki Ayşe Buğra ve Osman Savaşkan’ın Türkiye'de Yeni Kapitalizm: Siyaset, Din ve İş Dünyası’nı (2014, İletişim Yayınları) da unutmamak gerekir.


Tabii Brezilya’da, Rusya’da, Hindistan’da ve daha birçok yerde durum hiç farklı değil. Her ülkede oligarklar farklı kıyafetlerle farklı sektörlerde devletle al takke ver külah ilişkiler içinde. Başka bir deyişle, bir zamanlar az gelişmişliğin, Üçüncü Dünyalı olmanın bir sendromu olduğu düşünülen kayırmacılığa ve nepotizme dayalı devlet-sermaye ilişkisinin bugün dünyada istisnadan ziyade bir kurala dönüştüğü bir zamandan geçiyoruz. Bir zamanlar yine New Left Review sayfalarında başlayan Marksist camia içinde devletin ne olduğu ve görece bağımsızlığı (otonomisi) üzerine oldukça ince ve derinlikli bir tartışmanın yazarları Ralph Miliband ve Nikos Poulantzas herhâlde mezarlarında ters dönmüşlerdir.
Günümüzde kapitalizm bugüne kadar saklamaya çalıştığı bütün sırlarıyla ve üstünü örtmeye çalıştığı tüm yamukluklarıyla karşımızda arz-ı endam ediyor. Belki bu yaşadıklarımız tam da Mozorov’un dediği gibi (muazzam eşitsizlikler, doğanın talanı, ırkçılığın genişleyen coğrafyası…) daha az kapitalizm olmasından değil tam da tersi kapitalizmin dozunun giderek artmasından ve kapitalistlerin artık pervasızca sadece ekonomiyi değil siyaseti de belirleme isteğinden kaynaklanıyor. Hatta öyle ki savaş çıkınca protesto olsun diye Rusya’dan koşarak çıkanlar da onlar, gerekirse kültür savaşlarında ön cephelerde mevzilenerek bizzat direnenler de. Kurallara uygun olmayan lobicilik yapanları koruyarak ilk sabıkasını alan İngiltere Başbakanı Boris Johnson’ın gidip yerine zenginlerden alınan vergiyi azaltarak enflasyonu indirmeyi düşünen Liz Truss gibilerin iktidara geldiği bir çağda sermayenin bütün bu arsızlıklarını görüp şaşırmak belki de artık safdilliğin tam kendisi.
NLR makalesiyle ilgili Evgeny Morozov’la yapılmış ayrıntılı bir röportaja ABD'li sosyalistlerin radyosu The Dig’in arşivinden ulaşabilirsiniz.
Yayınımızın hazırlanmasında bize büyük destek veren Zeynep Uysal’a çok teşekkür ederiz.
Bitirirken her zamanki hatırlatmalarımızı yapalım: Bu yayını çevrenize iletebilir, apos.to/n/zappa-zamanlar adresi üzerinden ücretsiz kayıt olmalarını söyleyebilirsiniz. [email protected] adresinden bize ulaşabilirsiniz, düşüncelerinizi, okuma ve dinleme önerilerinizi bizimle paylaşabilirsiniz.
Hepinize şimdiden iyi haftalar dileriz. 23 Ekim’de görüşmek üzere, hoşça kalın.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Sağda ve solda birçok kişi bu dönemin sonunda bizi neofeodalizmin (yeni feodalizmin) beklediği konusunda hemfikir.
09 Eki 2022

YAZARLAR

Zappa Zamanlar
“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ OKUMALAR
Kaybın ismini koymamıza rağmen gelecekten vazgeçmemek ve geleceği kurmak konusunda ısrarcı olmak. “Israr etmeliyiz” çünkü çocuklara ve gençlere hikâyelerini yazabilecekleri bir dünya borçluyuz.
26 Nis 2026

21. yüzyıl kültürü biçimsel bir nostaljiye hapsolmuş durumda. Geçmiş biçimleri yeniden paketlemek, zaten bilinen formülleri rafine ederek tekrar dolaşıma sokmak, tanıdık olandan şaşmamak... Mark Fisher'ın "geleceğin usulca yitişi" dediği olgu, “kültürün bugünü kavrayıp ifade etme kapasitesini yitirdiğine dair artan bir hisse” işaret ediyor.
12 Nis 2026

Bugün çoğu film, dünyayı anlamaya değil, onunla baş etmeye çalışan bireylerin duygusal evrenine çekiliyor. Bu yüzden de politik olan, sistemsel olan, yapısal olan arka plana itiliyor.
29 Mar 2026

Gastronomi, üretim zincirindeki eşitsizlikleri örten şık bir örtü yerine, bu eşitsizlikleri çözen bir kaldıraç olarak kullanılırsa; şehirler sadece bir "lezzet durağı" değil, belirsizlikler çağında "toplumsal direnç ve adalet merkezleri" haline gelebilir.
08 Mar 2026

“Bitti” dediğimiz o eski dünya düzeni, sadece askeri anlaşmalarla değil; bu tür “kalkınma” anlatılarıyla, mühendislerin hatıralarıyla ve hatta şairlerin sesleriyle örülmüştü.
15 Şub 2026



